Yoğurtçubaşı Sokağı,
Fenerbahçe, 31.03.2019,
fotoğraf: Manifold
Kimseye Kalmaz

Mart ayı yine semtimizdeki at kestanesi ve çınar ağaçlarından hangilerini simitçi fırınlarının yutacağını korkuyla bekleyerek geçti. Belvü durağının simgesi olan yol ortasındaki sakız ağacını artık hatırlayan bile kalmadı. Dallarını derinden budadığı sırada tartıştığımız gencecik çocuk, orta yaşlı bir adam olmuştur artık.

Fellini’nin Mussolini dönemindeki çocukluk anılarını anlattığı 1973 tarihli Amarcord filminde bir kâbus sahnesi vardır: Sisli bir havada budanmış ağaçlar arasında yolunu bulmaya çalışan birini anlatır. Son zamanlarda sabah yürüyüşü için Yoğurtçubaşı Sokağı’ndan sahile dönerken tam o duyguyu hatırlıyorum. Hatta bir ara, Amarcord’da görmedim de bu sokağın görüntüsünü zihnimde filme monte mi ettim acaba diye düşünmedim değil. Kâbusların kol gezdiği bir semte dönüştü Fenerbahçe.

Ağaç budamanın vazgeçilmez bir belediyecilik hizmeti olduğunu sananlar fena hâlde yanılıyorlar. Son on on beş yıldır hayatımıza giren bu kıyım, başka pek çok şey gibi, önce masumane gerekçelerle ve daha medeni ölçülerle başladı: Şubat ayında kurumuş dalların budanmasıyla yavaş yavaş ve alıştıra alıştıra. Sonra gitgide arsızlaştı, şubattan ocağa, ocaktan aralığa doğru yanaştı, tepe dallardan aşağılara doğru sırnaştı, Sultanahmet Meydanı’ndan Yıldız Parkı’na, Bağdat Caddesi’nden Fenerbahçe’ye bulaşmadığı yer kalmadı. Ekşi Sözlük’teki “budama adına ağaç katliamı” maddesinin açılış tarihi 2005; başlangıçta neye uğradığını anlayamayan, bunu geçici bir hâl sanan şehir sakinlerinin giderek çaresiz bir feryada dönüşen tepkilerinin tarihçesini oradan izlemek mümkün.

2005 sonrası internette ağaç budama firmaları ve ağaç testeresi reklamları fink atmaya, mahalle aralarında gezen budayıcılar itirazlara kulak asmadan asırlık ağaçları katletmeye doyamaz oldular. Elektrikli testere sesleri, kulaklarımızı tırmalayan daha nice ses gibi, korkulu rüyamız hâline geldi; her ağaca acaba son defa mı diye okşar gibi dokunur olduk. Mart sonu yeni sürgün veremeyen ve gövdeleri kuruyan ağaçlar kaşla göz arasında kesilip yok edildi. Böyle acımasız bir ağaç düşmanlığı.

Hatırlayın bildiğiniz şehirleri: Berlin, Paris, Prag, Budapeşte, Sofya… Nerde var böyle bir kıyım? Dalları kökünden kesilmiş, sipsivri tek bir düşey çizgiye dönmüş, başsız bedenini küskün taşıyan ağaçları başka nerde gördünüz? Çınar ağacının budandığı nerde duyulmuş? Asırlık çınar lafı boşuna mı söylenmiş?

Yağmur yağdığında sele dönen sokaklar, gökyüzüne tırmanan beton bloklar, yıkımlar, satılamayan daireler, konkordato ilan eden müteahhitler… İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir zamanlar özenilen semtlerin şimdi nasıl bir cehenneme döndüklerini gördükçe bunun bir tesadüf olmadığını düşünmeden edemiyorum. Burada yaşayanların da bile isteye ortak oldukları, malları değer kazansın diye açgözlüce ve birbirleriyle itişe kakışa giriştikleri bu katliamın sonuçlarını yakın zamanda “Kimseye Kalmaz” isimli şarkının video klibinde gördüm.

Her birimizin kendi içinde biriktirdiği bütün bu öfke ve çaresizlik duygusu soluğumu kesince sığındığım bir yer var mı Anadolu yakasında, var evet, hâlâ var. Arada kalmış küçücük bir park, parkın yanındaki sokaktan caddeye çıkınca yeşillikler ardına saklanmış küçük bir mekân, haftanın altı günü güzel müzik, raflarda Tarkan Güveli’nin biz insancıkların binbir hâlini gösteren heykelleri. Mahallemize yeni taşınanlara tavsiye ederken “pazartesileri kapalı, unutmayın” dediğim bu mekâna giderseniz adını andığım klipten aşina yüzlere de rastlayabilirsiniz. Bir kadeh şarap, biraz caz, derin bir nefes ve içimizden usulca:
“Kimseye kalmaz.”

Bağdat Caddesi, Fenerbahçe, Feride Çiçekoğlu, İstanbul, Kadıköy, kent, kentsel dönüşüm, kentsel rant, şehir