Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Serena Olmak
Biennale, Cicchetti e Aperol

Eylül’ün ikinci haftasında, bu yıl elli sekizincisi düzenlenen Venedik Sanat Bienali’ni ziyaret etmek ve özellikle sanatçı İnci Eviner’in Türkiye Pavyonu’nda tasarladığı We Elsewhere [Biz, Başka Yerde] adlı işini deneyimlemek üzere apar topar Venedik’e gittim. Yoğun bir döneme başlarken, ders hazırlıklarının, yazışmaların, imzaların, toplantıların, proje çalışmalarının, dönem kayıtlarının, mülakatların arasında bir Venedik gezisi yapabilmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Ancak, bu ziyaret elzemdi.

Bir süredir Bülent Diken ile birlikte işleri üzerine çalıştığımız ve yazdığımız1 sanatçı İnci Eviner’in video çalışmalarını, bize açılan arşivden izleyebiliyor, sanatçının atölyesinde buluşup tartışabiliyorduk. Bu işi için de bir araya gelip videoları izledikten, işin fotoğraflarını inceledikten, sanatçının hazırlık sürecini ve desen çalışmalarını anladıktan sonra uzun uzun tartıştık. Ardından heyecanla yazmaya koyuldum. Alışageldiğim şekilde, videoları tekrar tekrar izledim. Bienal kataloğunu defalarca inceledim, okudum. Görüşme notlarımızın üzerinden geçtim. Sanatçının üretim külliyatını, geçmiş temalarını ve sözlüğünü içinde barındırması; Co-Action Device’ta denediği mekân, performatif araştırma ve doğaçlama pratiklerinden beslenmesi; Parlamento, Harem, Evden Kaçan Kızlar ve Beuys Yeraltında gibi geçmiş video yerleştirmelerine kuvvetli referanslar vermesi sayesinde, Biz, Başka Yerde ile hızlıca tanışık hâle geldim. Ancak parçalı olarak işi izlemek yetmiyor, yerleştirmenin içinde gezmek gerekiyordu. Ne videoları ekrandan izlemek ne de ses dosyalarını kulaklıktan dinlemek ne de mekânın fotoğraflarını görmek, farklı alanların iç içe geçmesiyle oluşan bu bütünlüklü işi anlamaya yetecekti.

Birkaç gün içinde biletimi aldım. Bana önerilenlere kulak vererek Bienal Bahçesi’ne [Giardini della Biennale], Arsenal sergi mekânlarına ve Garibaldi Caddesi’ne yakın, Castello civarında, kiralık bir ev ya da oda aramaya koyuldum. Venedik ada takımının güneydoğusunda, en uçtaki Sant’Elena adasında, San Marco Meydanı’ndan uzakta kaldığı için olsa gerek, merkeze göre epeyce uygun bir ev buldum. Venedik’in gösterişli turistik alanlarından uzaktaydı, fakat benim de derdim bir an evvel sanatçı Eviner’in işini görüp Venedik’ten ayrılmaktı. Akademide öyle yorgun ve umutsuz bir hafta yaşamıştım ki2 Venedik bir yana, yurtdışına sürpriz bir kaçamak yapabildiğime bile sevinemiyordum.

Her yurtdışı gezisinden önce kenti önceden çalışır, notlar alırım ancak bu sefer birkaç arkadaşımın yemek deneyimleri dışında pek kaydettiğim bir bilgi olmadı. Marco Polo Havaalanı’na geldim. Uçaktan inince otobüslerle bina önüne getirildik, fakat binaya girmek mümkün değil. İki uçak dolusu insan saman yığını gibi beklemeye başladık. Aramızdan önce İtalyanlar, sonra Amerikalı, Kanadalı, Koreli, Japon ve takip edemediğim birtakım şanslı ülke vatandaşları ayrıldı. Biz ‘diğerleri’ ise, tek sıra hâlinde beklemeyi bile beceremiyor ve itiş kakışın içinde çantamızı, önümüzü, arkamızı kollamaya çalışıyorduk. Bir ara, bir uçak dolusu Koreli, sakin ve küçük adımlarla aramızdan ip gibi geçip elektronik kapılardan, çipli pasaportlarını okutarak gittiler. Bir grup Ortadoğulu genç başkalarının fark etmeyeceğini var sayarak sırada ilerliyor, siyah bir çocuk su alıp ailesinin yanına tekrar ulaşmaya çalışırken “bu zenci nereye gidiyor yahu?” bağırtıları arasında sıkışıp kalıyordu. Kulağımı, başka kimsenin Türkçe bilmediğini varsayan birtakım iri adamların cinsiyetçi ve eril konuşmaları tırmalıyordu. Adamın birinin iki de bir de enseme öflemesine, beni ve önündeki başkalarını iteklemesine illet oluyordum. Kuyrukta az sonra ya bir kavga ya bir cinnet ya bir cinayet çıkacak gibiydi. Avrupa Birliği ve diğer şanslı ülke vatandaşlarına ayrılan kapılar boş, biz ‘diğerlerine’ ayrılan sınır kapısının önü ise, sabırsız, telaşlı, kavgaya yatkın, sinirli bir yığın insanla doluydu. İtalyan sınır görevlileri su ve oyuncak dağıtıp ortalığı biraz olsun sakinleştirmeye çalıştı; ne var ki biz ‘diğerleri’ ne sakinleşecek ne de medeni bir sıra oluşturabilecektik.

