Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Politik Bir Eylem Alanı Olarak Yemek

Son yazıyı, açlık ile simetrisinde duran tokluğun ve yemek üretiminin paradoksal ilişkisine değinerek bırakmıştım. Buradan devam ederek, bu yazıda yemeğin nasıl bir politik eylem alanı olduğunu iki durum üzerinden tartışmak istiyorum.

Hepimiz öyle veya böyle, doymak için yemek yiyoruz. Gündelik aktivitelerimizi sağlıklı bir biçimde yapabilmek için midemizi belirli bir düzeyde tok tutmaya mecburuz. Birçokları için yemek yemek, giderilmesi gereken gündelik bir ihtiyaçtan, üzerine çok da fazla düşünülmeden gerçekleştirilen rutin bir aktiviteden ibaret. Ancak, ne gıda ne de eylemin kendisi sadece bir ihtiyaç. Alışverişten, bir başka deyişle gıdanın elde edilmesinden başlayarak mutfakta hammaddelerin bir araya getirilme, pişirilme ve tasarlanmış bir sofrada servis edilmesine, tabaklarda sunulmasına kadar yemek işi, başından sonuna kadar planlanan, yoğun çaba harcanan bir emek ve üretim süreci. Bu iş, kimi zaman hafife alınsa ve kadın cinsiyetine özgü domestik, olağan ve kolay bir faaliyet addedilse de, profesyonel bir meslek ve beceri alanı. Bununla birlikte, yemek üretmek de, sunmak da, yedirmek de mühim bir haz kaynağı; üstelik dinlendirici, keyif verici, kurtarıcı, iyileştirici, birleştirici bir etkinlik. Ne var ki, tüm bunların ötesinde yemek aynı zamanda politik bir eylem alanı. Bu argümanı, —açlık ve tokluk— üzerinden açacağım.

Açlık, Biyopolitika ve Beden

Bedeni aç bırakmak, biyolojik yaşam faaliyetlerini sınırlandıran, bedeni hareketsizliğe iten, öleyazdıran, istemli ya da istemsiz bir eylem. İstemsiz açlık ya da açlık sınırında yaşamak zorunda kalmak, yaratılışın defosu ya da Hristiyan teolojisine göre, ‘istenmeyen hasarlardan’ [collateral damage] birisi. Ancak istemli olarak aç kalmak ya da bırakılmak son derece politik bir seçim ya da uygulama.

Sözgelimi, açın hâlinden anlamak amacıyla tutulan oruç, açlıkla nefsi terbiye etmeyi ve istemli olarak bedenin açlıkla çilekeş biçimde yüzleşmesini sağlar. Ancak bu eylem, bedeni bile isteye teolojik yasaların iktidarına maruz bırakması, bedeni üzerinde kendi tahakkümünü uygulaması ve onu aç bırakarak disipline etmesi bakımından aynı zamanda politik bir tercihtir.

İstemli ve daimi açlık hâli de, gıdanın, beslenmenin yokluğu sayesinde/yüzünden bedenin ölümü aracılığıyla iktidarla kurulan tehditkâr bir ilişki biçimi ya da şiddetli bir politik eylem olarak görülebilir. Açlıkla hem kendini hem de iktidarı cezalandırmak, bile isteye kendini egemen iktidarın belirsizlik alanına çekmek, orada ‘çıplak hayata’1 indirgenmek anlamına geliyor. Fakat aynı zamanda beden politik bir direniş aracına da dönüşüyor. Aç kalarak yaşam faaliyetlerini sonlandırma amacı güden beden artık sadece bir insan bedeni değildir. Yaşamla ölüm arasındaki belirsizlik alanında duran bir şantaj aracı hâline gelmiştir. Bu beden giderek zayıfladığında ve erimeye yüz tuttuğunda, ölümle olan mesafesini kısaltarak iktidar için daha acil, beklenmedik sonuçlar doğurabilecek bir olay hâline gelir. Ağırlığı azalmasına rağmen sembolik anlamı giderek çoğalan politik bir nesnedir. Ancak öte yandan, ortada kalan sadece et, deri ve kemiktir, bir başka deyişle, beden ‘şey’leşmektedir.2 İlginç bir biçimde, bu eylem nötr ya da zararsız gibi görünen bir nesnenin, yemeğin, reddedilmesi ile ortaya çıkmaktadır.

