fotoğraf: Ezgi Tuncer
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Ritimanaliz I:
Pencere ve Sokak

İnsanın, kendi hayatına da sokakta geçen gündelik hayata da içinde yaşayadururken dışarıdan bakabilmesi ve onu analiz edebilmesi zordur. Bizi biz yapan olguları ve ilişkileri ya da sokağı sokak yapan nesneleri ve kullanım biçimlerini olağan rutin içinde seyrederken pek kavrayamayız. O nedenle, rutini kırmak, ritmi değiştirmek ve patolojik olana yaklaşmak gerekir.

Mekân, zaman ve gündelik hayat üzerine yazdığı Ritimanaliz’de (1992) Henri Lefebvre ritimleri kavrayabilmek ve analiz edebilmek için onların hem dışında hem de içinde konumlanmak gerektiğini söyler, çünkü ancak “belli bir dışsallık, analitik aklın işlemesini sağlar.”1 Olagelen gündelik ritimlerin dışına çıkmak, bir adım uzaktan ya da karşıdan olan bitene bakmak, olayların örüntüsünü ve gidişatını analiz etmeyi, kavramayı dahası içselleştirmeyi kolaylaştıracaktır.2 Ne var ki, ritimleri anlayabilmek için yine de onlarla sarılmış, onların içine düşmüş olmamız, bir başka deyişle, ritimlerin akışına, üretimine, melodisine ve süresine kendimizi bırakmış olmamız gerekir.3 Öyleyse, gündelik hayatın, sokağın ritminin hem içinde hem dışında nasıl olunur? Cevap şaşırtıcı derecede basit: Pencere önünde ya da balkonda!

Burası, bizi ritimlerle mesafelendirir ve onları dışarıdan görebilmemizi, duyabilmemizi, hissedebilmemizi sağlarken aynı zamanda onların içinde olmamıza ve onları kavrayabilmemize de imkân verir. Bu anlamda pencere hem kamusal mekânın hem de domestik mekânın uzantısı olan bir ara yüzdür. Sözgelimi, dağınık saçları, kirli gözlükleri ve pijamasıyla —ev hâlinde— pencere önünde gece sigara içen ve karşı pencereden görünen sanatçının ne tür işler ürettiğini merak eden “hayalperest,”4 o sırada sokaktan geçen birisinin tesadüfi bakışlarına maruz kaldığı anda sokağa dahil olur. Penceredeki kişi kendisini hem kamusal mekâna açmıştır hem de özel mekânında, evindedir. Kendimizi göremediğimiz fakat izlendiğimiz, aynı zamanda sokağı temaşa eylediğimiz bu mekândan ritimleri nasıl algılarız?

“Pencereden Görülen”5

F. Meydanı’na çıkan D. Sokağı’nda sıradan gibi görünen gecelerden biri. Önce stor perde yukarı çekilir. Pencere kanadı ve sinek teli açılır. Ev ile sokağın arayüzünde, gecenin farklı zamanlarında içilen sigaralar boyunca, çeşitli, dağınık düşünceler bulutu içinden sokağa bakılır. Pencereden sarkmadan, doğrudan bir bakışla görülenler bir yandan hepimizin bildiği olağan, sıradan bir imgeler yığını, bir yandan da hiçbirimizin dikkate değer bir bakışla okumadığı manzaradır:

