Robert Pattinson
ve Scarlett Lindsey,
High Life, yön: Claire Denis, 2018,
kaynak: IMDb
Kara Deliğe
ve Nancy’e Doğru

Claire Denis’nin son filmi High Life (2018) kara deliğe doğru yol alan bir uzay aracında geçiyor. Yolculuğun hedefine ulaşabilmesi için bir sonraki kuşağa ihtiyaç var ve Juliette Binoche’un canlandırdığı eski mahkûm Dr. Dibbs karakteri neslin devamını sağlamak için uzay aracındaki yarım düzine insanın yumurta ve spermlerini çiftleştirip genç rahimlerden birinde büyütmeye çalışıyor. O da diğer yolcular gibi ömür boyu hapse mahkûmken, çökmekte olan yeryüzüne kara delikten enerji devşirmeyi uman bu geri dönüşsüz yolculuğa razı olmuş.

Zamanın büküldüğü uzayın derinliklerinde kendi atıklarından dönüştürülen su ve gıda ile beslenen grubun hikâyesine ortasından dahil oluyoruz. Monte (Robert Pattinson), kızı olduğunu sonradan anlayacağımız bebekle artık tek başına. Diğerlerinin öldüklerini ve geçmiş hikâyelerini film boyunca ara ara öğreniyoruz.

Denis’in önceki filmleri gibi High Life’ın da beden sıvılarına dair fütursuzluğuyla kimi seyircileri ve muhtemelen Cannes ve Venedik gibi kimi festival yöneticilerini karşısına aldığını söylemek mümkün. Belki de özellikle bu alanlar eril bakışın inhisarında olduğu için Denis’in dozunu artırarak sürdürdüğü beden temsilleri göze batıyor. İki New Yorker yazarının filme dair yorumlarının taban tabana zıt tonlaması filme gösterilen tepkilerdeki farklılığın toplumsal cinsiyetten bağımsız olmadığını düşündürüyor. Richard Brody’nin “düş kırıklığı” olarak tanımladığı yolculuğu Alice Gregory’nin “korkusuz sinema” olarak yorumlaması tesadüften öte bir boyut içeriyor.

Brody’nin biçimsel eleştirileri Denis’in izleyicinin hayal gücüne yeterli alan bırakmayışına yoğunlaşsa da filmi William Golding’in Sineklerin Tanrısı ile kıyaslaması bu yolculuğun kendine has distopik atmosferini hissetmekten ne kadar uzak kaldığını gösteriyor. Gregory ise Denis, yapımcısı ve oyuncularıyla yaptığı söyleşilerden süzdüğü yazısında bizi yönetmenin dünyasına dahil ediyor. Cinselliğe ve üremeye dair geleneksel görüşlerin mağduriyetini hissetmemiş olanların filmin tam da bunları sorgulamaya yoğunlaştığını anlamaktan aciz kalma nedenlerini o zaman daha iyi kavrıyoruz. Annesinin erkek kardeşini doğurduktan sonra girdiği depresyon sırasında bebeği sahiplenen ve onun büyümesini adım adım izleyen Denis’in High Life’da bize izlettiği bir bebeğin ilk adımlarına dair unutulmaz planların kaynağını bir kadın yazarın kaleminden okuyunca erkek okullarından yetişmiş ve Sineklerin Tanrısı ile büyümüş kuşaklara your time’s up! diyesi geliyor insanın.

2002’de Ten Minutes Older derlemesi için Jean-Luc Nancy ile yaptığı kısa filmde Denis Nancy’e giden bir trende pencere önünde oturan ünlü felsefeci ile genç bir kadının “ötekilik” üzerine sohbetini aktarır. Sohbetten çok Nancy’nin çok bilmiş söylevi söz konusudur aslında. Kompartımandaki üçüncü kişinin, uzun süre ikiliyi sessizce izleyen siyah adamın bakış açısına geçtiğimizde filmin adının neden çift anlamla Vers Nancy [Nancy’e Doğru] olduğunu anlarız; hem trenin yönüdür Nancy, hem de dilin. Dil eril ve beyazdır, sohbete dahil olmanın kodları yönü benimsemekten öte ona boyun eğmekten ve hatta biat etmekten geçer.

İronik olan Denis’in Ten Minutes Older derlemesindeki tek kadın yönetmen olmasıdır, tıpkı beş yıl sonra Cannes Film Festivali’nin 60. yılını kutlamak için yapılan Chacun son Cinéma derlemesine de yine tek kadın yönetmenin (bu kez Jane Campion) davet edilmiş olması gibi. 1993’de Piano filmiyle bu festivalin Altın Palmiye kazanan ilk kadın yönetmeni olan Campion’un ayrıcalıklı konumuna değinen Patricia White* yakın tarihli kitabında bunu Cannes’daki erkek hegemonyasının kırılmasına dair bir dönemeç olarak görüyor.

Ne var ki bu dönemeç sonrası yol dolambaçlı bir şekilde yine geriye savrulmuşa benziyor: High Life’ın Cannes ve Venedik’e kabul edilmeyişi bunu ima ediyor. High Life’da Vers Nancy filmine bir gönderme var, uzay aracı kara deliğe doğru yol alırken dünyada neler olup bittiğini, bir trenin pencere önünde yine Nancy gibi çok bilmiş bir ifadeyle karşısındaki genç kadına açıklayan orta yaşlı adamdan öğreniyoruz. Anlıyoruz ki bugünden iki yüzyıl sonraki film zamanında yeryüzündeki dil hâlâ erildir ve asıl distopya uzay aracı değil trendir.

* Women’s Cinema, World Cinema / Projecting Contemporary Feminisms, Duke University Press, 2015.

Claire Denis, Feride Çiçekoğlu, film, High Life, kadın, sinema