Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Yazlık Ritmi: YE YE YE!

Bir akademisyen için yaz aylarının en güzel tarafı, dersten derse, jüriden jüriye, toplantıdan toplantıya koşuşturulan dönem içi yoğunluğunun görece azalması, ritmin düşmesi oluyor. Yaz ritmi, çoğumuz için akademik çalışmaya daha fazla zaman ayırabilmek demek. Fakat daha güzeli, günlerin uzun olması ve dolayısıyla rutin, günlük çalışmanın ardından akşam yeni bir güne daha başlama hissinin oluşması. İşten çıkıp yogaya gitmek, güneş batarken soğuk birayla demlenmek, uzun yaz akşamlarında sohbet etmek yaz ritminin sağladığı rahatlamalardan birkaçı. İzin dönemlerinde aileyle vakit geçirmek üzere yazlık eve gitmek ise, yaz ritminin iyiden iyiye düştüğü en ayrıcalıklı dönemlerden biri. Benim için yazlık, insanı metropolün yoğun kalabalığından, koşuşturmasından ve her türlü bağlamından kopartan, denize girmek, sahilde vakit geçirmek, oyun oynamak, dinlenmek gibi düşük ritimli aktivitelerin yemek saatlerine göre düzenlendiği bir yer. Özellikle de benimki gibi Akdenizli bir ailede yazlık ritmini sadece ve sadece yemek belirliyor. Bir de annemin sevgisini göstermenin bir yolu olarak içine işlemiş yedirme ısrarı:

Ezgi, şunu yer misin? 
Hayır anne, daha yeni yedim, tokum, sağ ol. 
Peki bunu yer misin? 
Anne!!!

Kahvaltı

Sabah olabildiğince erken kalkılır. Akşamdan kalma gözler zar zor açılır. Bikini üzerine plaj elbisesi giyilir, ayaklara parmak arası terlik geçirilir. Plaj çantasına aceleyle havlu, gözlük, güneş kremi, annenin ısrarla tıkıştırdığı birkaç meyve ve su konur: “Kahvaltıya kadar acıkırsınız yavrum! Denizden çıkınca atıştırırsınız.” Çanta, hasır, şapka ve gözlük takılır; siteden sahile uzanan yoldan koya, yarı uykulu, sallana sallana inilir.

Akdeniz’in tuzlu ve çoğunlukla ılık suyu, sabah hayli soğuktur. En zoru göbeği ıslatmak. Bu acıdan çabucak kurtulmak için suya tek seferde dalarsın. O an uyanırsın. Su derinliği yavaş yavaş artan denizde, birkaç sefer açılırsın. Açık, daha soğuk ve temizdir, orada su üstünde yatar sabah uykuna devam edersin. Boy seviyesinde biraz oyalanır sonra sahilde seni bekleyen hasıra uzanırsın. Güneşlenir, annene teşekkür eder, “iyi ki de tıkıştırmış” dediğin meyveni yersin. Biraz müzik, biraz kitap derken güneş tepene yükseldiğinde ve karnın guruldamaya başladığında eve dönme vakti gelmiştir. Evde mükellef bir kahvaltı sofrası, senin sahilden dönerken fırından alacağın sıcak pideleri beklemektedir.

Bizim aile için kahvaltı uzun ve önemli bir şölendir. Tırnaklı, pofuduk Adana pidesi ise masanın baş tacıdır. Kahvaltı çiğ sebze, yeşillik ve peynir çeşitleri ağırlıklıdır. Domateslerin zeytinyağı, limon, taze ya da kuru kekikle buluştuğu, tuzsuz salatalıkların onlara eşlik ettiği en büyük tabak sofrayı ortalar. Maydanoz, dereotu, roka gibi yeşilliklerin karıştığı, limon ve nar ekşisiyle ovulduğu koca bir başka tabak da sofra ortalarında yerini alır. Bu iki büyük tabağın çevresine, çeşitli peynirler, annemin kırdığı ve tuzlu suya bastığı yeşil zeytin, taze mevsim meyvelerinden güneşte bekleterek yaptığı sarı ve kırmızı reçeller, ev yoğurdunun taze kaymağı yayılır. Yumurtanın haşlama mı, omlet mi, çift taraflı kızartma mı, karıştırılmış mı olacağı oylanır. Sıcağa ve neme rağmen vazgeçilmeyen çay bardaklara doldurulur ve artık sofra hazırdır. Kahvaltı masasında en az bir saat sohbet edilir, gazete okunur, didişilir ve annem tabaklarda kalan üç beş domates, salatalık diliminin atılmasına kıyamaz: “Hadi, her birini biriniz atın ağzınıza, bitsin, ziyan olmasın...” Kahvaltıyı, sona sakladığın pidenin o en beyaz, şişkin yanaklı köşe parçasını aralayarak içine özenle doldurduğun soğuk kaymak üstü favori çilek reçeli ve çayının son yudumuyla kapatmış olmana rağmen, ısrara dayanamayıp o son domatesi de yersin.