Karşıda beş apartman. Her biri zemin ve yarı zemin katlarına ek olarak dört ya da beş katlı. İki apartmanın tabelası okunabiliyor, S. ve H. apartmanları. Tabelaların biri serifsiz diğeri kaligrafik bir fontla yazılmış. Yirmi dört adet Fransız balkonu mevcut, ancak henüz hiçbirinin sokağa açıldığı görülmedi. Oysa çift kapılı, yere kadar uzanan açık pencerelerde, serin rüzgârda salınan uzun tül perdeler arasından dışarıya bakan insanlar görmekti “hayalperest”in umduğu. Sadece üç dairenin cephesindeki geniş denizliklerde, hayli sağlıklı görünen renkli çiçekler; siklamenler, sardunyalar, begonyalar duruyor. Sanırım pek az insan çiçeklerine bakabiliyor ya da mevsim gereği çoktan içeri aldılar. Dört daire hiç perde örtmüyor, fakat ne şanslılar ki evlerinin içi, bakış kotumdan görünmüyor ancak birisinin tuğla duvarları, ötekinin dairesel kemeri, bir diğerinin zengin kitap arşivi fark ediliyor. Sonuncusunda ise, pencere kenarındaki masasında gece boyunca çalışan küt saçlı kadın stor perdenin izin verdiği aralıktan görülebiliyor. Görüş kotumdaki yaklaşık beş daire ise evini kısmen karşı pencerelere açıyor. Bunların birinde köpeğiyle yaşayan bir kadın, diğerinde yarı çıplak, sarışın, sevimli çocukları koşuşturan bir aile, ötekinde tek başına yaşayan ve her akşam çalışan bir ressam, bir başkasında ise zaman zaman sıcak ışıklı evlerinde, geniş yemek masalarında misafirler ağırlayan bir çift yaşıyor. Bunlardan en fazla karşılaştığım ressam kadın, açık mutfağında zaman zaman birtakım işler yapıyor. Yemek masasının ucunda MacBook’unda çalışıyor. Bazı akşamlar ağırladığı misafirleriyle şarap içerken uzun uzun sohbet ediyorlar. Evin bu kısmının bağlandığı, cephedeki ikinci pencereden görülen diğer mekân ise, heykellerin, büyük ebatlı tuvallerin ve küçük bir çalışma masasının durduğu bir atölye. Çalışma yüzeylerinin dışarıdan görünmediği bu mekânda sanatçı taburesinin önündeki tuvale çeşitli hamleler yapıyor, durup bakıyor, ayağa kalkıp dolaşıyor, laptop’una bakıyor ve geri dönüyor. Bu çalışma ritmi izleyeni de heveslendiriyor. Bir üretim diğer üretimleri besliyor.

Bazı pencerelerde aralıklarla siluetler beliriyor, perdeler aralanıyor ancak dışarı bakan kafalar karşı pencerelerinde merakla dışarıyı gözlemleyen “hayalperest”i fark ettikleri anda içeri kaçıyorlar. Gerisi sıkı sıkı kapalı, çoğu nötr perdelerin örttüğü karanlık pencereler. Bu pencerelerden, ancak sokakta olağandışı bir olay ya da ses meydana geliyorsa, sözgelimi bir polis aracı siren çalıyor ya da bir düğün alayı evden gelini almaya gelmişse, meraklı kafalar uzanıyor. Yaklaşık elli daireli siluette olsa olsa on beş dairenin neredeyse her akşam ışığı yanıyor. Bu insanların hepsi sosyal mi, akşam partilerindeler mi yoksa arka cephelere bakan odalara mı gizlendiler? Ya da bunlar ikincil konutları mı? Aralarında Airbnb evi var mı acaba?

Sadece dört dairenin kliması var, ikisi balkona gizlerken diğer ikisi cepheye monte ettirmiş dış ünitelerini. Yaz aylarında bu sokak rüzgâr sirkülasyonuna izin veriyor olsa gerek ki, çoğu dairenin kliması yok. İsmini göremediğim apartmanlardan birinin cephesinde iki uydu anteni var. Çatılarda ise on iki uydu anteni daha sayılabiliyor, yedisi sadece bir apartmana ait. Bu apartmandaki herkes uydu kanallarına ve televizyon izlemeye pek meraklı olsa gerek. Zemin katlarda hırsızlık çok oluyor ki, istisnasız on bir adet zemin ve yarı zemin dairenin pencereleri ferforje demirle güvenlikli hâle getirilmiş.

Karşımdaki apartman siluetinin sokak kotunda üç dükkân var: Biri tekel bayisi, diğeri kuru temizlemeci, daha uzak olan ise emlakçı. Üçü de tabelalı ve tenteli. Tekel bayisi, öğle saatlerinde açılıyor ve neredeyse sabaha kadar açık kalıyor. Böylece hem sokağın güvenliğini hem de canlılığını sağlıyor. Dükkânın önünde paketli gıdaların satıldığı metal raflara ek olarak bir de oturma odasından sokağa getirilmiş gibi duran, beyaz deri kaplama sandalyeleri duruyor. Kimi zaman bavulunu yokuş yukarı sürükleyen bir yolcu ya da elleri market poşetleri ile dolu olan birilerinin oturup dinlenmesine imkân sağlıyor. Dükkân hizasında araç yoluna park edilmesini engellemek üzere duran üç dev saksı ve bayinin kurye motorları park hâlindeler. Geceleri seyrek de olsa dükkân önünde birkaç kişi toplanıyor, sohbet ediyor. Burası bir durak noktası. Bayi sahibi sokaktaki evlere, camdan sarkıtılan sepetler aracılığı ile servis yapıyor. Bu sırada hâl hatır soruluyor, üç beş cümle dedikodu duyuluyor. Durduğum pencerenin altında kalmaları nedeniyle görünmeyen üç dükkân daha var: Biri bakkal, diğeri hamburgerci, öteki de ikinci el mobilyacı. Bakkal köşeyi, mobilyacı dükkânın önünü, hamburgerci ise dar kaldırımdaki geçişi kısmen engelliyor. Her biri kendi önündeki alanı temellük ediyor. Ne de olsa finâ6 bir Osmanlı geleneği. Kamusal mekânın işgali değil de uzlaşı üzerinden giden bir sahiplenme hâliyse bu, kim kiminle uzlaştı ve yayanın neden bundan haberi yok?

