Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar
Kalemden Uçağa: Logo

Not No. 7:
Sordum: Her logo kalemin üstünden uçağa kadar büyüyüp küçülebilecek bir yaklaşımla mı tasarlanmalıdır?

Bu ara iyi bir logonun ille stok görsel sitelerindekilere benzer, jenerik ve sıkıcı olmak zorunda olup olmadığı konusunu düşünüyorum. Bir de logo tasarımlarına, genellikle aynı ezber parametreler içerisinde belirlenmiş sorularla yaklaşıldığına dair bir gözlemim var. Bunlardan en çok sevdiğim: “Bu nasıl 0,5 santimetreye küçülecek?” Belki de o biçimiyle küçülmeyecek. Kafamızı ellerimizin arasına alacağız, düşüneceğiz ve karar vereceğiz ki bu logonun amblemi hiçbir zaman o kadar küçülmeyecek, yalnızca logotype’ını küçülterek bu problemi çözebileceğiz. Amblemin de özünü aynı tutarak farklı mecralarda kullanır veya farklı yüzeylere uygularken faydalanacağımız tekniklerle markanın ruhunu korumak mümkün olabilecek. Hatta bu marka kimliğini tekdüzelikten kurtaracak belki de.

Logo, belirli boylarda önceden müşteri tarafından belirlenmiş alanlara uygulanan ve yalnız başına marka kimliğinin tamamını oluşturan bir tasarım öğesi olmak zorunda değil. Herkesin konuştuğu ‘dinamik kimlik’ meselesi de zaten bununla çok ilişkili. Dinamik kimlikle ilgili Paula Scher’in bir Skillshare dersi bile varmış, daha çok bilgi sahibi olmak isteyenler bundan faydalanabilir. Logo, markanın kurması gereken iletişimde faydalanacağı büyük görsel sistemin yalnızca bir öğesi. Markanın hangi mecrada iletişim kurduğuna bağlı olarak kimliğindeki görsel öğeler birbirleriyle aynı bütünün parçaları olacak şekilde inşa edildiği takdirde ve zaman geçtikçe doğan mecra ihtiyaçlarına iyi adapte olabildikleri sürece bir logo uygulaması kendi başına markanın görsel yükünü sırtında taşımak zorunda olmaktan kurtuluyor. Bu da bizi olağanüstü sıkıcı marka kimliği uygulamalarından kurtarıyor diye seviniyorum. Bana mı öyle geliyor diye Uğur’a, Murat’a ve Neşe’ye sordum, beni kırmayıp işlerinden örnek vererek başlıktaki soruyu cevapladılar, çok sevindim.

Uğur Altun: Yaklaşım olarak bir logoyu hem kalem üzerinde hem de uçak üzerine giydirilmiş olarak hayal edip tasarlayabilmek bana çok gerçekçi gelmiyor. Ne kadar detaycı olsam da, tasarladığım bir logonun uçak üzerine kocaman basılmış hâlini gördüğümde vereceğim tepkiyi gerçekten bilmiyorum. Bu konudaki kafa karışıklığını azaltmak ve birazda kendimi rahatlamak adına ilk yapacağım şey logoyu 3 × 3 cm ve 10 × 10 cm kare içine yerleştirip, çıktı alıp leke değerine bakmak. Eğer gözümü rahatsız eden bir detay yoksa daha rahat bir şekilde tamam diyebiliyorum.