Diyet de, yemeğin miktarının ve çeşitlerinin sınırlandırılması yoluyla uygulanan geçici bir açlık hâli. Belirli kurallara göre bedeni beslemeyi gerektirir. İstemli olarak bedeni zayıflatmayı bir kısmımız denemiş olsak da, bir başka güç tarafından mutlak biçimde aç bırakılmak büyük çoğunluğumuzun bilmediği bir tanıklık biçimi. Giorgio Agamben3 tanıklığın sadece, bizzat o anı yaşayarak elde edilen bir deneyim olduğunu söyler. Kelime, dışarıdan bakmayı, şahit olmayı, izlemeyi ya da orada bulunma hâli ile bu deneyimi elde etmeyi çağrıştırıyorsa da Agamben, tanıklığın sadece eylemin aktif öznesine ait olduğunu iddia ediyor. Bu anlatım ile, sadece aç kalan kişi, açlığa tanıklık ediyor. İzleyiciler, bu eylemin dışında kalanlar, tanık olamayanlardır. Bir başka deyişle, Nazi kamplarında çalıştırılan ve aç bırakılan ölmeye yüz tutmuş beden, açlık cezasının tek tanığıdır. Bu ceza bugün de, egemen iktidarın beden üzerinden tahakkümünü sürdürmesinin yollarından birisi. Aç bırakılmak, asgari gelir sınırının altında yaşamak, iktidarın sağlayacağı her türlü iyileştirmeye bağımlı olmayı, ondan medet ummayı ve dolayısıyla bütün kurallarına tabi olmayı da beraberinde getirir. Bedeni temellük eden bu hiyerarşik güç ilişkisi cezalar ve ödüllerle daimi olarak sürdürülebilecektir.

Nihayetinde, yemek ne sadece bir ihtiyaç, ne de basitçe pornografik bir gösterinin müstehcen nesnesi, ne de sadece bir haz aracıdır. Bütün bunlarla birlikte yemek, aynı zamanda, hem iktidarın hem de hedefi hâline getirdiği istisnai grupların kullandığı iki uçlu bir silah ve politika üreten bir alandır.

Yemek Üretimi, Direniş ya da İmkân

Yemeğin yokluğu gibi varlığı da direniş ya da imkân sunabiliyor. Yemek ve yemeğin üretimi, kamusal alanı iyileştirici, birleştirici, uzlaştırıcı bir uzama doğru açabiliyor, onu çoğaltabiliyor ve gevşetiyor. Sözgelimi, Antikapitalist Müslüman Hareketi tarafından Gezi sonrasında başlatılan Yeryüzü Sofraları, Ramazan ayı boyunca, herkesi bir araya getirebilen sokak iftarları olmasının yanı sıra, pek çok kere politik destek ve dayanışma amacıyla da kuruldu. Dini bir ritüelin parçası olarak yemek, politik söylemlerin ve protesto gösterilerinin yayılma imkânını genişletti. Bununla birlikte, özellikle Suriyeli kadın göçmenlerin ekonomik dayanışmalarını ve gündelik hayata aktif katılımını sağlayan girişimlerin de yemek ve yemek üretimi sayesinde varlık olanağı buldukları söylenebilir. Kadıköy, Yeldeğirmeni’nde Uzun Hafız Sokağı üzerinde bulunan Komşu Kafe Kolektif de benzer bir etkileşim alanı sağlamakta. Çeşitli coğrafyaların yemeklerine özel akşamlar düzenleyen, ticari amaç gütmeyen, herkesin katılımına ve üretimine açık olan bu mutfak, çeşitli ülkelerden gelmiş olan aşçıların, mahallede yaşayan expat’ların, genç ve orta yaşlı öğrenci ve çalışan grubun yemek etrafında bir araya gelebildiği ortak bir imkân alanı bir başka deyişle yemek odaklı bir kamusal mekân. Daha da çoğaltılabilecek bu örneklerin her biri, yemeğin politik bir direniş, eylem ve imkânlar alanı yaratabildiğini gösteriyor. Farklı kültürler, siyasi tavırlar, oluşumlar arasında uzlaşı, ortaklık ve geçiş kurulabileceğini ortaya koyuyor. Bir başka deyişle, bu ortaklık ya da komşuluk öteden beri mutfakta başlıyor. Evde pişen yemeğin apartmana dağılan kokusunun ardından kapıya gelen bir tabak yemek ile, Muharrem ayında dağıtılan aşure ile ya da ilk dişin kutlanmasını sağlayan hedik ile…