Nihayet üç saatlik aç, susuz, sigarasız bekleyişin sonunda Alilaguna gemisinin mavi hattıyla Lido Adası’na gitmek üzere yola koyuldum. Kaç havaalanından kent merkezine deniz yoluyla gidebilirdim ki? Her şeyi unut, geride bırak ve su üzerinde olmanın, yavaş yavaş gelen kent manzarasının tadını çıkart. Biraz sonra adalar görünmeye başladı. Herkes yarı açık camlardan fotoğraf çekme peşinde. Bir teyze heyecandan yerinde duramıyor. Venedik’teyiz!

Sant’Elena’dan Venedik manzarası

Lido Adası’na varır varmaz ilk vaporetto’ya binip Sant’Elena’ya vardım. Ev sahibim Serena beni karşıladı. Mahalleyi anlatarak beni eve götürdü. Evin bazı önemli kurallarını anlatıp beni huzurlu eviyle baş başa bıraktı. Ev, Giardini’nin hemen arkasında. Bahçe duvarı ile arasında ağaçlı, sakin bir yol uzanıyor. Yatak odasının ve mutfağın pencereleri yukarı kottan bu yola bakıyor. İnsanlar yürüyüş yapıyor, koşuyor, çocuklarını gezdiriyorlar. Alışverişten dönen, ellerinde poşet ya da pazar arabası taşıyanlar, yolda karşılaşıp sohbet edenler, kahkahalarla geçen gençler… Mutfak penceresinde sigara içerken karşılaştığım İtalyanlar. Serena bana kahve, bisküvi, kruvasan ve likör bırakmış, bir de kitaplarını. Oturma odasındaki duvar boyunca uzanan raflarında çoğunluğu İtalyanca, bir kısmı İngilizce olan kitaplarını incelediğimde Serena’nın da benim gibi yemekle ilgilendiğini anlıyorum. Mutfağındaki malzeme yoğunluğu ve aletler, onun da yemek pişirmeyi sevdiğini gösteriyor.

Serena’nın evi ve kitapları

Karnım hâlâ aç. Mahalle pub’ında, deniz ve park manzaralı Vincent Bar’da soluğu alıyor, prosciutto bruschetta3 yemeğe hevesleniyorum, ancak kalmamış. Pizzaya yöneliyorum mecburen. Bardaki yerel, sarı biradan istiyorum. Şarap içmek için pek uygun bir yer değil, ben de şaraplık bir keyifte değilim zaten. Taş fırında pişmiş, kıtır kıtır pizza geliyor ama iki kişiye yetebilecek büyüklükte. Parka ve güneşin batışına bakarak keyifle pizzanın ve biranın tadını çıkartıyorum. Eczaneden diş macunu, bakkaldan içme suyu ve ıvır zıvır birkaç şeyi daha, on beş yıl önce söktüğüm İtalyancamdan kalan kırıntılarla almayı beceriyorum. Bakkal, “Burada mı yaşıyorsun?” diyor, “Evet, evim az ilerde.” diyorum. O an, Serena’nın hayatında, kısmen onun rolünde, bir İtalyan filminin içinde hissediyorum kendimi. Hoşuma gidiyor. Bundan sonra adım Serena.

