fotoğraf: Ezgi Tuncer
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Ritimanaliz II:
Pencere ve Avlu

Sokağa bakan pencereden görülen, döngüsel ve doğrusal ritimlerin oluşturduğu tekrarların, farkların, bir başka deyişle, şimdinin eylemselliğine karşı, avluya bakan pencereden görülen neredeyse bütün zamanlara yayılmış bir eylemsizlik uzamıdır. Pencerenin çerçevesine yerleşen avluda, insanlardan, akışlardan, hareketler bütününden çok duvarların, balkonların, çoğu zaman örtülü pencerelerin oluşturduğu bedenlerin kararlı varlığıyla, binaların arka yüzleriyle, evlerin bağırsakları ve sığınaklarıyla karşı karşıyayız. Burada ancak, ağaçların, kuşların hareketleri, sesleri ve havanın hâlleri sayesinde zamanın akmakta olduğunun —şimdinin— farkına varırız. Sükûnetin yerleştiği bu boşlukta, şimdi ile kurulan ilişkiden ziyade, geçmişin ve geleceğin eş zamanlı olarak vuku bulduğu bir zaman-mekânda asılı kalırız.

Arka pencereden görünenler

İstanbul’da on dokuzuncu yüzyılda oluşagelmiş birçok semtte, ızgara planlı kent dokusunu ve doğrusal sokakları oluşturan adaların ortası, bitişik nizamlı apartmanların arka cephelerinin hava ve ışık almasına yarayan avlulardan oluşur. Çoğunlukla dar cepheli apartmanların bir yüzü sokağa, diğer yüzü ise bu boşluğa bakar. Avlulu cephe, evin görece sessiz, dip, anaç tarafıdır. Çoğu dairenin planı, yatak odalarının bu havadar boşluğa, oturma ve yeme kısımlarının sokağa baktığı, banyo ve mutfak gibi ıslak hacimlerin ise evin orta kısmında yer alan havalandırma boşluğu ile ilişkilendirildiği bir tipolojiye sahiptir. O nedenle, avluya bakan taraf daha mahrem, daha kapalı ve özel mekânlar gibi algılanır. Ancak bir yandan da evden taşan ve ev sakinlerinin yaşantıları hakkında önemli ipuçları veren özel eşyaların yığıldığı, kapalı balkonların depolara dönüştüğü, çamaşırların sergilendiği sahnelerdir.

Karşıda dört apartmanın arka cepheleri. Kiminin son katına (kısmen çatısına), kiminin orta katlarına denk gelen bir kottan bakıyorum avluya. Ortada büyükçe bir ağaç, dallarından bazılarına pencereden elimi uzatsam dokunabilecek kadar yakınım. Avluya bakan pencere boyunca yerleştirdiğim çalışma masasında kimi zaman gündüz, kimi zaman gece bu boşlukla hemhal oluyorum. En keyifli zaman, yağmurlu bir günde gurup vaktinin1 az öncesi; çalışma masasında yerini almış, akademinin zemini kaysa da kendi zeminini dengede tutmaya çalışan akademiğin, muhakkak caz ve siyah kahve eşliğinde karşısına yerleştiği bilgisayar ekranı başındaki üretim anı. Burası biraz kendilik-yabancılık deneyimleriyle, biraz da geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlarla baş başa kalınan, en sancılı yaratma süreçlerinin geçtiği yer.

Avluda zaman durmuş gibidir. Zamanın aktığı ancak, ağacın rüzgârda ağır ağır salınan gövdesinin ve dallarının hareketine denk gelindiğinde fark edilir. Bir de güvercinler aniden kanatlarını çırptıklarında, birbirlerinin üstlerinden atlayarak çatılara konduklarında ya da cepheler arasında kalan yarıklara girip çıktıklarında. İki kumru geliyor bu avluya. Hep aynı dala konuyorlar beraber. Saatlerce yan yana duruyorlar. Bazen koklaşıyorlar, bazen biri uçuyor ama bellediği yere hep geri geliyor. Diğeri sakince güneşleniyor dala tüneyerek.

Sabahları, odayı havalandırdığımda, karşı apartmanlardan birinin arka cephesine bakan mutfaktan neşeli kahvaltı sesleri, kahkahalar ve sohbetler giriyor odaya. Mutfak dedikodularına bir süre kulak misafiri oluyorum. Oturduğum kottan avlunun zemini görünmüyor ancak bazen pencereden sarktığımda zemindeki iki karış yeşillenmiş toprağı, istinat duvarlarını ve diğer sokak kotunun altında kaldığı hâlde, avluda özel bahçesine sahip olan ve bu dar açık mekânı kullanımıyla şenlendiren evin uzantısına rastlıyorum. İstanbul’da bir avuç toprağa, bahçeye sahip olmak için sokak penceresinden mahrum bir evde yaşamak gerekiyor.