Teması ‘İyi Bir Komşu’ olan 15. İstanbul Bienali kapsamında, sanatçı Zeyno Pekünlü tarafından organize edilen kamusal program dahilinde, 13 Ekim 2017 tarihinde gerçekleştirilen Komşu Tarifler atölyesi de, yemek üretimi sayesinde açılan politik eylem ve imkân alanı üzerinden, Suriye ve Türkiye arasındaki komşuluk ve geçiş ilişkisini ortaya koyma amacını taşıyordu. Bu etkinlik kapsamında, ilk panelin konukları Uğur Tanyeli ve Tayfun Gürkaş ile tartışıldığı üzere, bir maddi kültür nesnesi olarak yemek, çoğu zaman ulus-devletlerce temellük ediliyor ve kimliklendiriliyor; bir başka deyişle ulusal paket içine alınıyor. Çünkü ulus kimliğinin inşasına hizmet eden her tür somut üretim gibi, mutfak da yemek de bu sürecin verimli birer aracı. Ne var ki, ulus gibi, ulusal yemek de kurgusal bir tahayyülden ibaret. Hem hammaddelerin, hem pişirme yöntem ve tekniklerinin hem de sonuç ürünlerin hareket hâlinde olduğu, coğrafyalar arasında yolculuk ettiği küresel dünyada, herhangi bir yemeği, sınırlarla tanımlanmış bir ulus-devletin adına, kimliğine ve topraklarına ait kılmanın, tekil bir üretime indirgemenin anlamlı olmadığı aşikâr. Bu anlamda yemeklerin vatanlarının olmadığı, daha ziyade hareket ağları içinde uğradıkları, dönüştükleri, yeniden üretildikleri geçici konumlarının olduğu söylenebilir.

“Yemek, Kimlik, Sınırlar” paneli:
Uğur Tanyeli ve Tayfun Gürkaş;
“Yemek, Kent, Aktörler” paneli:
Aycan Tüylüoğlu, Aslıhan Demirtaş, Meltem Türköz

Biri Suriyeli diğeri Türkiyeli iki aşçının, Muhammed Orwani ve Kerem Küçükkınacı’nın birlikte yürüttüğü yemek atölyesinde, Stüdyo-X İstanbul mutfağında ürettikleri, simit kebabı ve hummus fatteh her iki ülkede de bilinen, yapılan, hem benzeşen hem de ayrışan özellikler taşıyan yemekler. Üretimdeki farklar sayesinde yemek hem çeşitlilik ve zenginlik kazanıyor hem de hâlâ benzeşen tatlar ve baharatlar ile kültürel ortaklığı, komşuluğu ve sınırlar aşırı geçişliliği ortaya koyuyor. Sözgelimi, Türkiye’de nohut, tahin, sarımsak, limon vb. malzemelerin bir araya getirilmesi ile yapılan humus mezesi, Suriye’de yoğurt ya da su ile açılan humusun sos olarak kullanıldığı ve nohutların bütün olarak kaldığı başka bir biçimi ile karşımıza çıkıyor. Güneydoğu bölgesinde haşlanarak ya da kızartılarak yapılan içliköfte, Şam mutfağında yoğurtlu bir sos içinde haşlanmış olarak sunuluyor. Bu benzeşmeler ve ayrışmalar, iki devlet arasındaki savaşlardan, sınırlardan ve çatışmalardan ziyade, her iki kültür arasındaki komşuluğa, ortaklığa ve geçişlere işaret ediyor. Bu anlamda, yemek ve yemek üretimi, kültürel ayrışma ve dışlamaya karşı bir direniş alanı ve buluşma imkânı yaratıyor.

Komşu Tarifler atölyesi;
mutfakta soldan sağa: Ezgi Tuncer,
Mohammed Orwani (Komşu Kafe Kolektif) ve Kerem Küçükkınacı (Aş)
Hummus fatteh,
fırınlanmış lavaş ile
ve zeytin piyazı üstünde
simit kebabı

Buna ek olarak, ikinci panelin konukları, Aycan Tüylüoğlu’nun EkBiçYeİç, Aslıhan Demirtaş’ın Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi ve Meltem Türköz’ün Karaburun Zeytin Okulu ve gölge oyunu üzerine yaptıkları sunumlar sayesinde, yemek üzerinden açılan farklı politik eylem alanlarına da bakmak mümkün hâle geldi. Kentsel tarımın yapılabilmesi için geliştirilen teknikler, yerel üretimi desteklemek ve üreticiyi korumak, üretim merkezi sayesinde oluşan etkileşim, komşuluk ve kamusallık yemeğin açtığı diğer imkânlar.

Tokluk ya da yemek üretimi, iyimser ve uzlaşmacı bir politik eylem alanı. Toprağa, tere ve tabağa sahip çıkabilmek umuduyla.

1. Agamben, G. (2001), Kutsal İnsan Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, (Çev. İ. Türkmen), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

2. Zeynep Sayın’ın 11 Ekim 2017 tarihinde, Stüdyo-X’te yaptığı “An-arşiv” başlıklı konuşmasında Lacan’dan ödünç alarak kullandığı la Chose kavramına gönderme ile.

3. Agamben, G. (2000), Tanık ve Arşiv Auschwitz’den Arta Kalanlar, (Çev. A. İ. Başgül), Dipnot Yayınları, İstanbul.

{Fotoğraflar: Ezgi Tuncer arşivi}

açlık, beden, biyopolitika, Ezgi Tuncer, İstanbul Bienali, Komşu Tarifler, politika, Yemek Kent ve Gündelik Hayat