Sabah perdeleri, camları, sineklikleri ve kepenkleri açıyor, oturma odasından avluya bakıyorum. Binalar arasında karşılıklı halatlar gerilmiş. Az sonra bir kadın önünde sepeti, ipin hareketine bağlı olan küçük çanın sesiyle çamaşırlarını asıyor. Aşağıda bikinili bir kız ayaklarını, çoraplarını kurutmak için de kullandığı masaya uzatmış müzik dinliyor, kitap okuyor ve güneşleniyor. Bir başka pencereden telefonda olan birisinin konuşması geliyor. Hafif bir rüzgâr, bol güneş ve neşeli avluda bir sabah. Ben yine üst kotta, kahvemi içerken insanları gözlüyorum.

Çamaşır ipleri ve çamaşırlar

Bienal biletim hazır. Ancak Giardini ve Arsenal’i gezmek için iki ayrı günüm var sadece. Çıkarsam tekrar giremiyorum. Kahvaltımı yaptım, rahat ayakkabılar ve kıyafetler giydim. Hafif bir çanta, suyum, güneş gözlüğüm. Hazırım. Evden çıktım, parkta kısa bir yürüyüşten sonra alçak rıhtlı basamaklardan oluşan köprüyü geçip Venedik manzarasına açılan, Venedik lagünü boyunca uzanan sette ilerledim. San Marco çan kulesi, Ducale Sarayı, Punta Della Dogana ve diğer birçok tarihi simge yapı, yelkenliler, tekneler, martılar karşımda. Hemen sağımda, Giardini’nin giriş kapısını buluyorum. İçeriye biletimi okutarak giriyorum. Önce sağdan mı başlasam? Haritaya bakıyorum, bir sola bir sağa gidip duruyorum, hayır soldan başlasam daha iyi olacak. Rotamı belirliyorum ve başla! Zamanla yarışıyorsun.

Venedik Lagünü, sahil yolu, Giardini
ve Bienal Eğitim Merkezi

Otuz pavyonu ve büyük eğitim binasını okuyarak, izleyerek, anlamaya çalışarak soluksuz geziyorum. Tabii arada, kahve, yemek ve aperatif araları ile. Ancak zihnim bulanıyor. Hangi imge hangi pavyona ait hatırlayamıyorum. Aklımda kalanlar Hollanda, Rusya, Avustralya, İsrail ve Japon pavyonları oluyor. Bu işler bienal için özenle tasarlanmış ve ilgi çekiyorlar ama işleri gerçekten anlayabilmek için hem metinlerini uzun uzadıya okumak, sanatçının geçmişine bakmak hem de teması ile kişisel anlamda ilişkilenebilmek gerekiyor. Bahçede gezme deneyimi neyse ki bu yoğunluğu hafifletiyor. Arada dinlenmek, interneti kullanarak gerçek dünyaya dönmek, sözgelimi yeni kayıtları onaylamak mümkün olabiliyor. İnsanı filmin içinden çekip çıkartıyor.

Zihinsel ve fiziksel yorgunluk çöktüğünde Giardini çıkışına varmıştım. Via Garibaldi’de gözüme kestirdiğim bir osteria’ya oturdum. Güneş batmak üzere. Garibaldi’nin ucuna büyük bir cruise gemisi yanaştı ve manzaramızı kesti. Yasak değil miydi bu gemiler? Onca protesto gösterisi olmamış mıydı? İklim krizinden nasibini epeydir alan ve batmakta olan kentin sakinleri, aşırı sayıda turistin kente bir anda akın etmesinden, tarihsel ve kültürel bilgi birikimleri olmadan gelip gevşek turlarla gezmelerinden, çöp miktarını artırmalarından, çöpleri ayırmamalarından, Instagram selfie’leri çekebilmek için yolları ve köprüleri tıkamalarından son derece rahatsızlar. Kent yönetimi bir süredir kente gelen turistlerden aldığı vergileri kalabalık meydanlardaki çöplerin yarım saatte bir boşaltılması için harcıyor.

Cicchetti ve Aperol

Cicchetti denilen bir lokmalık atıştırmalıklardan ve antipasti listesindeki ilk tabaklardan birini söylüyorum. Tabii ki domuz eti yiyeceğim. Mozzarella-prosciutto tabağı ve yanında Aperol Spritz istiyorum. Sonradan Serena’dan öğreneceğim üzere Venedik, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nca yönetilirken, İtalyan şarapları sert oldukları için soda ile yumuşatılarak içilmeye başlanmış. Köpüklü şarap ve sodaya [Prosecco Spritz] yirminci yüz yıl başında, Barbieri kardeşlerin, yedi yıllık deney sürecinden sonra 1919’da ürettikleri, Fransızca aperatif kelimesinden ilhamla adlandırdıkları Aperol’ün de katılmasıyla renkleniyor. Son yıllarda ise Venedik’te en çok tüketilen aperatif olarak biliniyor. Yemek öncesinde içince daha da acıktırıyor. Tabaklar öyle dolu ki, ilk tabakta kalıyorum. Bir osteria’da yerli bir İtalyan gibi yemek yeme ritüelini ya da Serena başrolünde oynayacağım rolümü ertesi gün için rezervasyon yapacağım mahallemdeki küçük meyhaneye saklıyorum.

