Eski Yıl - Yeni Yıl /
Bir Roman - Bir Film

Tuhaf bir rastlantıyla, 2018’in son günüyle 2019’un ilk günü benim için bir romanla bir filmi buluşturdu. Kimselerin ayakta olmadığı yılın o en sessiz ve en sevdiğim sabahında Caddebostan sahilinde neredeyse tek başıma yürüyüşe çıkmıştım, erkenden. Derken, bir gün önce romanla yeniden haşır neşir olmuşken aynı gece filmi izlemeye başlayıp az önce bitirmemin ve sonra da kendimi deniz kenarına atmamın tesadüf olmadığını, ikisinin de görmeye ve körlüğe dair aslında benzer bir şey söylediklerini düşünürken buldum kendimi. Bambaşka zamanlara ve bambaşka coğrafyalara ait olsalar da, her ikisi de görmenin lanetine dair hikâyeler anlatıyordu. Göze ve görmeye takıntılı bütün bir Batı tarihini ve Rönesans’la başlayan gözün gördüğü gibi resmetme geleneğini sorguladıkları söylenebilir miydi?

Roman 1599’da İstanbul’un karlı dokuz gününde geçen bir dizi cinayetle bir aşkın, film ise kıyamet sonrası Amerika’sında Romanya’dan başlayıp, Sibirya ve Rusya’dan kopup gelerek Avrupa üzerinden yayılan felaketin hikâyesi. Roman kuyunun dibinden bize seslenen ölünün sesiyle başlıyor, filmin hikâyesi stüdyosunda resim yapan hamile kadının tuvalindeki insan yüzleriyle. Romanda Allah’ın gördüğü gibi bütün yüzleri bir ve aynı çizmeye alışmışken Venedikli ressamlara özenip kulun gördüğü gibi resmetmeye yeltenen ve iç âlemine değil de gözün gördüğüne odaklanan katilin işlediği cinayetlerle, filmde ise “bak, bak!” diyen seslerin yol açtığı ölümlerle, peşimizde cesetler bırakarak yol alıyoruz.

Romanda kör olmak minyatür ressamının varabileceği ustalık mertebesinin şahikası, filmde gözünü bağlamak kurtuluşun tek çaresi. Her ikisinde de bunlar bilinse de görmenin cazibesi, tıpkı sirenlerin sesi gibi karşı konulamaz bir çekim merkezi. İlkinde katil sonunda yakalanıp meslektaşlarınca önce kör edilip, sonra öldürülüyor. İkincisinde ressam kadın resmi filan bırakıp kendini sırf anne yanıyla var ediyor ve ihtimal o sayede…

Buradan sonrası filme dair spoiler alert ile okunmalı. Gerçi her bir Manifold okurunun filmin sonunu daha en baştan tahmin edebilecek bilgi, görgü ve zekâ düzeyine sahip olduğundan neredeyse emin gibiyim, ama yine de saygıda kusur etmeyelim. Ayrıca filmin senaryosu 2014’de yayınlanan bir ilk romandan uyarlama, yani bugün itibarıyla beş yıldır bilinen bir hikâyeden söz ediyoruz. Biraz daha eleştirel bakarsak, nehir boyunca günahlardan arınarak yolculuk, sonunda kuşlarla dolu cennet bahçesi filan derken bilinen en eski metinlerden bu yana kurulan en klişe kurtuluş hayallerinden söz ediyoruz, yani filmin sonunda beklenmedik bir şey olmuyor, o nedenle gececiler mısır patlağıyla, sabahçılar kahveyle ve rahatça izleyebilirler, gerilmeye gerek yok.

Sinefiller ne yapar, onu kestirmekte zorlanıyorum. Tek başlarına izleyenlerin asapları bozulabilir, uyarmadı demeyin. Yalnız değillerse, Hitchcock’tan bu yana kuşların tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşmelerinin doğanın zaten maziye karışmasıyla bir ilgisi olup olmadığını, sonda resmedilen cennet bahçesinin Fritz Lang’ın Metropolis’inden bu yana değişmediğini ama hiç değilse bakan gözün dişil kimliğe terfi ettiğini, “hadi canım dişilse ne olmuş, anne olmanın dışında bir rol biçilmiş mi, yok!” deyip de hırsa kapılan birini yatıştırmayı filan işin içine karıştırıp temaşayı eğlenceye çevirebilirler.

Yeni yılın yeni sabahında lafı uzatıp kimsenin sabrını tüketmeden bitiriyorum: Eski yılın son günü eski yüzyılın sonunda yayınlanan Orhan Pamuk’un en sevdiğim romanına dair iki eski yazımın Türkçe çevirilerinin son okumasını yaptım, Yapı Kredi Yayınları’nda yeni çıkacak bir derleme için. Tabii ki Benim Adım Kırmızı’dan söz ediyorum. Filmi de çoktan tahmin etmiş olmalısınız: Susanne Bier’in 21 Aralık’ta Netflix üzerinden gösterime giren Sandra Bullock’lu Bird Box [Kuş Kutusu] filmi. Josh Malerman’ın romanından Eric Heisserer senaryolaştırmış. İyi seyirler.

_
{fold içindeki fotoğraf: Rafa Danon Schivartche (CC BY-NC 2.0)}

Feride Çiçekoğlu, film, kitap