kaynak: Wikimedia Commons
İzler VII

Yazın ilerleyen günlerinde yeni keşifler yapıldı. Evvelce zengin bir ailenin teknesinden sorumlu bir kaptan, yelkenliyle kentin güneydoğu taraflarına ulaştı. O tarafın büyük oranda boşaltıldığını gördü. İdare, orada yaşayanları ülkenin iç kesimlerine savaşmak için götürmüştü, birkaç kaçaktan alınan bilgi buydu. İdare, oradaki tüm işe yarar malları da ordunun kamyonlarıyla savaşın olduğu yere aktarmıştı. Kaptan, o tarafta yanında götürdüğü erzak yettiğince kalmış, işe yarar neler bulabileceğine bakmıştı. O tarafı iyi biliyordu, eskiden tekneyi bakım için oralarda bir tersaneye götürmesi gerekiyordu. Genel olarak pek verimli bir keşif gezisi olmamıştı. Ancak bir park alanında bulduğu dört minibüsün içi kartonlarca sigarayla doluydu ve onları getirmişti dönüşte.

Pazar yerine inişte, sağda, mezarlığın arkasındaki tamirhaneyi düzenledi. Burası olaylardan önce sevdiği bir arkadaşına aitti, bu yüzden burayı kullanmaya karar verdiğinde kilidini kırması bile gerekmemişti, anahtarı vardı. Cephesinin büyük bir bölümü asmayla kaplı sempatik bir köşeydi, “Katran” yazan bir tabela astı giriş kapısının üstüne. İçerisi tamamen beyaz fayans kaplıydı. Herkes yardım etti, içeri masa, sandalye kondu, bir de yaşlılar için birkaç koltuk. Artık isteyen buraya gelip, orta masada sergilenen sigaralardan birkaç tane alıp, oturup içebiliyordu. Çok kısa sürede, çok güçlü bir sosyal merkez oluşmuştu. Herkes o kadar memnundu ki herkes fazladan bir sigara bile içmemeye çok dikkat ediyor, buranın sürekliliğini sağlamaya fazlasıyla özen gösteriyordu. Bu büyük bir farklılık yaratmıştı, aylardır ilk defa kahkahalar duyulur olmuştu. Herkes katkıda bulunuyordu. Çay ve kahve çok nadir bulunduğu için, daha çok değişik meyve suları hazırlayıp getiriyordu gelenler. Orta masa, eski bir ahşap masaydı ve üzerinde değişik sigaralar, herkesin evinden getirdiği onlarca değişik sürahi ve şişede meyve suları ve duvardaki fayanslarla kriz öncesinin pahalı ve havalı mekânlarını andırıyordu. Bu herkes için büyük bir ironiydi. Orta yaşı biraz geçmiş bir röntgen mütehassısı, eski bir fotoğraf makinesi getirmiş, onunla fotoğraf çekiyor, onları basıp duvarlara asıyordu. Filmler tabii ki bayattı, sonuç biraz soluk olmakla beraber yine de eğlenceliydi. Kaptan, sigara dumanından çok güzel halkalar yapardı, ilk onun fotoğraflarıyla başlamıştı bu resim duvarı. Bu mekânda gelecekten konuşmak, gelecek için kaygılanmak veya öngörülerde bulunmak hoş karşılanmıyordu. Anafikir, o an birlikte olmak, bir sigara tellendirerek iyi vakit geçirmek ve bundan zevk almaktı. Ortaya çıkan ilk müşterek mekân buydu ve kışın nasıl geçeceği burada pek konuşulmazdı.

Kışla ilgili yapılan tek iş “Konserve” projesiydi. Bu büyük bir sera ve yetiştirilen ürünlerin saklanabilmesiyle ilgili bir girişimdi. Toplamda büyük bir tasarım değildi, ancak birlikte çalışmak ve çok çalışmak gerekiyordu. Kentin boşaltılmış kesimlerinden, boş binalardan camların toplanması gerekiyordu. Aynı şekilde demir profilleri toplamak da çok zaman alıyordu. Projenin bir masabaşı ekibi vardı. Toplanan malzemeleri yeniden boyutlandırmak içinde bulunulan bu şartlarda bir hayli güçtü. Masadaki ekip genellikle toplanan malzemelerin mevcut boyutlarına göre projenin nasıl devam etmesi gerektiğiyle ilgili kararları alıyordu. Ekibin başında hayli yaşlı bir mimar vardı. Meslek hayatının büyük bir bölümünü bilgisayar desteği olmadan geçirmişti, inanılmaz bir hafızaya sahipti. Gelen malzemelerin hangisinin nerede en verimli kullanılabileceğini, neredeyse gördüğü anda bulabiliyordu. Gençler, onu çok sayıyorlardı; ona hayrandılar. Ortaya çıkmakta olan yapı etkileyici ve düşündürücüydü. Kilisenin yaşlı papazı, çocukları ara sıra buraya getiriyor, çıkan işi onlara gösteriyor ve birlikte üzerinde tartışıyorlardı. Bazen yaşlı mimarın da zamanı varsa onlara katılıyor, çokça algoritmalar üzerinde birlikte tartışıyorlardı. Mimar, çocuklara evrenin algoritmalar üzerinden anlaşabileceğini gösteriyordu. Çocuklara bir ağacı gösterip, “büyü ve bölün, büyü ve bölün” diye dalların düzenini anlattıktan sonra çocuklar tüm akşamüstünü orada ağaca bakarak geçirmişlerdi.