Ertesi gün, Arsenal günü. Heyecanlıyım, Eviner’in işini göreceğim. Bu hevesi ikinci güne sakladım çünkü kendimi daha iyi dinlenmiş hissediyorum. Yine avluya bakıp komşuları ve güneşi selamlayıp evden çıkıyorum. Venedik lagünü kıyısında, Venedikli partizan kadınlara adanmış anıta, heykel bahçelerine küçük ziyaretler yaparak Giardini’den geçiyorum. Bugün daha İtalyan’ım. Serena olmaya alıştım, rolümü biraz daha içselleştirdim. Ortaçağ kentinin ucu görünmeyen, dar sokaklarından geçerken temiz çamaşır ve sabun kokusunu içime çekiyorum. Sokağın çıkmaz gibi görünen ucunda Mayer Cafe’yi buluyorum. Sabah kahvaltıda kruvasan dışında, büyükçe lezzetli sandviçler ve çeşit çeşit kare pizza dilimleri görüyorum. El mahkûm, yine hamura düşeceğiz. Yanında americano istiyorum, ancak uysal gibi görünen güvercinler masama dadanıyor. En haylazı, pizza dilimimin yarısını çalıp kahvemin içine ayağını daldırıyor. Garson çok zarif, bana hemen yenilerini getiriyor. Günün ilk kahvesi ve sigarasından sonra artık zihnim açık. İlerleyebilirim.

Mayer Cafe, Garibaldi Caddesi

Heyecanla Arsenal’e giriyorum. Fakat, pavyonlara ulaşmak için önümde epeyce uzun bir sergi şöleni var. İtiraf edeyim ki zihnimi yormamak için hızla bunların arasından geçerek avluya çıkıyorum. Önce Eviner’in işini göreceğim. Türkiye Pavyonu’nun içinde olduğu binanın ikinci katına, dışarıdan bağlanan yürüyen merdivenle çıkıyorum. Eviner’in işini fotoğraflardan tanıyorum. Karşılaştığımda önce sadece bedenimle deneyimliyor, sonra video kaydı alarak geziyorum. Bir kere daha ara ara gözlerimi kapatarak ve sesleri dinleyerek ilerliyorum. Videoları önceden izledim, ama mekânda daha farklı bir anlama bürünüyorlar. Mekânı defalarca farklı rotalarda gezdikten sonra insanları gözlemliyorum. Not defterine bıraktıkları kayıtları okuyorum. Diğer pavyonları gezdikten sonra, buraya geri dönüyor, tüm emekleri için herkese içimden teşekkür ediyor, mekânı selamlayıp çıkıyorum.4

Arsenal, avlu ve İtalya Pavyonu

Bu keyiften sonra, mutlulukla mahalleme dönüyor, İtalyanların arasına karışıyorum tekrar. Osteria da Pampo’da ayırdığım masama akşam sekizde oturuyorum. Önce kırmızı ev şarabım geliyor, sudan ucuz. Açık mekânda olmama rağmen çevremdekilerden izin alıp sigaramı yakıyorum. Ahtapot ve patatesten oluşan başlangıç atıştırmalığı, fesleğen soslu el eriştesi ve ardından ana yemeğim, soslu midye ve istiridye geliyor. Fazlasıyla doyuyorum, ancak tatlı sevmesem de ‘beni yukarıya çeksin’ diye tiramisu’yu denemek istiyorum. Tamamını bitirebilmiş olmam İtalyan mutfağına aşina olanlar için sürpriz olmasa gerek. Kahvemi yudumluyor, ancak yine de şişkin bir mideyle eve dönüyorum. Gün boyu atıştırıp akşamın geççe bir saatinde bunca tabak yemek yiyen İtalyanlar nasıl oluyor da hâlâ sağlıklı ve ince görünebiliyorlar diye düşünüyorum, ancak parkta koşan ve yürüyen insanların yoğunluğunu görünce dış mekânda spor yapabilme şansını Venediklilerin de iyi kullandığını anlıyorum.