Bunun dışında tasarlanan logonun kullanılacağı mecra da hayli önemli. Mesela Lagada Balıkçısı için logo çalışmasına başlamadan önce kullanılacağı alanı görmek işimi kolaylaştırdı diyebiliriz. Halihazırda dikey ahşap bir zemin üzerine asılacaktı tabela ve balık illüstrasyonu olması konusunda da oldukça ısrarcıydı müşteri. Yatay olarak kullanılan bir balık görselini dikey formda nasıl okutabilirim sorusu üzerine denemeler yaptım. Sonuç olarak dikey form üzerinde LA-GA-DA şeklinde okutmak biçim olarak daha doğru geldi. Fakat bir kalem üzerine basılacak boyuta getirildiğinde fazlasıyla doku kaybı olacağı için farklı bir çözüm arayışına girmem gerekebilirdi. Neyse ki, logo en küçük boyut olarak peçete üzerine basıldı. Önceden de söylediğim gibi logonun kullanılacağı yer önemli. İstanbul Hayvan Hastanesi için ise böyle bir kısıtlama yoktu. Müşterinin isteği, tasarlanacak logonun İstanbul hissini özellikle vermesiydi. Hatta öneri olarak “Kız Kulesi’ni mi kullansak?” şeklinde bir mail bile geldi. Bu noktada tasarımcıya çok iş düşüyor; tasarlanan logonun jenerik olmaması için proje üzerinde daha fazla zaman harcamak, düşünmek gerekiyor. Bunun dışında müşteriye istediğinin dışında, alternatif olarak “bak böyle bir çözüm yolu daha var” diyerek bir sunum yapmak gerekiyor.

Murat Miroğlu: Günümüzde logonun ‘her mecrada’ uygulanabilir şekilde tasarlanması gerektiği öğretisi hâlâ geçerli. Dijital ortamların hayatımıza girmesiyle mecra sayıları önemli biçimde arttı, fakat bu bilgi değişmeden aktarılmaya devam etti. Ben bunu sanat ve tasarım fakültelerinin değişen iletişim biçimlerine gösterdiği direncin örneği olarak görüyorum. Bireyler ve kitleler arası iletişim, farklı mecraların ortaya çıkışıyla yapı değiştirdi. Yeni nesil markalar da her mecrada var olmak yerine hedefledikleri mecra odağında iletişim stratejisi geliştirmeye başladı. Tüm bunlar da yeni ihtiyaçların doğmasına neden oldu. Tasarımcının bu ihtiyacı göz önünde bulundurması ve bu dönüşüm ortamında yeni dinamiklere ayak uydurmak için kabuklarından kurtulmasının vakti gelmedi mi?

Biçimsel olarak adapte olabilen ve mecraya uyum sağlayabilen tasarım anlayışı logo tasarımına da yansıdı ve bu bence güzel haber. Fakat bu noktada benim düşüncem adapte olabilen logo tasarımından öte markanın gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu çözmenin önemini kavramak. Tüm iletişim stratejisini dijital mecra üzerinden kurgulamış bir markanın basılı mecraya adapte olabilen bir logoya sahip olması belki de asıl mecradaki kullanımını kısıtlayacak bir noktaya ulaşabilir. Bir de formu bir kenara bırakıp renk seçimi açısından konuya bakalım. Tamamen dijitale odaklanmış bir markanın milyonlarca renk seçeneği varken renklerini kısıtlı seçenekleri olan renk kataloglarından seçmesi iletişim kurmak istediği ana mecrada hedeflediği etkiyi alamamasına neden olabilir. Yakın geçmişte Softtech markasının logosunu tasarlarken karşılaştığım problemi aktarmam sanırım bu konuya dair düşüncemi daha net ifade etmemi sağlayacaktır. İlk etapta tamamen dijital mecra odaklı iletişim kurmayı hedefleyen marka için logo renklerini RGB renk uzayından seçtik. Hedeflenen iletişim stratejisi ve marka algısı açısından istenilen farkı yaratacak olmasına rağmen, markanın diğer mecralarda da iletişim çalışmaları yürütme kararının ardından maalesef uygulanamadı. Bu noktada benim fikrim eski bilgilere ve trendlere bağlı kalmadan markanın ihtiyaçlarını gerçekten algılayabilmeli ve bu yeni dinamiklerin ışığında logo tasarımına yeni bir gözle bakmalıyız.

