Lâl Nehrin Hikâyesi

“Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken
Kırar boynumu yürürüm
Kurdun, kuşun bileceği hâl değil, sormayın hiç
Lâââââl…”1

Lâl bir nehir akıyor. Kendi hikâyelerini şiirlerde, stranlarda, çiroklarda, “her kıvrımında” saklayan bu su geçmişi anlatıyor ama sessizce. Mehmed Uzun Dicle’nin Yakarışı adlı kitabında şöyle der: “Sessizliğin sesi duyulmaz, hissedilir; kulaklar değil, ruh ve yürek duyar onu.”2

İşte bu metin, hisseden ruhlara ve yüreklere…

Geçtiğimiz temmuz ayında Diyarbakır’da yaptığım sanat araştırması gezisi sırasında, sıcak havanın sokakta yürümeyi zorlaştırdığı günlerde Hevsel Bahçeleri ve Dicle Nehri’ne yaptığım yürüyüşlere dair gözlemlerimin ardından, gezi sonrası bu metni yazmayı düşündüm; çünkü bu sessizliğin içinde birikenleri yalnızca kendime saklamak istemedim. Nehir yatağında suya hasret Dicle’nin ve mısır tarlalarına dönüşen Hevsel’in sessizliğini duymaya çalışacağım. Bu sessizlik Munzur’un, Fırat’ın ya da Murat Nehri’nin sessizliğinden farklı değil. Bu metni yazarken dünyanın dört bir yanından gelen orman yangınları, ölen canlılar, kuruyan göller ve derelerle ilgili haberler yankılanıyor kulaklarımda bir taraftan da.

Sessizlik yalnızca burada değil, her yerde.

fotoğraf: rezzan gümgüm

Diyarbakır’daki günlerimde yalnızca nehrin değil kentin belleğinin de silinmeye çalışılan sokaklarından geçiyorum. Belli zamanlarda bu kente yaptığım her ziyaret sonrası sokakların ruhlarının çalındığına ve renklerinin solduğuna tanıklık ediyorum. Bu yalnızca bir yok oluş değil, belki de bilinçli bir unutturma biçimi.

Sur’un sokaklarından görkemli surların ardına, Hevsel Bahçeleri’nin yitirilen yeşil tonlarına, oradan Dicle Nehri’nin sessiz ve hüzünlü kıyılarına uzanan bu yolculukta sessizliğin sesi bana eşlik ediyor. Dicle sadece bir su kaynağı değil, yaşamın kendisi; ancak baraj yapımları, kıyılara dökülen beton bantlar, çay bahçeleri, millet bahçeleri, tarımsal kimyasallar, her türlü atık, yetersiz arıtma sistemleri ve kontrolsüz yapılaşma gibi unsurların olumsuz etkileriyle hem suyu hem de canlılığını kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Bu müdahaleler nehirdeki canlı çeşitliliğini hızla azaltıyor. Tarım alanlarından gelen azot ve fosfor gibi maddeler aşırı besin yüklenmesine (ötrofikasyon) neden oluyor. Bu durum su yüzeyinde yosun patlamalarına yol açarak oksijen seviyesini düşürüyor ve balıklar ile diğer su canlılarının yaşamını zorlaştırıyor. Habitat tahribatı, istilacı türler ve iklim değişikliğiyle artan sıcaklık birlikte biyoçeşitlilik kaybını derinleştiriyor.3 Monokültür tarımıyla birlikte kullanılan kimyasal gübreler ve pestisitler toprağı ve suyu kirletiyor; bu maddeler yağmur ve sulama yoluyla nehre karışıyor. Tüm bu olanlara rağmen ekonomik baskı altındaki çiftçiler bu kimyasalları bırakmakta rızasız. Öte yandan plansız kentleşme ve yetersiz altyapı doğa üzerindeki baskıyı daha da artırıyor.4