Akşam ve gece boyunca sokaktan geçenlerin Türkçe, İngilizce diyaloglarının birkaç cümlesine kulak kabartılabiliyor. Çiftler, birkaç kişilik gruplar, kahkahası bol insanlar geçiyor. Yokuş yukarı gidenler ağır ağır nefes alarak yürürken, aşağı doğru yürüyenler paldır küldür akıyorlar. Kâğıt toplayıcı adam kulağında müziği, arkasında arabası ile aşağı doğru koşuyor. Ara sıra bir ‘balici’ çocuk sallanarak geçiyor. Dört beş sokak köpeğinden oluşan sevimli çete, kimi zaman kendi buyruklarınca kimi zaman da üç sokak çocuğunun peşinde hareket ediyorlar. Köpekler hoşlanmadıklarına hararetli bir şekilde havlıyor, başlarını okşayan, onlara ilgi gösterenlerin ise, peşlerinden koşup apartmanlarının kapısına kadar coşkulu hareketlerle takip ediyorlar. Ve kediler… Artık her birini tanıyabiliyorum. Biri tekel bayisinin büyük kafalı siyah beyaz erkek kedisi, diğeri apartmana kapıdaki delikten giren, üç renkli, şirin, cana yakın kedi. Bir de gelişigüzel dolaşanlar var.

Sokaktaki elektrik tellerine asılı, rüzgârda salınan, yağmurun hızını izleyebildiğim iki sokak lambası var. Hasbelkader ikisi de çalışıyor. Tabii F. Mahallesi’nde elektrik kesintisi yok ise. Pencere bakışı ile sınırlı sokak kesitinde, park hâlinde yaklaşık on altı arabalık yer sayılabiliyor. Kaldırımda üst örtüsü yırtılmış, ağaca bağlanmış bir motor aylardır orada duruyor. Tek yönlü, F. Meydanı’na doğru çıkan bu eğimli yoldan en çok, yukarıdan bakıldığında plakalarının da okunabildiği sarı taksiler geçiyor. Taksiler dolularsa hızla, boşlarsa ve yolcu arıyorlarsa düşük viteste, ağır bir ritimle yokuşu tırmanıyorlar. Bir el kalkıyor, taksiyi durduruyor. Bir başka taksi, park hâlindeki araçların hemen yanına yanaşarak yolcu indiriyor. O sırada, kenarda kalan boşluktan trafik akmaya devam ediyor. Birisi yavaşlayan akışı fırsat bilip karşıya geçmek üzere araçların arasından fırlıyor. Pencereden görülemeyen ama gündüz zil ve çocuk sesleri duyulan ilkokula gelip gidenler için düzenlenmiş yer çizgileri ve işaret levhası olmasına rağmen, pek tabii ki (!) araçların büyük çoğunluğu yaya geçinde durmaya üşeniyor.

Kaldırım kenarlarında zaman zaman çöp birikebiliyor. Üst köşedeki konteynırlara poşetlerini atmaya üşenenler, kendilerince çöp belledikleri alt köşeye dağınık poşetlerini yığıyorlar. Fakat çöp arabaları ve seyyar çöpçüler gün boyu hızla çalışıyorlar, çöpler uzun süre durmuyor. Sokak çok sert yüzeyden oluşuyor, asfalt cadde ve kilit taşı döşenmiş kaldırımlar. On dört ağaç ise bu hissi yumuşatmaya yetmiyor, ancak yine de kentin doğayla ilişkisini hatırlatmaya yarayan yeşil (yeşillik değil!) nesneler. Gökyüzünde, hava açıksa yıldızlar sayılabiliyor, dolunay izlenebiliyor. Neredeyse her akşam bozacının yumuşak sesi geçiyor havadan.

Her gece bir diğerine benziyor, ama birbirinin aynısı değil. Her seferinde bu döngü tekrar ediyor, ama bir biçimde sokağın ritmi değişiyor.