Karşı penceremde, camdan yansıyan ışığın izin verdiği anlarda benim gibi çalışan bir kadınla ara sıra göz göze geliyoruz. Ya ben storumu indiriyorum ya o tülünü çekiyor hafiften. Nihayetinde evin mahreminde, avlunun kucağında tek başına kalmak istiyor herkes. Bir baş uzandığında tedirginlik değil de, daha çok rahatsız edilmeme iştahı doğuyor içeride yaratılmış bu kişisel mekânda. Sol tarafımdaki üst katta başörtülü iki kadın, biri anne diğeri kızı ya da gelini olsa gerek, gün boyu kapalı balkondaki buzdolabından, kilerden birtakım malzemeler alıp geri koyuyorlar. Avluya bakarak çalıştığım her gün, bu evde temizlik var. Sürekli pencereden avluya kilimler çırpılıyor, yıkanmış renkli toz ya da yer bezleri pencere önüne seriliyor. Hiç göz göze gelmedik, kendi işlerinde güçlerinde bu kadınlar; hararetle ev işi yapıyorlar. Üretimleri en azından benimkinden daha görünür. Düşünsel olanla fiziksel olanın ritimleri farklı. İlki ağır ve düzensiz işliyor, ikincisi ise ardışık, tekrarlı ve yüksek.

Göz hizamda biri kapalı diğeri açık iki balkon. Üstteki açık olanda, sabit, ahşap bir sandalye ve ara sıra dönen sarı bir rüzgâr gülü duruyor. Avluya doğaçlama bir ritim ve oyun katıyor. Güvercinler en çok bu balkonu ziyaret ediyor. Alttaki kapalı balkonda ise, çamaşırlıkta güneşlenen yastıklar, paspas, komodinler, elektrik süpürgesi, boş koliler, poşetler, vantilatör, bezler depolanmış. Bir alttaki kapalı balkonda ise, duvara dayanmış kare bir masa ve üzerinde sürekli duran küllük, sigara paketi ve çakmak var. Arada sırada bir adamı aralanmış balkon penceresinden dışarı duman üflerken görmek mümkün. Onun altındaki açık balkonda ise, bir merdiven, birkaç saksı, bavullar, kedi taşıma çantası bazen güneşleniyor, bazen de yağmurda yıkanıyorlar. Havalar, günler, zamanlar geçiyor, eşyalar öylece duruyorlar. Doğanın döngüsel, kozmik ritmine, havanın durumuna göre değişmiyor, ağırbaşlı ve kararlı, öylece duruyorlar. Zamanı yok sayıyorlar.

Her şey hayli görmüş geçirmiş ve dingin. Yarıklar, sıva çatlakları, boya katmanları, dökülmüş beton yüzeyler, kırılmış parapetler, başıboş kablolar, duvara eğreti biçimde sabitlenmiş, kimi cephe boyasından yarım yamalak nasibini almış yağmur iniş ve gider boruları, bir zamanlar çamaşır ipi gerilmek üzere cepheye monte edilmiş fakat bugün işlevini yitirmiş başıboş, varlığı absürd demirler, çatı olukları, birikmiş sonbahar yaprakları, kimi dökük kiremitler, siyah bacalar ve arta kalan boşluktan görünen gökyüzü. Bunlar avlunun demirbaşları, olmazsa olmazları, taşınmaz kültür varlıkları. Üstlerine yazılan her türlü ritmin alt katmanları.

Tüm bunlarla birlikte, avlunun samimi ve sakin hâlini krize sokan tekinsiz bir nesne/durum var: Duvarın yumrusu gibi dışarı doğru büyüyen gider borularından birisinin tespit kelepçesine asılı kalmış siyah bir poşet parçası. Üzerinden geçen kabloya ve altından yürüyen, duvara musallat olmuş kuru dallara rağmen poşet rüzgârda ara sıra tekinsizce salınıyor. Avlunun durağan ritmini kamçılayan hırçın, tehditkâr nesne, avlunun dingin ritmini deliyor. Caz dinlerken araya karışan ve ritmi ansızın yükselten beklenmedik, hınzır trompet sesi gibi. Kötü haberci ya da hayalet gibi, kara poşet arada bir gözümün sağ tarafını tırmalıyor. Her şey olağan, tanıdık, kendi gibi görünürken ansızın her şeyi hatta gece pencere camından yansıyan görüntümü bile kendime yabancılaştırıveriyor.