Öğle Şekerlemesi ve Kahve Saati

En tatlı uyku, sabah deniz keyfi ve kahvaltı sohbetinin ardından gelen yorgunluk ve doygunluk uykusu olur. Evde herkes kendi köşesine çekilir, kimi uyur, kimi okur, kimi müzik dinler. Yazlık öğle saatlerinde sessizleşir. Denizden gelen esintinin altında şekerlersin. Annenin yaptığı Türk kahvesinin kokusuna ve yukarı kattan inen teyzenin ve kuzenlerinin ayak seslerine uyanırsın. Yine masa etrafında buluşulur. Sade kahveni içersin. Annem tatlı yemediğimi bilmesine rağmen her seferinde sorar: “Bir parça çikolata?”

Fincanlar dairesel bir hareketle dilek dilerken kapatılır ve soğumaya bırakılır. Çocukluk anıları, yazlık günleri üzerine dönen nostaljik konuşmaların ardından fal seansına geçilir. İmgeler yorumlanır, haberler, yollar, kısmetler, anahtarlar, balıklar, kuşlar, nazarlar, yılanlar, figürler… Bu arada, kahve karnını tekrar acıktırmıştır. Okey masasında meyve saatidir artık. Okey taşlarının takır tukur sesini dinlersin; rakamlardan seriler yapmak, gündelik hayatta olduğu gibi gelen taşa göre seçimler yapmak, bazı serileri bozmak, diğer bir seriye oynamak dışında pek bir şey düşünmezsin. Gelişine göre oynarsın, akışına göre yaşarsın.

Öğleden Sonra ve Atıştırma

İkinci deniz saati yaklaşırken sabahkine benzer bir hazırlık yapılır. Bu sefer plaj çantasına, annenin önceden hazırladığı börekler, kekler girer: “Akşama kadar yemek yok, bunları alın, sizi biraz tutsun!” Yine koya inilir. Bu sefer plaj keyfi daha uzundur. Soğuk biralar açılır, çıkınla birlikte tüketilir. Ara ara denize girilip çıkılır. Vakit çakırkeyif bir ritimde öylece akar gider. Kimi zaman bir romanda yaşarsın, kimi zaman dalgaların vurduğu sahile bakar, plajın gündeliğine dalarsın. Şapkaları, mayoları, şortları, terlikleri, kiloları, boyları, beden tipleri ve ölçüleri birbirine benzeyen teyzeleri ve amcaları izlersin. Plajda şemsiye altında piknik yapanlara, çekirdek çitleyenlere bakarsın. Çocuklarıyla sahilde kumdan kale yapanlar, plajda voleybol oynayanlar, şezlongda güneşlenirken uyuyanlar… Herkes dinlenmekte, eğlenmektedir. Burada sadece serbest zaman ve tatil vardır, çalışmak yoktur. Cenneti düşlersin. Dalgaların, çocukların ve rüzgârın sesinden, güneşin ve soğuk biranın tadından, tuzlu suyun dinlendirdiği bedeninin düşük kalp atışlarından başka bir şey yoktur. Güneşi batırırken, yaşamın gerçeği bu ya, karnın yine acıkmıştır. O akşam yapılacak mangal hazırlığına katılmak üzere toparlanırsın. Babam o sırada, ateşi hazırlamaktadır. Bu sefer, plaja gelmeden fırına sipariş ettiğin lavaş ekmekleri alır, ucundan tırtıklayarak kumlu ayaklarınla, ıslak plaj kıyafetinle, tuzlu saçlarınla eve dönersin.

Mangal Keyfi

fotoğraflar: Ezgi Tuncer

Duşunu alır, akşam yemeği için giyinirsin. Dinlendirilmiş, tuzla ve baharatla yoğrulmuş yarı kuzu yarı dana kıymayı, yassı şişlere elinle giydirirsin. Kuşbaşı büyüklüğündeki, marine edilmiş koyun etlerini ince şişlere üç et, bir yağ ritminde ortalayarak dizersin. Şişlerden önce, harlanmış ateşte, soğanları ve biberleri közlersin. O sırada, birileri de sumaklı soğan salatasını, ezmeyi, yeşil salatayı, koyu cacığı, mezeleri hazırlar. Közlenmiş biberler, soğanlar gelir, şişler mangala gider. Biberlerle soğanlar soyulur, soslanır ve masadaki yerini alır. Önce Adana kebaplar pişer, tabaklara dağıtılır. Herkes acıkmıştır ve sofraya saldırmaktadır. Sonra kuşbaşılar pişer, gelir. Ateşin başındaki babam dinlenmeye alınır, gerisini yemek isteyen her kimse o pişirir. Mangal keyfi, çeşitli etlerin potpurisi şeklinde fazlasıyla doyana kadar devam eder. Bir süre sonra sakinleşen masada, eniştem güzel sesiyle türkülerini söylemeye başlar. Artık rakıda ve türkülerde demlenme vaktidir. Soda ve kahveyle yatıştırılan mide, artık annemin ikram etmeyi en çok sevdiği soğuk Adana karpuzuna hazırdır. Koca bir göbekle, şişkin bir mideyle yatağa gidilir. Sanki kendini ertesi gün hiçbir şey yiyemeyecek gibi hissedersin fakat içimizden birisi hâlâ “sabah kahvaltısında sucuklu yumurta mı yapsak?” der. Yazlık ritmi bundan ibarettir: YE YE YE!

Ezgi Tuncer, gündelik hayat, ritim, yaz, yazlık, Yemek Kent ve Gündelik Hayat