Özellikle barajlar (Ilısu) balık göçünü ve suyun doğal akışını kesintiye uğratıyor. Şehir altyapısındaki eksiklikler kanalizasyon ve atıkların doğrudan nehre karışmasına neden oluyor. Kum ocakları ise yalnızca kıyı peyzajını bozmakla kalmıyor, aynı zamanda nehrin akışını ve zemin yapısını değiştirerek erozyonu artırıyor, habitatları yok ediyor, geri dönülmesi zor bir tahribata yol açıyor.

fotoğraf: rezzan gümgüm

Dicle Nehri’nin en temel sorunu hukuki statü eksikliği. Resmi kayıtlarda “dere” olarak tanımlandığı için “Kıyı Kanunu” gibi koruma yasaları uygulanamıyor.5 Bu durum kıyıların yapılaşmaya ve betonlaşmaya açık hâle gelmesine neden oluyor. Dicle’nin bu statüsüzlüğü yalnızca ekosistemi değil, bu coğrafyanın kültürel ve toplumsal hafızasını da görünmez kılıyor.

Dicle kıyısında suyun suskunluğunu, sakladığı hafızayı hissetmemek, duymamak mümkün değil. Nehir yalnızca doğanın değil insanın da taşıyıcısıyken, su çekiliyor, rengi soluyor, susturuluyor.

Tam da burada Mehmed Uzun’un “Her dağın dili vardır, her derenin adı. Biz onların adıyla yaşarız bu coğrafyada. Dağların, suların, rüzgârların bizimle konuştuğunu unutan halklar kim olduğunu da unutur”6 cümlelerini tekrar etmek istiyorum. Bu sözler yalnızca bir hatırlatma değil, doğayla bağımızı kaybetmenin nelere mal olabileceğini gösteren güçlü bir uyarı. Doğanın sesine kulak vermek ve onu bir hak öznesi olarak tanımak bu uyarıya verilebilecek en anlamlı karşılık.

fotoğraf: rezzan gümgüm

Tarihi surlar ile Dicle Nehri arasındaki yeşil hattı oluşturan Hevsel Bahçeleri binlerce yıldır bu nehirle iç içe geçmiş bir yaşam alanı. Sulama, tarım ve kentle kurulan bu ilişki yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ekolojik ve kültürel bir doku. Kadınların nesiller boyu sürdürdüğü bitki toplama, şifalı otları tanıma seremonileri ve doğayla kurdukları karşılıklı ilişki bu alanın belleğini oluşturuyor. Hevsel Bahçeleri bir zamanlar kentin gıda ihtiyacını karşılayan çeşitli ürünlerin yetiştiği bir yerdi.7 Günümüzde ise az sayıda aile bu geleneksel çiftçiliği sürdürürken yerel tohumları kullanıyor, geri kalan alanlarda da yoğunlukla mısır ekimi yapılıyor. Bu dönüşümle birlikte hikâyeler ve ortak yaşam pratikleri de tek tipleşiyor. Doğa ile arasındaki bağın kopuşu insanı yalnızca biyolojik değil kültürel ve varoluşsal bir kayba sürüklüyor.

Diyarbakır’daki kısa ziyaretim sırasında Dicle kıyısında yürürken hissettiğim şey yalnızca bir manzara değildi. Benim için Dicle tıpkı Munzur gibi bir halkın belleğini, dilini, yasını ve direnişini taşıyan bir bedendi. Dicle Nehri’yle iç içe yaşayan Hevsel Bahçeleri ve bu alanların otoriteler ile şirketler aracılığıyla kontrol altına alınma çabası bana Munzur Vadisi’nde baraj yapımına ve madenlere karşı verilen mücadeleleri hatırlattı. İki nehri birbirine bağlayan şey yalnızca akan su değil; halkların bu sularla kurduğu ilişkideki ortak duygulanım, hafıza ve direniş. David Graeber’in topluluk temelli yaşam ve devletsiz düzen düşünceleri, Dicle ve Munzur nehirleri çevresindeki halkların doğayla kurduğu tarihsel bağda yeniden yankılanıyor. Burada su yalnızca yaşamın kaynağı değil, aynı zamanda alternatif bir varoluşun ve müşterek yaşamın taşıyıcısı oluyor.8