Gösteri Ötesi ve Yabancılaşma Deneyimi

Sokak bize, her gün yeni bir gösteri sunar. Sokağı gören pencereden bakan seyirciler olarak bizler, oradan geçmekte olan gündelik gösteriyi izleriz. Gösteri rutinin dışına çıksa, farkları belirgin biçimde açığa çıkarsa da —mesela, bir silah patlasa ya da evsiz bir adam altına işese de— Édouard Manet’nin İmparator Maximilian’ın İdamı (1868) resminde, duvar arkasına dizilmiş sessiz izleyiciler gibi, hepimiz sokağa, kamusal mekâna baktığımız pencerelerimizde, olan bitenler karşısında dilsiz, duyarsız birer hayaletiz.

Ancak, avluda gösteri-ötesi bir durum var. Gösteri sandığımız yüzeyin altına bakmak, hatta sadece bakmak değil onu dinlemek gerekiyor. Avluda farklı katmanları, birçok yavaş ritmi ve senfoniyi fark ederiz; her bir bedenin kendi ritminin olduğunu anlar ve bunların poliritmik birlikteliğinden oluşan melodiyi duyarız.2 Burası sokağa kıyasla daha katı ve ağır bir rutine sahiptir; tam da bu nedenle —kara poşet gibi, rüzgârın ansızın açıp kapattığı sinek teli gibi— ani hareketler delici bir etki, tekinsizlik ve yabancılaşma yaratır. Tahmin edilmeyen, beklenmedik olan aniden geliverecek gibidir. O yüzden, karanlık avluda tetikte bekleriz.

Dolayısıyla, avlu bize başka bir deneyim sunar: Rahatsız olma, yerinden edilme ve yabancılık deneyimini. Édouard Manet’nin bir başka resminde, Folies-Bergère’deki Bar’da gördüğümüz kadının deneyimi gibi. “Burası bir cinsel serbestiyet yeriydi…”3 Biraz riskli bir kamusal yer fakat aynı zamanda Parislilerin rahat ettikleri bir ev ortamıydı.4 Manet bu sahnedeki tekinsizliği, yerinden edilmeyi ve yabancılaşmayı ifşa eder: Barın ardındaki kadın garson, ona yaklaşan adamın teklifi karşısında son derece üzgün, ilgisiz ve bıkkın bir yüz ifadesi takınır, bu kadın “gürültünün ortasında tecrit edilmiş bir figür”dür.5 Manet, bu kadın üzerinden, yirminci yüzyıl başındaki blasé modern kent deneyimini, bardaki gündelik hayat içindeki rahatsızlığı, yabancılık deneyimini, aynalarla yarattığı ve perspektif kurallarını değiştirdiği bir tür yerinden-etme denemesi ile ortaya koyuyor. Kadın doğrudan izleyicisine bakmaktadır, bir başka deyişle hem izlenmekte hem de izlemektedir. Ancak aynada kadının tam arkasında olması gerekirken sağına kayan yansımasını —sırtını— ve onunla konuşan adamı görürüz. Perspektife göre, adamı barın önünde arkadan görmemiz ve kadının ifadesine bakamıyor, bu kadınla göz göze gelemiyor olmamız gerekirdi. Ancak, bu perspektif şaşması ve yerinden etme ile Manet, avludaki sükûneti bozan kara poşet gibi, resimdeki ortamı kamçılıyor. Kadın kendi değil, kendinin yabancısıdır artık. Avluya bakan pencere camından yansıyan da ben değil, imgem; dolayısıyla bana yabancı olandır. Ne hayalet ne dilsiz seyirci ne de izlenen nesnedir. İmgem, eş-zamanlı, dingin avludaki huzura rağmen, ara sıra ansızın varlık gösteren tekinsizliğin sükûnetini bozduğu, tedirgin ettiği, kendimin yabancısıdır.

Sokak ve avludan sonra meydanda buluşmak üzere.

_ 
{fotoğraflar: Ezgi Tuncer}

1. Güneşin batması, batış: “Git bu mevsimde gurup vakti Cihangir’den bak.” —Y.K. Beyatlı.

2. Henri Lefebvre, Ritimanaliz: Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, Çev. A. L. Batur, İstanbul: Sel Yayıncılık, s. 57, 2017.

3. Richard Sennet, Yabancı Sürgün Üzerine İki Deneme, Çev. T. Birkan, İstanbul: Metis Yayınları, s. 52, 2014.

4. Age. s. 53.

5. Age. s. 53.

avlu, Ezgi Tuncer, farklılık, gündelik hayat, Henri Lefebvre, kent, pencere, ritim, ritimanaliz, şehir, tekrar, Yemek Kent ve Gündelik Hayat