Neşe Nogay: Bence her logo her boyut ve her yüzeyde aynı şekilde olmalı diye bir kural yok, adapte olur kendi dünyasına sadık bir şekilde, esneyebilir. Tercihen projenin başında bu problem de hesaplanarak kimlik yaratılmalı ve olası mecralar olabildiğince hesaba katılmalı. Böyle durumlarda marka kimliğinde bir logotype ve bir amblem olması problemi çözebilir mesela.

Kendi üretimimde çözümü, gerektiği yerde daha desen ağırlıklı ya da kompleks denebilecek bir amblem ile daha minimal denebilecek bir yazıyı birleştirmekte buluyorum sanırım. ‘Marka kimliği’ni sadece logonun küçük ve büyük alanda aynılığı olarak yorumlamıyorum açıkçası. Marka adının her mecrada ve her uzaklıkta aynı rahatlıkla okunmasını beklemeyi tasarımda çeşitliliği köreltebilecek bir şey gibi algılıyorum sanırım.

Düz mantıkla “cadde üzerinde restoranım var, logosu büyük olmalı ki arabayla geçen dursun” denilebileceği gibi, estetik anlayışımızla istediğimiz ölçüde küçültelim meraklansınlar, hatta hiç koymayalım —çaba gösterip, içeri girip bizi keşfetsinler— gibi bir mantık da kurulabilir. Bu iki yaklaşım için çalışılacak marka kimliği ve onun logo tasarımı elbette farklı özellikler gösterecektir.

Mesela bizim tasarladığımız bir kimlikten örnek vererek ilerleyelim: Melez çayları. Marka için ilk olarak düz bir logotype tasarladık sadece küçük harflerden oluşan, rahat okunabilen. Buna ek olarak hem fonksiyonel hem estetik bir görevi olan daha büyük ölçülerde kullanmak üzere tasarladığımız bir de amblemi var. Amblem, aynı logotype’ı bire bir alıyor ve etrafına eklenen elemanlarla daha çok bilgi veriyor. Keza bir yaprak ve açıklaması olan lifestyle tea yazısı ekleniyor. Ayrıca ilk harf olan ‘m’ büyük yazılıyor ve bazen içi dolu bazen de içi yatay çizgili olarak kullanılarak resimsel bir öge ekliyor, arka planda bir derinlik katıyor.

İçinin dolu veya yatay çizgili olması da değişik parametrelere dayanıyor: Kullanılan baskı özelliği ile gofre veya lak kullanımı, alanın yeterine büyük veya küçük olması, basılacak mecranın el verdiği teknik özellikleri —metal, karton, plastik— veya bulunduğu zemin rengi gibi. Hatta kimi durumlarda logotype olmadan amblemi yeterli bulduk, zaten amblemin içinde de aynı şekilde mevcut. Projenin en başında birkaç mecrada uygulama şansımız olduğu için, bu sistemi büyük ölçekte başta kurduk, tabii ki yıllar içinde yeni ürünler, ölçüler ve materyaller ile en baştaki sistemi geliştirdik.

Tabii bazen de, projenin başında bu tip kullanım alanları ya plansızlıktan ya da bütçesel ve zamansal nedenlerden dolayı en başta atlanıyor. Zaman geçtikçe ve ihtiyaç ile karşılaşınca, markanın kimliği ile uyumlu uygun bir çözüm ilerleyen yıllarda da yapılabiliyor. En az logonun büyük ve küçük mecrada aynı görünmesi ve okunurluğu kadar çekici bir dünya, bir algı yaratılması ve bunda tutarlı olmak da önemli bence…

Ayrıca, okunabilirlik konusunda marka ile kullanıcısının nerede karşılaştığı ve ne sıklıkta karşılaştığı önemli bir konu. Ona radyoda, televizyonda markanın ismini tekrarlayan biri varsa zaten o markayla görsel, işitsel bağlantıyı kurup markayı algılayacaktır.

grafik tasarım, Kibele Yarman, logo, oran, ölçek, Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar