İzler IV

Sıra ona geldiğinde, genç bir oğlan ona bir kalem uzattı. Oğlanın elleri yorgundu. Çini mürekkebiyle çizilmiş kadar kara çatlaklar vardı elinde, derin çatlaklar. Gömleğinin manşeti eskimişti, elleri güneşte yanmıştı, saatinin izi belirgindi, saatin kendisi yoktu. Şimdilerde kimsenin saati yoktu artık. Sabah, öğlen ve akşam vardı; bunun için saate gerek yoktu. Gece de vardı tabii, yalnız geceler. İmzasını attı, kalemi kâğıdın üzerine bırakmak yerine oğlana uzattı. Oğlan, kafasını kaldırıp ona baktı, “ne güzel bir adınız var Hanımefendi” diye mırıldandı.

Pazar yerinde amaçsızca dolanmaya başladı. Bu kalabalık ona iyi geliyor, cesaret veriyordu. İnsanlar umutluydu. Orta yaşlı bir kadın, “Kontrat” diyordu, “Kontrat hiçbir zaman imzalanmayacak.” Ona sorulacak olursa bu kalabalığın içinde onların casusları da vardı ve bu gördükleri güçlü yapıdan hayli ürkmüşlerdi ve her ne pahasına olursa olsun bu işe kalkışmayacaklardı. “Hem” dedi, “Kontrat fazlasıyla uzun vadeli bir proje, halbuki burada artık yarın bile yok, sadece bugün var. Gelecek, sigorta, kredi, tasarruf, emeklilik olmayan bir yerde neyin kontratı ki bu?” Yanındakiler onun bu görüşüne hak veriyorlardı, kimi başını sallıyor, kimi sessizce alkışlar gibi yaparak onu onaylıyordu. Gruptan biri arkasındakilere durumu özetliyordu: “Doğru söylüyor, yarın yok artık, diyor, çok doğru.” Kadın devam etti, “eğer yarın olsaydı, şimdi tepemizde İdare’nin helikopterleri dolaşıyor olurdu, artık onların da korkusu yok, çünkü yarın yok, onlar için de yarın yok.” Yarın yok lafı bir vadide yankılanır gibi yayılıyordu kalabalığın içinde. Birden yanı başında imza masasındaki oğlanı gördü, ona bakıyordu. “Ben” dedi oğlan, “akşam için yiyecek bir şeyler toplamaya çıkacağım, bir programınız yoksa…” “Program mı?” diye düşündü, “yarın olmayan bir yerde ne programı?” “Eski ağız alışkanlığı işte,” diye devam etti oğlan, “nazik olmaya çalışıyordum.” Pazar yerinde dün geceden beri yağan yağmurun ardından çıkan ılık güneşin kokusu vardı. Çocuklar su birikintilerinde oynuyorlardı. Çocuklar su birikintilerinde yansıyorlardı, daha çoklardı, bu güzeldi. Oğlan, yakınlarda bir elma bahçesi biliyordu, bu mevsimde orada kuzumantarı bulabileceklerini düşünüyordu. Meşe ağaçlarını gösterip, “yaprakları bu kadar olduğunda, fare kulağı kadar olduğunda, yağmur da yağmışsa” dedi, “rahat bulunurlar. Hiç tattınız mı?” diye sordu, “çok beğeneceksiniz.”

Beraber yokuşu çıkmaya başladılar. Uzaktan birbirlerini epeydir tanıyorlarmış gibi görünüyorlardı, bu güzeldi. Oğlan, bir ara durup birkaç ot koparttı. Daha önce bir lokantada aşçıydı, hangi yaban otunun ne lezzet katacağını biliyordu.

Ekonomi çökerken yarın korkusunu da yanına almıştı. Ticaret denilen, aslında herkesin yarın korkusuyla yaptığı bir eylemdi. Çalışmak, beraberinde bir gün çalışamayacak kadar yaşlandığımda ne yaparım, çok çalışmak da yarın çocuklar daha az çalışsın diye ne yapabilirim sorularını beraberinde getirmişti: Tüm kavga bunun içindi. Bu sorulara uygun karşılıklar bulmak, mutluluk; mutluluk da hayatın amacı olarak kabul görmüştü. Ama oğlana sorulacak olursa, tam da bu cümleyi kurmuştu, “kum midyesini defalarca yıkarsan yaptığın yemek pek de lezzetli olmaz,” kural buydu. Oğlanın bu anlattıklarından tam olarak ne sonuç çıkartması gerektiğini bilmiyordu. Kulağına hoş geliyordu anlattıkları, ama tam olarak berraklaşmıyorlardı. Oğlan, yaşını hiç göstermiyordu, “belki ona adam demek daha doğru olabilir” diye düşündü. Belli ki tarlada ve bahçede çalışanlar daha genç kalıyorlardı. Kendi ellerini düşündü, ne kadar iyi bakmıştı ellerine. Bir müzisyen olduğundan söz etmeli miydi acaba, bundan emin değildi. Yarın rahat bir emeklilik için değildi, müzik onun için yaşamın anlamı sayılırdı, bu yüzden yapmıştı. Belki de biraz işin kolayına kaçmak için yapmıştı, aralıksız on saat boyunca en rahat yapabildiği buydu çünkü.

Gittikleri yerde gerçekten bol sayılabilecek kadar kuzumantarı vardı. Adam, metrelerce uzaklıktan onları görebiliyordu. “Gel, gel” dediği her yere gittiklerinde en az dört, beş kuzumantarı buluyorlardı. Adam onları toplamadan önce eğiliyor, onlara yakından bakıyor ve gerçekten her defasında bunun bir mucize olduğunu söylüyordu. Topraktan çıkan her şey onun için bir mucizeydi. Toprak, onun için o kadar önemliydi ki, insanların bir yerden başka bir yere göç etmesi ona çok anlamsız geliyordu. “Bir yerde doğarsın, orası senin bildiğin topraktır, başka bir toprak öğrenmek için bir hayatının daha olması gerekir” diye anlatmıştı. Var olan tüm yönetim sistemleri ona gerçekdışı geliyordu. “Ben” diyordu, “buradan, yüz kilometre daha kuzeyde olan bir toprağı yönetemem, o toprağı bilmiyorum çünkü.” Onun için yurt, bir uçtan diğerine yürünebilecek kadar olmalıydı. “Bak” dedi, “görüyor musun, hayatında kuzumantarı yememiş birisi bu arazinin güney tarafına getirdi bunları attı. Halbuki güney yamaçta daha çok mantar olur.” Gösterdiği tarafta ahşap kablo makaraları duruyordu. İlk defa onun kızgın hâlini görmüştü. Gözlerini kısmış, dudakları görünmüyordu, “görüyor musun?” diye soruyordu tekrar tekrar. İdare’nin izleri her yerdeydi.

Bu kablolar döşenirken, herkese daha hızlı ve güvenli iletişim, erişim vaat edilmişti, herkes alkışlamıştı o zaman. Sonra ilk alıkoymalar hep bu kabloların ilk döşendiği yerlerde başladı, insanlar ilk o zaman bu işlerin neden yapıldığını anlamışlardı. O kadar çok kablo döşenmişti ki her mahallede buna benzer makara çöplükleri oluşmuştu. Sadece çocuklar bundan şikâyetçi değildi, onlar bunlarla oynuyorlardı. Geçen kış bir bölümünü de ısınmak için yakmıştı insanlar. “Uğursuz bunlar” demişti avukatın karısı, “doğru düzgün ısıtmıyorlar bile, sanki sadece yanıyorlar.” Avukat, ilk alıkonulanlardandı. O, arabaya bindirilirken ağlamak üzereydi, o an hiç gözünün önünden gitmemişti. Avukat, karısına çok düşkündü, çocukları olmamıştı. Mahallenin çocukları onu çok severdi, harika hikâyeler anlatırdı onlara. Çocuklar, onu eve dönüş yolunda karşılarlardı. O gün, onu götürürlerken çocuklar arabayı tekmelemişler, yumruklamışlardı. Çok ağlamışlardı, tüm hikâyeler bir kara arabanın içinde gözden tamamen kaybolana kadar, güçleri yettiğince peşinden koşmuşlardı. “Uzlaşmaya çağrıldı” deniyordu, avukat için de böyle denmişti. Görüş farklılıkları olabilirdi, bu olağandı; önemli olan karşılıklı bir uzlaşmaya varmaktı, esenlik için bu gerekiyordu. Uzlaşmaya götürülüp de geri dönen sadece bir kişiyi tanıyordu; doktor, dedikleri kadındı o da. Kadın, aslında doktor değildi, eskiden doktor olduğu, kocasını kaybettikten sonra yaşamdan elini, eteğini çekmiş biri olduğu söylenirdi, tek başına yaşıyordu. Onu uzlaşmaya aldıklarında herkes çok şaşırmıştı, onun kablolu hiçbir aboneliği yoktu, konuştuğunu bile duyan azdı. Bir yanlışlık olmuştu, buna rağmen dönmesi iki aydan fazla sürmüştü.

Beraber yediler, mantarlar gerçekten lezzetliydi, adam bu işi biliyordu. Tüm akşam, avukatınki gibi onlarca hikâye anlattılar birbirlerine. Görünüşe bakılacak olursa, gelecek artık bir sorun değildi, ancak geçmişin izlerinin silinmesi belli ki daha çok sürecekti. Uzun zamandır içinde duymadığı bir sıcaklık vardı, sanki bugüne kadar hiç hissetmediği bir sıcaklık. İlk defa, aylardır ilk defa bu kadar iyiydi. Gülmüşlerdi. Her şeye rağmen gülmüşlerdi. Bu güzeldi. Bir daha hiç gülemeyeceğini düşündüğü o kadar sık olmuştu ki buna hayret etmişti. Adam, birçok yere bir şeyler ekmişti, onları anlattı. “Birçok akşam yemeği yiyebiliriz birlikte” demişti sonunda. Güldü, “olur tabii” dedi, “memnun olurum.”

_ 
{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, gelecek, İzler