İzler VI

“Buralarda mısın?” diye seslendi. Kapı ve pencereler açıktı. İçeri girdi, yolda gelirken topladığı dutları ortada duran masanın üzerine bıraktı. Bu masa, ya da sehpa —garip bir yüksekliği vardı o yüzden adlandırmak o kadar da kolay değildi— eski bir çamaşır sepetinin metal iskeleti üzerinde duran eski usul meşe bir kapıydı. Arka bahçede olmalıydı, sehpanın üzerindeki su şişesinin izi bu anlama geliyordu. Sabah erken bahçede çalışmaya başlamış, az önce gelip su içmiş, biraz nefeslenip tekrar çalışmaya dönmüş olmalıydı. Artık herkes bir şeyler ekiyordu. Buna Kanton deniyordu. Öyle yazılı, çizili sınırlar olmamakla birlikte, kent Kantonlara bölünmüştü. Tamamen tarım esaslı bir haritaydı bu. Kontra sözleşmesine sonradan eklenmişti. Ziraat mühendisi bir kadın, günlerce kentin her köşesini dolaşmış ve her yerde ekilmesi uygun olanları anlatmış, bu sayede kenti tarım alanlarına bölmeyi başarmıştı. Bu ara fasulye ve havuç ekiliyordu bu taraflarda. Ektikten sonra çapalama gerektirdiği için kolay değildi. Bunlar kimsenin çok iyi bildiği işler değildi, o yüzden de çok çaba gerektiriyordu. Bu Kanton sistemiyle fasulyenin yanına soğan ekilmeyeceğini öğrenmişlerdi mesela. Merkeze yakın yerlerde soğan ekiliyordu, oralara herkes rahat ulaşabiliyordu, akıllıca bir harita yapılmıştı. Bu tarım haritası birçok eski sınırı, kavramı yıkmıştı ayrıca, eski emlak haritasından çok farklıydı. Zengin mahalleler yoktu, fakir mahalleler yoktu. Fasulye ekenler, soğan ekenlerden daha fakir veya daha zengin değildi. Herkes karnını doyuruyordu, bu paranın satın alabileceği her şeyin ötesindeydi ve bu yüzden insanlar kendilerini hiç olmadığı kadar zengin hissediyordu.

Sabah herkes dışarı çıkıp gökyüzüne bakar olmuştu. Yağmur mu geliyor, çok mu sıcak olacak, herkes ilk iş bunu kestirmeye çalışıyordu. En çok onlar bu hava durumu işinden anladıkları için, balıkçılara çok iş düşüyordu. Balıkçılar, akşamları pazar yerine uğrar birkaç günlük tahminlerini duvar gazetesinin yanındaki kartelaya yazarlardı. Tahminleri daha isabetli olanlar vardı, bir şekilde bunun haberi yayılırdı. Bunlar için çocukları bazen komşu semtlerin pazar yerlerine göndermek gerekiyordu. Çocuklar, neredeyse tüm haberleşme işlerini yürütüyorlardı. Sabahları pazar yerinde toplanırlardı çocuklar, öğlene kadar Kültür vardı, bu okula benzer bir programdı. Sonrasında hepsi bisikletlerine atlar ve nereye ne haber gidecekse, nereden ne haber alınması gerekiyorsa, ikili, üçlü gruplar hâlinde dağılırlardı. Çocuklar bundan çok memnundu tabii, herkes onları kollamakla yükümlüydü. Bir yerde durduklarında, onları görenler onlara ya bir limonata ya bir başka içecek, varsa reçelli bir dilim ekmek ikram ederdi, onlar da rotalarını söyler, götürülmesi gereken bir haber varsa onu da alır, yollarına devam ederlerdi. Çocuklar, birer kahramandı ve bu oyuncak bir kahramanlık değildi üstelik. Çocukların turkuaz renkte dizlik ve paçalıkları vardı. Eski rıhtımın orada bir adam bunları dikip çocuklara veriyordu. Elinde metrelerce bu kumaştan vardı, en son İdare’nin bayrak işi için bunları almıştı. İdare, iflastan önce eski bayrağın yerine yeni bir bayrak hazırlığı içindeydi, bu kumaşlar o zaman dağıtılmıştı. Çocuklar bunları öğlen yola çıktıklarında takarlardı, sabah Kültür’e giderken bunlar hep pantolonlarının arka cebinden sarkardı. Bisiklet tamirinden biraz anlayanlar da evlerinin kapısına bu turkuaz kumaştan asardı. Çocuklar herhangi bir sorun olduğunda bu evlere uğrar, gerekli yardımı alabilirlerdi, yeterince yedek parça olurdu bu evlerde. Herkes orada, burada bulduğu işe yarar parçaları genellikle eski bir ceketten yapılmış heybesine koyar ve geçerken bu evlere bırakırdı.

