Koli
fotoğraf: Seçil Yersel, 2017

Otuz bir seneyi iki saat on dört dakikada topladılar. Toplanırken çıkan seslerin hiçbiri, eşyaların yaşanmışlıklarının sesi gibi değildi. Sesi olan ev eşyaları, sesi dışına gıcırdayarak çıkan ev eşyaları, sesi geceleri içine dönük, gündüzleri konuşkan ev eşyaları suskundu. Ses etmeyelim de ne taşıdıkları fark edilmesin gibi bir hâlleri vardı. Koli bandı sesi. Cırtttttttt şak. El, koli bandını öyle bir tutar ki makasa gerek kalmadan bant yırtılması gereken yerden yırtılır. Otuz bir seneyi iki saat on dört dakikada topladılar. Eve yavaşça ve zamanla yerleşen eşyalar hızla ‘kolilendi.’ Koli kutuları dikdörtgen ya da silindirikti. İçleri başka evlerin eşyaları kokuyordu. Kapanan kutuların üzerine oda isimleri kalın uçlu bir kalemle yazıldı. Toplanan eşyalar, hafızasını yeni yeni oluşturacak yüksek, büyük camlı, yansımalı yüzeyli, balkonsuz evin içine üç saatte yerleşiverdi. Geçmişten gelen ev eşyaları biraz çekingen, biraz tozlu, biraz mahcuptular. Evin ışığı çatlak ve çiziklerini görünür kıldığı için salona gelen kütüphane ve yemek masası biraz utangaçtı.

O sandalyenin masa ile buluştuğu yerde, masanın altındaki ayaklardan birinin üzerine yerleştiriyordum oyuncaklarımı, boyum masa kadarken ve altına girmeye zorlanmadığım zamanlarda, masanın altı geniş bir coğrafyaydı; kimi zaman bir şehir, kimi zaman bir mahalle olacak kadar geniş, kimi zaman salona alternatif yeni bir salon hayali; içinde sadece çocukların yaşadığı bir evin salonu. Hele ki masanın üzerine uzun yuvarlak geniş bir örtü örttüklerinde, masanın altının keyfini çıkarmak için daha çok oyuncak, daha çok yastık toplardım. Yeni ev güneşe konumlanmasından dolayı ya da içine gelen uzak deniz yansımasından dolayı daha ışıklı. “Aydınlıkmış bu ev” dedi salon masasının sandalyesi diğer yedi kardeşine. Duydum ben onu. Ben seni duydum sandalye; itiraf etmeliyim ki senin sekizinci kardeşini ben öldürdüm o eski evde; o kadar çok tamir görmüştü ki ayakta zor duruyordu, ama durması gerektiğini ve çok iyi bir Bally ile yapıştırılmış olduğu için güçlü görünmesi gerektiğini biliyordu, o kadar çok tamir görmüştü ki ayakta zor duruyordu. Ama yorgundu dikeylikten. Dayanamadım. Kırdım sandalyenin bacağını. Direnmedi. Bekliyordu. Bıraktı kendini. Üç parça üst üste, dikeyliğinden kurtulmuştu.