Ritim, Tekrar ve Fark

Lefebvre’e göre ritimleri incelemenin iki yolu var. İlki, çoğu analitik aklın yaptığı üzere, tekil pratiklerin, vakaların incelenmesi, karşılaştırılmasıyla varılan genel yargılara gider. Burada “tikelden genele sıçrama tehlikesi” her zaman vardır.7 Çünkü bu yol çoğu zaman vakalar arasındaki farklılıkları görmezden gelir. Önceden varılmış bir sonucu, saptanmış bilgiyi yeniden doğrulamak üzere yeni pratiklere bakma hatasına düşer. Oysa pratikler değişkendir. O nedenle bu yol, spekülatif ve keyfi öznel yorumlar üretme riski de taşır. İkinci yol ise kavramlara, kategorilere dayanır ve soyut olanı kavramaya odaklanır. Ancak bu iki süreç çoğu zaman birbirini tamamlar ve iç içe geçer.

Ritimleri kavramak için soyut tekrarları keşfetmek ve anlamak gerekir. Gündelik hayatta, sokaktan geçen yaşantıda, sürekli olarak kendini döngüsel olarak tekrar eden kozmik, zamansal ritimlerle, doğrusal olarak çalışan rutinler, tesadüfler ve karşılaşmalardan oluşan gidişgelişler iç içe geçerler. Uzun periyodlarda seyreden döngüsel ritimlerle, kısa, anlık, tahmin edilemez, her seferinde yeni bir oluşumla ortaya çıkan kesik ritimler yeni bir diyalektik ritim geliştirirler. Dolayısıyla bu ritimler birbirleri için hem ölçen hem de ölçülen hâline gelirler. Ancak ölçü de sabit değildir, çünkü hiçbir tekrar bir öncekiyle aynı olamayacaktır. Dolayısıyla, ritmin ve ölçünün kavranmasını sağlayacak olan, tekrarları ve tekrarların ürettiği farkları yakalamaktan geçer. Hiçbir tekrar, birbirinin aynısı değildir; her seferinde yeni bir fark üretir. Buradan hareketle, ritmin, tekrar eden örüntüler ve onlar arasında oluşan farklılıklarla biçimlendiği söylenebilir. Bir başka deyişle, tekrarlı olanın [répétitif] aynı zamanda farklılık gösteren [différentiel] olduğu sonucu da çıkarılabilir.

Tüm bunların da ötesinde, pencereden görülen sokakta algılanan sadece ritimler değil bunlarla birlikte bütün bunların ‘şimdi’yi oluşturduğu gerçeğidir. Şimdi, şu anda ve buradadır, şimdi farkın ta kendisidir ve bu farklar her gün, yeni bir günü yaşadığımızı hissettirir.

Pek tabii ki bu hikâyenin simetrisi ile devam edeceğim. Siz en iyisi bu arada gidip bir sigara yakın ya da bir kupa filtre kahve alıp pencerenizden görünen şimdiye bakın…

1. Henri Lefebvre, (2017) Ritimanaliz: Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, Çev. A.L. Batur, İstanbul: Sel Yayıncılık, s. 53.

2. Her gün yemekten sonra mutfak penceresinde sigara içerken karşı pencerede gördüğü hayata merakla bakan Giovanna ancak karşıdaki evin penceresinde durup kendi evine, hayatına baktığında ve kendi hayali silueti ile göz göze geldiğinde nasıl bir hayatı olduğunu görebilmişti (F. Özpetek, 2003, Karşı Pencere).

3. “Tıpkı müzikte ve bir dil öğrenirken olduğu gibi (ki anlamları ve serileri tam olarak ancak bunları üretirken, yani konuşulan ritimleri üretirken kavrarız).” (Lefebvre, 2017, s. 53).

4. age. s. 57.

5. Lefebvre, bahsi geçen kitabının “Pencereden Görülen” başlıklı üçüncü bölümünde, Paris’te P. Meydanı’na bakan R. Sokağı’na açılan pencerelerinden gördüklerini tasvir eder. Bu metin, fazlasıyla Lefebvrevari bir anlatıya öykünme, onu taklit etme (modeli aynen izleme) eğiliminde olan, İstanbul versiyonlu bir denemedir.

6. “…İslam kentinde sınırın yerini, bir birimden diğerine aşamalı geçişi ifade eden finâ kavramı alır…” S. Yerasimos, (1996) “Tanzimatın Kent Reformları Üzerine”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, P. Dumont, F. Georgeon (der.), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s. 1–18.

7. Lefebvre, age. s, 29.

balkon, Ezgi Tuncer, farklılık, gündelik hayat, Henri Lefebvre, kamusal alan, kent, pencere, ritim, ritimanaliz, şehir, tekrar, Yemek Kent ve Gündelik Hayat