Düşündüğü gibi, onu arka bahçede buldu. Dizlerinin üstünde, bir önündeki yeni filizlenen bitkiye, bir yanında açık duran kitaba bakıyordu, biraz kafası karışmış gibiydi. Kafasını kaldırıp baktı ve gülümseyerek, “Hiç kolay bir iş değil bu.” dedi. Akşamları beraber bu kitapları okuyorlardı, ertesi gün ne yapmaları gerektiğini anlamak için. Eski bir takvimin arkasına belki onlarca şema hazırlamışlardı beraber, yine de hemen her hafta atladıkları bir işlem çıkıyordu karşılarına. Havuç, patates, bunlar sandıkları gibi kendiliğinden yetişmiyordu. En çok zamanında buzdolabında çürümüş meyve ve sebzeleri hatırlayıp üzülüyorlardı. Korkunç bir vicdan azabıydı bu, eksiksiz bir pişmanlıktı. Para, büyük bir yanılgıydı. Evet, çok çalışmak gerekiyordu belki para kazanmak için, ancak kazanılan parayla alınanların gerçek kıymetini ifade etmekten çok uzaktı bu sistem yine de. Elini toprağa bir kere değdirdikten sonra, geri kalan her şey büyük bir yalana dönüşmüştü. Hemen her gece, yakın zamana kadar nasıl bu kadar kibirli bir hayat sürdürebildiklerine hayret ediyorlardı.

Doğruldu, üstünü silkeledi, “Bugünlük bir bahçe işimiz kalmadı.” dedi. Böyle günlerde, bahçe işleri biraz erken biterse eğer, beraber aşağı iskeleye inerlerdi. Deniz havası, böyle sıcak günlerde iyi gelirdi. Biraz rüzgâr da varsa, kıpır kıpır denizi saatlerce seyretmekten huzur duyarlardı. Çoğu zaman eski günlerden söz ederlerdi. Yüzmeyi nasıl öğrendikleri, ilk sandal gezintisi, ilk vapur yolculuğu, ilk lodos, bunları anlatırlardı birbirlerine. O, tanışmadıkları, birbirlerini bilmedikleri zamanı iç içe geçirmeye çalışırlardı, hep birbirlerini biliyorlarmış gibi geldiği için onlara. Daha çok yakınlaşmaya çalışıyorlardı, daha fazlası belki de mümkün değildi, ancak onlar deniyorlardı yine de. Birbirleri hakkında bilmedikleri bir şey kalmasın istediklerinden değil, birbirlerini dinlemeye olan hayranlıklarından daha çok. Bazen biri diğerine mesela, “şu ilk balığa çıkma hikâyeni tekrar anlatsana” derdi. Her anlatışında farklı bir tadı olurdu. Bazen daha önce hiç duymadığı ayrıntılar fark ederdi. Kimi zaman çok eğlenceli, kimi zaman biraz buruk bir anıya dönüşürdü. Sonunu bildiği hâlde, havanın karardığı bölümünü anlatırken her defasında heyecanlanır, buna engel olamazdı. Kimsenin kimseyi dinlemeye vakti olmadığı zamanların susuzluğunu bastırmaya çalışırlardı böyle. Yıllarca başkalarının hiç de ilginç olmayan hikâyelerini dinlemişlerdi televizyonda. Artık televizyon yoktu, şimdi bazı geceler pazar yerinin arkasında, belki en az elli yıllık yazlık sinemada toplanıp aralarından birinin anlattığı bir kitabı veya önem verdiği bir anısını dinliyorlar, bitince alkışlıyor ve eve dönerken de bunun hakkında konuşuyorlardı. Bu eğlenceli akşamlara Kurs, deniyordu. Kurs’da çıkmış olmak önemli ve gurur vericiydi. O da geçen Çarşamba, Çarşamba günleri en kalabalık gün olurdu, Kurs’da çıkmış ve gerçekten gurur duyulacak kadar çok alkış almıştı. Üstelik konusu o kadar da eğlenceli değildi, anlattığı herkesin masal gibi dinleyeceği hoş bir anı da değildi. Yevgeni Zamyatin’in bir cümlesiydi ana konu. “Kısa kestiğim için çok alkış aldım” diye dalga geçiyordu.

Parmaklarını bir dişli gibi onunkilerin arasına denk getirerek, elini onun elinin üstüne koydu. Dalgalar büyük değildi. Yumuşak hatlıydı dalgalar. Hep bir yüzleri aydınlıktı. Dalgalara dalıp gitmişlerdi, konuşmadan, kıpırdamadan seyrediyorlardı. Gündüz, iskelenin tahtalarına dolmuş, oradan ılık ılık eline tırmanıyordu, buradan da onun eline. Susmak, sadece denize bakmak çok güzeldi. İnsan her şeyi hissedebiliyordu, yanındakinin aklından geçenleri, elinin altındaki çivi başının daha sıcak olduğunu, iskeleden gelmiş, geçmiş tüm yolcuları, en son çalınmış düdüğü ve hatta karşı kıyıyı. Onun aklından geçenleri okumaya başladı, Eylül geldiğinde lavanta ekecekti. Az önce buna karar vermişti. Güldü.

_ 
{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, gelecek, İzler