Buenos Aires Defteri
Once’nin Derinlikleri
Once Meydanı, metro istasyonu,
kaynak: TravelBlog

Ivana ilk birkaç dersimizi —şehri henüz yeterince tanımadığım için— yaşadığım eve yakın olan ve İngilizcenin çok daha sık duyulduğu son ‘moda’ turistik Palermo kafelerinde yapmaya razı olmuştu. Fakat son dersimizin başında, biraz da imalı ve canı sıkkın bir şekilde “Neden gelecek sefer Once’de buluşmuyoruz? Buradan 68 numaralı otobüse binersen, Hipólito Yrigoyen ve Alberti’de benim evin hemen önündeki durakta inebilirsin. Kedilerim Rusya ve Çin’le de tanışmış olursun” dedi.

Once’ye giden 68 numaralı otobüs,
kaynak: Wikimedia Commons

Corrientes Bulvarı’ndan uzaklaştıktan sonra haritama bakarak takip ettiğim güzergâh beni Pueyrredón Bulvarı’na getirdi. Son yirmi dakika boyunca hızlı adımlarla yürüyerek nihayet Once Meydanı’na varmıştım. Meydanda sıralanmış her biri farklı renkteki otobüsler arasında Ivana’nın bana bahsettiği 68 numaralı otobüsü de gördüm. Otobüslere yakın bir banka oturup Guía “T” kılavuzuma göz gezdirirken, Buenos Aires’in kırk sekiz semtinin arasında Once [on bir] diye bir semtin olmadığını fark ettim. Haritada Once, sadece şu anda bulunduğum meydana verilen isimdi. Şehir halkı Balvanera adlı semtin içerisinde, ticari faaliyetin gece gündüz devam ettiği, Rivadavia Bulvarı ve ondan doğan tüm caddelere ve bu büyük meydanı çevreleyen alana Balvanera yerine kısaca Once demeyi tercih ediyordu.1

Meydandaki kalabalığa bakarken, Ivana’nın dersimizden birkaç gün sonra e-posta ile gönderdiği “Once Profundo” [Once’nin Derinlikleri] şiirini hatırladım. Şiir, hayatı boyunca Once’de yaşamış bir şaire aitti. Avare avare yürürken Once’nin derinliklerinin ne anlama geldiğini düşünüyor, Once’nin derinliklerini günün farklı vakitlerinde geçtiği sokaklarda, meydanlarda, farklı mekânlarda arıyordu.

Once’nin derinlikleri neresi olabilir?

“Mesela, Senegalli göçmenlerin bir bütün gün Rivadavia Bulvarı üzerinde çalıştıktan sonra geceleri geç saatlerde yemek yiyip müzik dinledikleri kalabalık bir kantin?”

“Yaşlı Güney Koreli göçmenlerin uğrak yeri olan bir bilardo salonunda geçirilen bir gece?”

“Ya da günün ilk ışıklarıyla işe koyulan Yahudi kumaşçıların dükkânlarının kepenklerini indirdikten sonra uykulu gözlerle beraber hesap kitap yaptıkları sessiz bir sabah?”

Şiiri düşünerek Once Meydanı’nda şehirdeki rengârenk otobüslerin toplandığı alanı geçip yürümeye devam ettim. Geniş Pueyrredón Bulvarı’nın her iki tarafındaki kaldırımlarda kıyafet, çanta, elektronik aletler gibi envai çeşit ürün satan ve vitrinlerinde “şehirdeki en ucuz”, “en büyük fırsat” gibi abartılı afişlerin asılı olduğu küçük mağazaların önünde bekleşen Senegalli göçmenlere baktım. Çoğu önlerine serdikleri kumaş parçalarının üstünde ya da küçük tezgâhlarda takılar, saatler, bazen de sahte ‘marka’ çanta ve fular satıyorlardı. Kendi ürünlerini pazarlamak için kalabalığa ne kadar bağırsalar da, önlerinde durdukları mağazalardan gelen bangır bangır müzikten ötürü aslında söyledikleri cümleleri kimse doğru dürüst işitemiyordu.

Once’de çalışan Senegalli göçmenler, kaynak: Online911

Aralarından biri anlaşılmak için daha fazla bağırmanın fayda etmeyeceğini fark etmiş, kırmızı plastik bir sandalyenin üzerine çıkıp —hosteslerin uçak güvenlik kurallarını anlatmaları gibi— kalabalığa doğru kendi ürün yelpazesinden farklı seçkiler sunuyordu. İlk önce siyah deri bir kemer alıp yavaşça sarı pantolonuna geçirdi, sonra kırmızı bir sırt çantasını omuzlarına aldı. Son olarak, cebinden çıkardığı büyükçe bir metal saati koluna takıp gülerek saate bakar gibi yaptı. Benim dışımda seyircileri arasında kimler olduğuna göz gezdirdim: Oyunu başka bir seviyeye taşıdığı için —gözünü tezgâhından ayırmak istemese de— onu izleyen bir başka satıcı, içi ağzına kadar kâğıt dolu el arabasını kaldırımın başına çeken, mavi kasketli bir cartonero2 ve son olarak, annesinin elini tutan prenses elbisesi giydirilmiş bir kız çocuğu. Satıcının kısa gösterisi bittikten sonra çöplerden kâğıt toplayan kadın, yüzünde hafif bir gülümsemeyle arabasını yol boyunca sürmeye devam etti. Diğer satıcı ise, etraftaki kalabalık onu duymasa da, eline aldığı kol saatini bağırarak pazarlamaya.

Aramızda sadece küçük kız satıcının gösterisinden çok etkilenmiş gözüküyordu. Hayretle olan biteni izlerken bir anda annesinin elini bırakıp hızla satıcıya doğru koştu. Ne yapacağını merak ederek onu izledim. Satıcının karşısına geçip, balerin selamı verdi. Satıcı ise, bütün bunları sadece bir gösteri sanan küçük kıza gülümsedi ve tezgâhından aldığı disko topu şeklinde bir anahtarlığı ona hediye etti. Az ötede, küçük kızın annesi, kızının uzaklaştığının farkında olmadan mağazanın önündeki arkadaşıyla sohbet etmeye devam ediyordu. Küçük kız satıcıdan aldığı yeni anahtarlığıyla tekrar annesinin yanına doğru koştu ve sonra beraber uzaklaştılar. Diğer satıcı da, bu küçük gösterinin arkadaşına bir de anahtarlığa mal olduğunu görünce yanına gidip onunla dalga geçmeye başladı. Diğeri ise, omuz silkerek gösterisini tekrarlamak için bir kez daha kırmızı sandalyenin üzerine çıktı.

Durduğum yerden yol boyunca ilerlemeye devam ettim. Bir süre sonra, tüm sokak lambası direkleri ve ankesörlü telefon kulübelerine yapıştırılmış pastel renkli küçük ilanlar dikkatimi çekti. Hepsinin üstünde, iç çamaşırlarıyla poz veren kadın resimleri vardı. Altlarında da isimleri ve telefon numaraları yazılıydı.

Eskort ilanları, kaynak: Perfil,
fotoğraf: CEDOC

Arkamda bir anda beliren yaşlı bir kadın, önümdeki direğin üstündeki bu kâğıtları bir hışımla koparıp hepsini un ufak ederek yere fırlattı. Şaşkınlıkla ona baktığımı görünce de bana dönüp korkutucuyu bir surat ifadesiyle: “Günahkârlar, İsa’nın yolundan saptıkları için hepsi cehennemde yanarak cezalarını çekecekler” diye söylenerek ağır ağır biraz ilerideki her yanı eskort ilanlarıyla dolu telefon kulübesine doğru ilerlemeye başladı. Eliyle yırttığı bebek mavisi, pembe ve turuncu renkli kâğıtlar da esen hafif rüzgârla havalanıp, günah ve cehennemin soyutluğundan çok uzağa, bulvar boyunca günün telaşıyla ilerleyen kalabalığa doğru uçuşmaya başladı.

Hızla yürüyüp yaşlı kadını arkamda bıraktım ve yolun karşısına geçtim. Aklımda Ivana’nın evinin bulunduğu Alberti Caddesi’ne göz atmak vardı. Ivana bana daha önce, Once’de ara sokaklara sapar sapmaz kendimi Tel Aviv’in kurgulandığı bir film setinde gibi hissedebileceğimi söylemişti. Geçtiğim sokaklarda koşer tabelalı süpermarketler, kasaplar, fırınlar ve hatta dondurmacı ve suşicilere rastladım. Sanırım Tel Aviv atmosferi yaratmak için eksik olan tek unsur göğü delen upuzun palmiyelerdi.

Yol boyunca yanımda taşıdığım Buenos Aires tarihini anlatan kitapta tüm dünya kentleri arasında Buenos Aires’in (İsrail dışında yaşayan Yahudiler söz konusu olduğunda) en fazla Yahudi nüfusuna sahip altıncı kent olduğu yazıyordu. Ülkede yaşayan Yahudilerin neredeyse %85’i Doğu Avrupa, Fransa ve Almanya’dan göç eden Aşkenaz Yahudilerinden geri kalan %15 ise Sefaradlardan oluşuyordu. Buenos Aires’e geldiğim ilk hafta bir taksi şoförünün “Fransız mısın?” sorusuna “Soy Turca” diye cevap verdiğimde, bana Arjantin’de pek çok Türkün yaşadığını söyleyince epey şaşırmıştım. Daha sonra, sözünü ettiği Türklerin Sefaradlar olduğunu öğrendim. Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarından göç ettikleri için onlara Los Turcos deniliyordu. Ivana’nın büyükbabası da Aşkenaz Yahudisiydi. 1889 senesinde Ukrayna’daki pogromlardan kaçmak için Wesser gemisiyle ülkeye gelmişti.

Once’nin ara sokaklarında yürümeye devam ettim. Girdiğim bir süpermarkette elime aldığım neredeyse her ürüne koşer etiketi yapıştırılmıştı, şaraplara bile. Yürürken rastladığım sinagogların çevrelerinde ise kipa ve sadece dini yayınların bulunduğu kitapçılar, Ortodoks Yahudi kadınlara özel kıyafet ve peruk satan dükkânlar sıralanmıştı.

Aralarında ilgimi en çok —içinde genç bir kadının peruk denediği— küçük bir dükkân çekti. Ne kadar merak etsem de, içeri giremedim. Fakat bir süre, dükkânın kapısı açık olduğu için karşı kaldırımdan genç kadının farklı perukları bir bir deneyişini izledim. Beyaz tenli, uzun siyah etekli, yirmi beş otuz yaşlarındaki bu kadının saçlarının kıvırcık veya düz olup olmadığını kestirmek imkânsızdı. Saçlarını sanki bıraksa kaçacaklarmış gibi zapt etmek için sıkıca örüp küçük bir topuz yaparak ensesinde toplamıştı. Kahverenginin farklı tonlarında bir sürü peruk denedikten sonra, eli sonunda simsiyah küt kesim bir modele gitti. Peruğu kafasına geçirir geçirmez tezgâhtarın elinde tuttuğu aynadan kendine bakıp gülümsedi. Birden onun bu peruk alışverişini dininin koyduğu kurallara uymak —evlendikten sonra kutsal kabul edilen kafasındaki saçların bir telini bile göstermemek— için yaptığı gerçeğini, o ‘büyük detayı’ tamamen unuttum. Pekâlâ bir süreliğine başka biri olmak, yenilenmek için de peruk alıyor olabilirdi. Aklımdan geçen tüm bu düşüncelerden tamamen habersiz genç kadın, aynada yeni siyah saçlarına bakıp kendini izlemeye devam etti. Ben de kaldırımda dikilmiş, onu bembeyaz teni, siyah küt saçlarının hafif döküldüğü bol geniş yakalı uzun kollu beyaz gömleği ve simsiyah eteğiyle Pulp Fiction’daki Mia Wallace’ın yerine koydum. Alışverişini tamamlayıp yeni peruğunu çıkarmadan dükkândan ayrıldı. Sonra arabaların geçmesini beklemek için bir süre kaldırımda bekledi. Yüzündeki o muzır ifadeye bakıp onun da kendisini yeni saçlarıyla Mia Wallace’a benzetmiş olma ihtimalini düşündüm.

Peruk dükkânının önünden uzaklaşıp ara sokaklardaki Yahudi cemaatinin girip çıktığı kumaşçılara, kasaplara, fırınlara, giydikleri kıyafetlere, çocuklarını okul kapısı önünde bekleyen annelere, sinagogların önündeki yaşlı adamlara bakmaya devam ettim. Ivana’nın düşündüğünün aksine, meraktan bir meze dükkânına girdiğimde tabaklara dizilmiş humus, babaganuş, kıymalı muska böreği ve bol şireli baklavaya bakarken aklıma hiç gitmediğim Tel Aviv değil, doğduğum şehir Mersin geldi. Öğleden sonra ikide dünyanın bu köşesinde birden kendimi evimde gibi hissettim, tok olmama rağmen kıymalı muska böreğinden sipariş verdim. Yanımdaki masada siyah şapkalı, beyaz sakallı yaşlı bir adam torununun İbranice ödevini kontrol edip ona yüksek sesle yanlış yazdığı sözcüklerin doğrularını öğretiyordu. Tezgâhtaki kipalı genç adam ise, televizyondaki spor programında dün gece Boca Juniors’ın Huracán’la oynadığı futbol maçının gollerini ağır çekim izlerken takımı Huracán’ın kalecisine küfrediyordu. Oturduğum masada muska böreğini yerken şairin “Once’nin Derinlikleri” ile kastettiği bu olsa gerek diye düşündüm.

Once, Buenos Aires, 2012,
fotoğraf: Dan DeLuca
(CC BY 2.0)
Once, Buenos Aires, 2011,
fotoğraf: Beatrice Murch
(CC BY 2.0)

1. 11 Eylül’ün kısaltması olarak kullanılan Once, ismini Balvanera semtinde bulunan 11 Eylül Meydanı’ndan ve yine aynı isimdeki tren istasyonundan alıyor. 11 Eylül ismi, Arjantin’in geri kalanına hükmeden ve daha fazla yerel bağımsızlık talep eden toprak sahiplerinin kurduğu Arjantin Konfederasyonu’ndan ayrılmak isteyen Buenos Aires Eyaleti’nin, konfederasyonun başkanı olan General Justo José de Urquiza y García Urquiza’nın ordularına karşı direnişe geçtiği 11 Eylül 1852 tarihinden geliyor.

2. Şehirde çöplerden karton, kâğıt toplayanlara verilen isim.

Buenos Aires, Buenos Aires Defteri, kent, Sena Akalın, şehir