fotoğraf: rezzan gümgüm

Uzun soluklu sürdürdüğüm çokkatmanlı Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık adlı sanat araştırmamın bir bölümü Munzur Nehri’nin hakkı, tanıklığı, mitolojileri ve çevresindeki insanlarla olan ilişkisi üzerine.9 Munzur ile Dicle coğrafyada ayrı düşse de ruhen ve kültürel olarak aynı kaynaktan beslenir. Munzur Vadisi berrak ve soğuk sularıyla, çeşitliliğiyle direnen bir anlatı taşır. 1971’de milli park ilan edilmesine rağmen, dağlardaki maden ocakları, gözelerdeki projeler ve kirli sularla birlikte insan eli onun da sesini kısar. Yine de Munzur’un suları Peri’den Murat’a, Murat’tan Fırat’a karışarak Mezopotamya’ya iner; Dicle’yle yan yana akmasa da aynı hafızada buluşur. Dicle Nehri geçmişten günümüze tüm canlılarıyla çevresini ve kendi yaşamını beslemiş. Bugün ise hukuki görünmezlik ve insan müdahaleleriyle sessizleştiriliyor.

Munzur da Dicle de kendi şartlarında yoğun baskı altında. Birisinin yasal statüsü olmasına rağmen bu tehditlere maruz kalması diğerinin hukuki boşluğu ve insan müdahaleleriyle birleşince, ikisi de kendi haklarından mahrum. Türkiye hukukunda bu iki nehir tanımsız ve korunmasız durumda. Bu durum yalnızca ekolojik değil, hukuki ve toplumsal bir adaletsizliğin de göstergesi. Öte yandan yasal tanımanın somut uygulamalarla desteklenmediği sürece ne denli anlamını yitirdiğini de unutmamak gerek.

Yürüyüş boyunca suskunluğuna eşlik etmeyi seçtim. Onu bastırmak değil onunla kalmak, ona alan açmak. Su gibi: Kalıba sığmayan, her boşluğu dolduran ama sustuğunda dahi varlığını hissettiren…10

1. Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim’deki “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi” adlı şiirinden.

2. Mehmed Uzun, Dicle’nin Sesi 1: Diclenin Yakarışı (İstanbul: İthaki Yayınları, 2006).

3. Ruken Aydoğdu ve Canan Koç, “Hevsel Bahçeleri’nin Kentsel Tarım Alanı Olarak Değerlendirilmesi”, ÇOMÜ Ziraat Fakültesi Dergisi, 2023.

4. Harita Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi, Dicle Nehri Kıyılarında Yapılaşma Sorunları. Basın açıklamaları.

5. Mehmet Duman, “Kıyı Kanunu Uygulamaları ve Sorunlar”, Planlama Dergisi.

6. Mehmed Uzun, Nar Çiçekleri (İstanbul: İthaki Yayınları, 1996).

7. Aydoğdu ve Koç, age.

8. David Graeber, Fragments of an Anarchist Anthropology (Chicago: Prickly Paradigm Press, 2004).

9. Erhan Muratoğlu’nun Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık sergisine dair metni için bkz. “‘Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık’ Kutsaldır”, Manifold, 24.10.2023. Ayrıca sergiye dair ayrıntılı bilgi için şuraya tıklayabilirsiniz.

10. rezzan gümgüm, “Çağdaş Sanatta Su Manzaraları”, Uluslararası İletişim ve Sanat Sempozyumu, 2021.

çağdaş sanat, David Graeber, Dicle Nehri, Diyarbakır, doğa, Mehmed Uzun, Munzur Vadisi, nehir, rezzan gümgüm, sanat, su, vadi