Otuz bir seneyi iki saat on dört dakikada topladılar. Eski evde kaldı ilkokul masam, sandalyem, yatağım, kütüphanem. İlkokul masam; kırk yaşındaki masamın üzeri, son on senedir babamın maket bıçağının izleri ile dolu ama ne yapalım bıraktık orada, ne çok iz bırakıyor insan, insan kendine de iz bırakıyor, dışardan görünmüyor çoğu. İki ev görmüştü ilkokul masam ve üzerindeki raflar, çekmeceler; üçüncü ev için bir öğrenci ya da maket yapan bir baba olmadığından geride bırakılmıştı. Çekmece kenarında, kulplarında, masa altında ne çok anı taşımıştı; ses, koku, sevinç, korku, öfke, başarı, başarısızlık, ümitsizlik, umut; ne çok farklı defter ve kalem geçmişti üzerinden; kitaplar, ansiklopediler, kasetler… Taşıma şirketi sabah erken geldi, komşular kamyondan anladı biri uzaklaşıyor mahalleden. Taşıyanlardan önce biri geldi, “ben bir bakayım eve, ne taşınacakmış” dedi. Birkaç eşya, bir dolap, bir ayna; bizi de götürün der gibi baktılar adamın gözünün içine; adam onları değil annemi dinledi. Annem “onlar kalıyor” dedi. Sanki daha da bir beyazladı renkleri. Adam önden odaları şöyle bir dolaşıp baktı. Ev biraz mahcup oldu; daha önce hiç kimse bu gözle bakmamıştı ona, ilişkisiz ve sadece ağırlıkları ve taşınma zamanları ve asansörden ya da merdivenden nasıl indirilecekleri hesaplanarak bakıldılar. Salon vitrini ağırlığından ve boyundan utandı. “Bu nasıl taşınır hanfendi, parçalanmaz da bu”, “evet haklısınız ama 72 yılında yapıldı bunlar, çok dayanıklılar, dikkat edin lütfen taşırken.” Sonradan öğrendim marangozun Ermeni bir usta olduğunu, ismini hatırlayamadı annem. Koliler koliler, arada halılar, bildiğimiz halı değil, taşıma halısı, mesela bir resmin ya da televizyonun üzerini sarmak için, kırılmasın, çizilmesin diye. Hızlıca sarıp üzerini cırtttttt cırt. Arada beni de sarıp sarmalasalar tutup taşısalar, asansöre sığarım, ama sığdırdılar mı o asansöre, onu hatırlarım. Asansörün tanıklığını hatırlarım her asansöre bindiğimde. Katlar arası ilerleyen geçici mekân, her yan yanalıkta ya da yalnızlıkta bir hafızası var. Ama her seferinde aidiyete karşı bir direnişi vardır asansörün, ben taşırım gerisine de karışmam der. Varsa, ki genelde vardır, aynası yolcuyu geri iter; geçici bir buradasın merak etme duygusu yaratır ama asansörün aynası çoğaltmaz, geri yansıtır; mesafeli ve soğukkanlıdır.

fotoğraf: Seçil Yersel, 2018

Evsiz Bir Adamın Güncesi’nde Marc Augé* kasten ve bilerek yapılan bir tercihin, evinden ayrılarak bir arabada yaşamaya başlamanın güncesini tutar; bu kitap bir inceleme ya da bir roman değildir; “etnik kurmacadır” [ethnofiction] der. Etnik kurmacayı “sosyal bir olguyu belli bir bireyin öznelliğiyle anlatan öykü” olarak tanımlar. Augé’nin anlatısıyla, sabit evi olmayan insanlar diye tanımladığı bu insanlar yeni bir yoksul sınıf; maaşlı işi olan ancak gelirleri bir evin kirasını ve giderlerini karşılayamayan bu insanlar kalabildikleri yerlerde kalıyorlar. Buradan hareket ederek kaleme alınan anlatıda ev, eşyalar ve toplumsallıkla kurulan ilişkiler gözden geçiriliyor. Peki evlerimiz kendimize ait küçük kalelerimiz olmaktan çıktığında hissettiğimiz bu çıplaklık üzerine düşünmeye devam ettiğimizde neler çıkıyor karşımıza. Kalemizden çıkıp kendimize dönüp bakabildiğimizde nelerle karşılaşıyoruz.

Koli bandı. Cırtttttt cırt. “Bu koliyi ters çevirmeyin içinde gemi maketi var, kırılmasın. Hayır hayır sıfırdan yapıyordu bunları, sadece elinde planları vardı ve her bir geminin içine bir de not saklardı, yani nota ulaşmak için gemiyi parçalamak gerekiyor ya da notu orada bırakmak için gemiden vazgeçmemek.”

* Evsiz Bir Adamın Güncesi, Marc Augé, Yapı Kredi Yayınları, çeviren: Zeynep Büşra Bölükbaşı, 2018.

eşya, ev, konut, Seçil Yersel