Osteria da Pampo,
patates püresi üzerinde haşlanmış ahtapot salatası, soslu midye ile istiridye
ve tiramisu

Sıra, Venedik’in cafcaflı turistik yerlerinde. Bu Akdeniz kenti tertemiz, çok iyi korunmuş ve çok etkileyici. Ancak turist kalabalığı ve her aktivitenin de bu turist bakışına yönlendirilmiş olması, sakince gezmek ve neredeyse sadece yürüyerek deneyimleme olanağı sunan bu kenti yaşamayı, gözlemlemeyi, gündelik yerel ritmini anlamayı isteyen beni fazlasıyla bunaltıyor. Bienal tutulmasından sonra, daha fazla sergi görmek istemedim. Ancak yine de haritama imlediğim birkaç noktaya uğradım. Daha ziyade, kaybolmak istedim ve kentin sokakları bu anlamda beni yalnız bırakmadı. Önüme çıkan köprülerden ardı ardına adaları atladım. Dar tünellerden, daha ıssız, daha gölge, daha az sesli sokaklardan geçtim. Meydanlarda gökyüzüne baktım. Sıradan konutların, gösterişsiz yalın silmelerini, boşluklarını, kepenklerini izledim. Rialto Köprüsü’nün bunaltıcı kalabalığını aşıp şehir pazarına yetiştim. Balıkçılar dağılırken martılar onların yerini almıştı. Gözden uzak, küçük, iddiasız gibi görünen, yerel bir İtalyan lokantası kokusu aldım. Şef, haşlanmış ahtapotu, taze fesleğen sosuyla tatlandırırken heyecanımı gördü ve dışarıda bana bir yer hazırlayıp küçük tezgâhımı donattı. Yanılmamıştım.

Pane & Salame, Sant’Elena kasabı
ve Ortaçağ kentinin sokakları
Kepenkler ve
Rialto kent pazarı, I Compari,
fesleğen soslu ahtapot

Kenti sabahtan akşama kadar boylu boyunca aştığım bu yürüyüşten sonra, çok pahalı olmasına rağmen hamlamış bedenimin yorgunluğuna yenik düşüp beni kentin öteki ucuna götürebilecek bir tekneye bindim. Kent merkezine el salladım ve huzurla sessiz mahalleme döndüm. Vincent Bar ve zeytinli Aperol beni bekliyordu. Ertesi sabah, avluya, Serena’nın kitaplarına, televizyondaki İtalyanca şarkılara, parka, uzun yürüyüşlere, Venedik manzarasını izlediğim bankıma veda ettim ve beklenmedik bir yenilenme ile eve döndüm. Bir süre için, kısmen de olsa Serena olmak güzeldi.

{fotoğraflar: Ezgi Tuncer, Venedik, 2019}

1. İlgilenenler için:
Diken, B ve Tuncer, E., “From Melling’s Harem to Eviner’s: Displacement as Parrhesia”, Third Text, 161, Vol. 33, Issue 6, November. 2019.
Tuncer, E., “İnci Eviner’de ‘Ulusal Zindelik’: Beden, Mekân ve Mimarlığa Bir Eleştiri”, Beyond.İstanbul, Mekânda Adalet ve Sakatlık, Sayı: 01, 2017, s. 80-87.
Tuncer, E., “Bir Ütopyanın Yıkımı ya da Kamp Olarak Avrupa Parlamento Binası İnci Eviner’in ‘Parlamento’ İşi Üzerine”, Betonart, Sayı: 52, Şubat, 2017, s. 42-45.

2. Mimarlık, kent ve sosyoloji arakesitinde eğitim almış ve on beş yıldır bu aralıkta çalışmalar üretmiş bir akademisyen olarak, yazdıklarımın bazılarının ‘mimarlık temel alanına’ uygun olmadığı düşünülmüştü. Bense hâlâ rahat durmuyor, Eviner işleri üzerinden güncel sanat, mimarlık ve politik felsefe arakesitinde yazılar kurguluyordum. Mimarlık alanının temeline bir türlü inemiyordum!

3. Kızartılmış ekmek üstü, sarımsak ve domates soslu, domuz jambonlu aperatif.

4. Biz, Başka Yerde işi üzerine yazacağım(ız) eleştiri metnini 2019’un ekim ayında Manifold’ta okuyabilirsiniz.

Ezgi Tuncer, İnci Eviner, kent, şehir, turizm, Venedik, Venedik Bienali, yeme içme, Yemek Kent ve Gündelik Hayat, yolculuk