Papaz, çocuklar için çok değerliydi. Onlara yemek yapmasını da öğretiyordu. Tek çocuk lokantasının da kurucusuydu. Özellikle krizin hemen ardından burası çok işe yaramıştı. Birkaç gün içinde burayı hazırlamış, çocuklara ve ailelere haber salmış, bu sayede kargaşanın ilk zamanlarında aileler çocuklarının güvende olduğundan emin olmuştu. Bir miktar erzak yedeği vardı, onu kullanarak çocukların olup bitenden zarar görmeden bu dönemi atlatmalarını sağlamıştı. Şimdi de devam ediyordu burası. Çocuklar, kendileri pişirip kendileri servis yaparak bir çocuk lokantası işletiyorlardı onun sayesinde. Tutumlu olmayı öğretiyordu çocuklara, akıllı olmayı. “Kadran” lokantanın adı buydu. Çocuklar on ikişer kişilik masalarda oturur ve her gün bir sandalye sola kayarlardı. Her sandalyenin bir görevi vardı, böylece her biri ertesi gün hangi görevi yapması gerektiğini biliyordu, sistem gerçekten de saat gibi işliyordu.

Konserve projesinin bir bölümünü de Kavanozcular oluşturuyordu. Önce bir grup, Kaptan başkanlığında karşı kıyıdaki eski cam fabrikasına bir keşif gezisi düzenlemişlerdi. İlginçtir, karşı kıyının kuzey tarafında da kimse yoktu. Çok da fena sayılmayacak sayıda kavanozla geri dönmüşlerdi, ancak bu yeterli olmayabilirdi. Kavanozcular, ulaşabildikleri kadar uzaklara gider ve sadece kavanoz toplarlardı. Onlar da gidebildikleri yerlerde kimseye rastlamamışlardı. Bu kimsesiz toprakların sınırının nereye vardığı yavaş yavaş ciddi bir merak konusu olmaya başlamıştı. Sanki yeryüzünde hiç kimse kalmamıştı, sadece onlar vardı. Eski kentten geriye elli altmış mahalle kalmış ve başka kimse yokmuş gibiydi. Öte yandan bununla ilgili çok şikâyetçi oldukları da söylenemezdi, sadece merak ediyorlardı. Ne kimsenin gelip onlara yardım etmesini bekliyorlardı, ne de her şeyin bir gün yine eskisi gibi olmasını istiyorlardı. Tüm olup bitenler onları şu an kurmakta oldukları düzeni neden daha önce kuramadıklarını sorgulamaya itiyordu sadece.

“Sence ne olmuştur?” diye sordu. Adam kafasını kaldırıp baktı, verecek bir cevabı yok gibiydi, dahası buna kafa yormaya meraklı gibi de değildi. “Sence?” diye karşılık verdi. Kızın da kafasında oluşturduğu bir yanıtı yoktu, aslında o da buna kafa yormaktan yana değildi, ancak yine de belki onun bir açıklaması vardır diye düşünerek sormuştu. “Bilmiyorum, hiçbir fikrim yok aslına bakacak olursan” diye cevap verdi. “Başka kentlerde yaşayan dostlarım, akrabalarım vardı, onları merak ediyorum bazen” dedi. Onların bir bölümünden kargaşa öncesi de haber alamıyordu zaten. Birkaç yıl süren, uzlaşmaya çağrılma döneminde birçok insandan haber alınamaz olmuştu: Daha her şey çalışırken —internet, telefon her şey çalışırken. “İdare,” dedi, “madem herkesi toplayıp iç kesimlere savaşa götürdü, buraya neden gelmediler? Bizi neden gelip almaya çalışmadılar?” Adam, çiviyle delikler açmakta olduğu hortumu kenara bıraktı. “Belki,” dedi, “elma toplamaya gittiğimiz yeri hatırlıyor musun? Orada sana bir konak göstermiştim, orada İdare’nin bir bakanı yaşıyordu, belki o yüzden buralara gelmemiş olabilirler.” Bakan diye söz ettiği adamla ilgili de birçok hikâye dolaşmıştı bir süre ortalıkta. Bazı bakanları kimse tanımazdı, adları vardı, kendileri hiç görünmezdi. Orada yaşadığını siren seslerinden ve yirmi otuz siyah arabalı korteji nedeniyle biliyorlardı, muhakkak ki İdare’dendi. Bazıları kargaşa gecesi evine geldiğini biliyorlardı, duymuşlardı. Sonra çıkıp gitti mi, yoksa burada mı kaldı, bu bilinmiyordu. Kadın mı, erkek mi o dahi bilinmiyordu. Bazıları ziraat mühendisi kadının eski Toprak Bakanı olduğunu iddia ediyordu. Çünkü tarım kantonlarının haritasını yaparken çizdiği dış sınırlar, işte tam da bugün kimsesizliğin başladığı sınırlardı.

Adama baktı. “Her neyse,” dedi, “dost, akraba, kimsem yok artık, senden başka.” Güldü.

distopya, Emre Özgüder, gelecek, İzler