Kraliçe Lear, Pelin Esmer, 2019;
teaser’dan ekran görüntüsü
Kraliçe Lear

Pelin Esmer’in Kraliçe Lear filmi dünya prömiyerini 20 Ağustos 2019’da Saraybosna Film Festivali’nin belgesel bölümünde yaptıktan hemen sonra, geçtiğimiz Eylül ayında Adana Altın Koza Film Festivali ana bölümde yarıştı. Kraliçe Lear Altın Koza’dan Yılmaz Güney ödülü ve SİYAD’ın Cüneyt Cebenoyan en iyi film ödülüyle döndü. Peki bu bize ne söylüyor? Kraliçe Lear hem belgesel [documentary], hem kurgusal [fiction] olabilir mi? Ya da ne biri ne diğeri, geçişken bir anlatı biçimi? Bu film için —gerçek [fact] ile kurgu [fiction] arasındaki ayrımın belirsizliğini vurgulayan— farklı bir kavram mı [faction] kullanmalıyız? Soruları çoğaltmak mümkün ama önce Shakespeare’in Kral Lear’i, “suyun bile zor ulaştığı Mersin’in unutulmuş dağ köylerine doğru uçurumlu yollarda toz toprak içinde yolculuk ederken, Arslanköylü tiyatrocu kadınların maharetli ellerinde” nasıl Kraliçe Lear’e dönüştü, onun tarihçesine bakalım.

Pelin Esmer’in Arslanköylü tiyatrocu kadınlarla tanışmasının başlangıcı 2003 yılına, gazetede okuduğu bir haber üzerine kamerasını alıp o zaman henüz hiç kimseyi tanımadığı bu köye doğru otobüsle yola çıkmasına kadar uzanıyor. Kadının Feryadı adlı oyunu kendi hikâyelerinden yola çıkarak sahneye koymaya çalışan kadınların hayatlarına dahil olup onlarla birlikte yaşadığı haftalar boyunca çektiği saatlerce görüntüyü kurgulamak için Pelin Esmer’in bilgisayar başında iki yıl geçirmesi gerekti ve Oyun filmi 2005’de vizyona girdi.

Esmer’in 2000’li yılların başındaki bu serüvenini bugünden geriye bakarak değerlendirdiğimizde, aynen hayatın içinden imgeler derleyen Agnès Varda’nın Gleaners and I (2000) filminde yaptığı gibi, dijital kamera ve kurgu imkânlarını erkenden keşfettiğini ve bunu daha önceden hikâyesi anlatılmamış olanları temsil etmek üzere kullandığını görebiliyoruz. Temsil sözcüğünün katmanlı anlamının izleyiciye yorum imkânı tanıyarak sunulduğu Oyun filmi Esmer’in başarılı yönetmenlik yolculuğunun da önünü açmış, Tribeca Film Festivali’nde en iyi yeni belgesel yönetmeni ödülü de dahil olmak üzere pek çok ödül almıştı.

İlk gidişinden 14 yıl sonra ve arada yönettiği diğer uzun metraj filmlerin ardından Pelin Esmer’i Arslanköylü tiyatrocu kadınlarla yeniden buluşturan, bu kez de tiyatro grubunun Toroslarda çıkacağı bir aylık turne haberi oldu. 2017’de yeni film için yola çıktığında kuşkusuz ilkine göre çok daha tecrübeliydi Esmer, üstelik yanında küçük bir ekip de vardı ama sonunda kameranın ardındaki göz yine kendisi olacaktı. Aradan geçen sürede herkes biraz yaş almış, dokuz kişilik ilk oyuncu kadrosundan Esmer’le yola devam eden beş kişiden biri şehirde iş bulmuş, diğerlerinin çocukları büyümüş, eşlerle ilişkiler eskiye göre daha ılımlı hâle gelmiş, temsil aralarındaki tartışmaların tınısı değişmişti. Uzun bir kurgu ve kaynak arama süreciyle filmin tamamlanması yine iki yıl sürdü ve filmin seyirciyle buluşması 2019’u buldu.

Kraliçe Lear, Pelin Esmer, 2019; afiş

İlkinden 14 yıl sonra ikinci filmi seyrederken, oyuncularla birlikte biz de kendi geçmişimize doğru yola çıkıyoruz. Otobüs uçurum kenarında yol alırken Esmer’in kamerası kadınları yakaladığında, biri kaderin değişebilir olduğunu kendinden örnek vererek açıklarken, bir diğeri bu konudaki kuşkusunu dile getiriyor ve biz aynı yolculuğun bir durağında Oyun filmini o köyün sakinleriyle birlikte izlerken aradan geçen zamanı sanki Arslanköylü kadınlarla beraber yaşamışçasına, ama kendi hayatımıza da bu kez onların gözüyle bakarak temsil ve temsiliyet, izleyen ve izlenen üzerine düşüncelere dalabiliyoruz. Kendi hayatlarımızdan bir nebze uzaklaşıp Kral Lear’in Kraliçe Lear’e dönüşme serüvenine odaklandığımızda, mülkün ve mülkiyetin neyi nasıl değiştirdiğini, ataerki ile iktidar ilişkisini, mülk kraldan kraliçeye devrolduğunda neyin değişip neyin aynı kaldığını da sorgulayabiliyoruz.

Gerçek nerede bitiyor ve temsil nerede başlıyor? Aile ilişkilerimizde mülkün el değiştirmesi ve miras meseleleri nasıl yaşandı ya da yaşanacak? Biz bu hikâyenin neresindeyiz? Filmi izleyip bitirdiğimizde başa dönmek ve tekrar izlemek, bütün bu felsefi ağırlıktan kurtulup bu kez sırf şakalara gülmek, doğanın güzelliğini ve hayatın akışını gözlemek isteyebiliriz. Veya tam tersi, ilkinde sırf hikâyeye yoğunlaşmışsak ikincisinde varoluşsal bir sorgulamaya girişebiliriz. Kraliçe Lear hepimizi ve defalarca ağırlayacak kadar zengin ve katmanlı.

Feride Çiçekoğlu, Pelin Esmer, sinema