Homo Sapiens,
Nikolaus Geyrhalter, 2016,
kaynak: NGF
Sinemada İnsansız Mekânlar*

Yıkık dökük hastane koğuşunda camsız pencereden giren rüzgârla savrulan bir naylon torbanın hışırtısı, sürekli akan su sesinin yankılandığı harap bir bazilika, kuş seslerinin daha tekinsiz kıldığı terk edilmiş ofis mekânında yerlere saçılmış kâğıtlar, sessizce yağan karın altında sabırla gidenlerin geri gelmesini bekleyen hüzünlü konutlar, eğlence parkından geriye kalmışa benzeyen ve dalgaların içinde dimdik ayakta durmaya çalışan bir çelik strüktür, boş alışveriş merkezinde kırmızı şapkasıyla iyice tuhaf ve acıklı görünen iri oyuncak fil, koltukları sökülmüş, köhne bir sinema salonu…

Homo Sapiens (Nikolaus Geyrhalter, 2016) adı dışında hiçbir yerinde insana rastlamadığımız bir film, bu yüzden izlerken eksik olanı her an hatırlıyoruz. İnsansız yerler gitgide birbirlerine benzemeye başlıyor, aralarındaki farklar siliniyor, bir ameliyathane ile bir kafeterya, bir fabrikayla bir kilise aynı şeye dönüşüyorlar. Mekânlara yüklediğimiz anlamların silinmesiyle kültürün anlamlandırma çabasını tümüyle sorgular hâle geliyoruz. Bizsiz doğa nasıldı, biz gittiğimizde neye benzeyecek, yokluğumuz hissedilecek mi, sahiden önemli miyiz yoksa kendimize atfettiğimiz ehemmiyet bizim kendi kendimize kurduğumuz bir söylemden mi ibaret, yokluğumuz mekânları bunca aynılaştırıyorsa farklarımız sandığımız kadar önemli mi? Bunlar gibi daha nice soruları her an çoğaltarak izliyoruz filmi. Ve izlemeyi bitirdiğimiz an hemen başa dönüp bir kez daha izlemeyi, kaçırdığımız bir anlam var mı diye sorgulamayı, alt metne dair farklı bir ipucu yakalayabilir miyiz diye tekrar düşünmeyi istiyoruz.

Üç yıl önce Berlinale Forum’da gösterilen bu filmi şimdi yeniden hatırlatan, 2019’da aynı programda gösterilen ve son olarak Adana’da Altın Koza için yarışan bir başka film oldu: Burak Çevik’in ikinci uzun metrajı Aidiyet de (2019) anlatısını insansız mekânlar üzerinden kuruyor. Filmin ilk bölümünde tekinsiz bir tenhalıkla peş peşe izlediğimiz mahallerin bir cinayetin serüvenini anlatan dış sesin tınısıyla birleştiğinde bizi tedirgin eden ritmi, ilerleyen dakikalarda sıradan bir aşk hikâyesinin ağır akışlı fonuna dönüşüyor. Aidiyet’i izlerken insanın varlığı ile yokluğu arasındaki ince çizgiyi ve hayatın saçmalığını düşünenlerimiz hem sinemaya hem felsefeye biraz meraklıysalar eğer, bu sorgulamanın izini sürüp 1960’lı yıllara dönebilirler ve o yılların atmosferini mükemmel yansıtan ardışık üç filmi hatırlayabilirler.

Michelangelo Antonioni’nin 1960’lar başındaki üçlemesi L’Avventura (Macera, 1960), La Notte (Gece, 1961) ve L’Eclisse (Tutulma, 1962) filmlerinden söz ediyorum. O filmleri bu bağlamda düşününce, kapitalizmin ve modernizmin can sıkıcı bir sınıra dayandığına dair dönemecin ilk kez bu denli güçlü ekrana yansıdığını söylemek mümkün. Üçünü peş peşe izleyince, aralarındaki tematik bütünlük ve her birinin görünürdeki hikâyesinden bağımsız olarak üçüne de hâkim olan terk edilmiş mekânlara dair tekinsizlik bugün daha belirgin hâle geliyor. Şimdiden geriye baktığımızda L’Avventura’nın iz bırakmadan kaybolan baş karakteri, La Notte’nin boş sokak köşeleri ve L’Eclisse’in randevusuna gelmeyen âşıkları, bugün bir bütün olarak ekosisteme dair belirginleşen kaygının 60 yıl önceki ayrıksı sinemasal imgelerine dönüşüyor.

Giles Deleuze’ün bu filmleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında harap olmuş, anlamını yitirmiş, boş ve terk edilmiş mekânların ifadesi olarak gördüğünü, bu dönüşümü “hareket-imge”den “zaman-imge”ye geçiş olarak tanımladığını, Antonioni’ye atıfla “zamanın yorgunlukla ve beklemelerle temsili” olarak andığını hatırlayalım.1 O zaman büyük ekranda henüz istisna olan bu imgenin, dünya çapındaki sayısız ekranda gerçek zamanlı temsilinin 11 Eylül 2001’de Manhattan’ın güneyindeki ikiz kulelerin yıkımı ve yerlerinde kalan boşluğun hafızalarımıza çakılması ile sıradanlaştığını söylemek mümkün.

Şimdilerde peş peşe gelen insansız mekân filmlerine dair sinemasal bir işaret aramak gerekirse, belki de yine 2000’li yılların başlarından aşina bir filme dönmemiz gerekecek: Terk edilmekte olan bir sinema salonunu anlatan Goodbye, Dragon Inn (Ming-liang Tsai, 2003) filminden söz ettiğimi Manifold okurları anımsayabilirler. Bugünden geriye bakınca, izleme alışkanlıklarımızın değişimine ve zamanın bir kez daha yine farklı bir hızda akışına bir başkaldırı, inadına bir yavaşlama gibi de okunabilir Goodbye, Dragon Inn. Ve şimdi her yerde karşımıza çıkan Anthropocene (insanın yakın zamanı) teriminin yine aynı dönemeçte —tam 2000 yılında— Hollandalı kimyager Paul Krutzen’ın kullanımıyla yaygınlaşmaya başlaması da sadece tesadüf olmayabilir.

İzleyicisiz bir sinemadan doğaya teslim olmuş mekânlara, bir cinayet mahallinden insansız bir dünyaya terk edilmiş mekânlar zincirinin bize verdiği yeni tarz bu boşluk hissinin ekran hâline, yokluğunu varlığıyla tanımlanan zamandan ötürü hatırladığımız insanın son imgesine —‘zaman-imge’nin bir sonrasına— isim vermeli miyiz, vereceksek ne demeliyiz acaba?

Homo Sapiens, kaynak: NGF

* Bu yazının kavramsal çerçevesini oluştururken yaptıkları katkılar için Diğdem Sezen ve Nilüfer Neslihan Arslan’a teşekkür ederim.

1. Gilles Deleuze, Cinema 2: The Time-Image, London: The Athlone Press, 1985, xi, 4-8.

Antroposen, Burak Çevik, Feride Çiçekoğlu, sinema