Diyagram. “n-1,” Tuğçe Kodalak
Çizgiler, Kasırgalar ve
David Foster Wallace

Çoğumuz çizgilerin yalnızca geometrik bir uzaya ait olduğunu varsayıyoruz. Çizgileri sadece bir soyutlama aracı olarak görüyoruz. Tüm varoluş amaçlarını sıkıcı bir göreve —üç boyutlu bir uzay temsili içinde konumları önceden belirli iki noktayı birbirine bağlamaya— indirgiyoruz. Oysaki, bu kısıtlı çerçeveyle sınırlandırılamayacak zenginlikte yaşamları var çizgilerin. Bazen çizgilere ayıp ettiğimizi düşünüyorum.

Çizgilerin yaşam zenginliği, deneyim dünyamızın altında yatan ilişkiler düzlemini oluşturmalarından kaynaklanıyor. Bir başka deyişle, çevremizde algıladığımız fiziksel gerçekliğin koşulları ve olasılıklar matrisi sonsuz sayıda çizginin kompozisyonu ve ritmi tarafından belirleniyor. Çizgiler sadece soyut bir temsiliyet işleminden ibaret değiller. Karşı karşıya kaldığımız her biçimi biçimleyen güçler, gerçekliğin morfogenetik altyapısını oluşturan varoluşsal aktörler, çizgiler.

Çizgilerin bu kurucu kapasitesinin, felsefe tarihinde sayısız kavramsal kurgu içinde ele alındığını hatırlatırsam, herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Spinoza, gerçekliğin farklılaşan modalitelerini değişken hızlılık ve yavaşlıktaki etkileşim çizgilerinin oluşturduğundan bahseder durur (affectio). Sizi bir fincandan farklı kılan şey, Spinoza’ya göre, sizin etkileşim çizgilerinizin fincanınkilerle arasındaki kompozisyon ve ritim farkıdır. Nietzsche, gündelik hayattaki eylemlerin güç çizgilerinin rekabetçi birlikteliği vasıtasıyla gerçekleştiğini savunur (kraft). Her birimiz sayısız gayrişahsi güç sicimi arasındaki çarpışmanın vücut bulduğu dinamik örüntüleriz, Nietzsche’ye göre. Deleuze ise çevremizde vuku bulan aktüel olayları, farklılık üreten yeğinlik çizgilerinin kuvveden fiile geçmesiyle açıklar (intensité). Deleuze’e göre, her özne veya nesne kendilerini delip geçen göçebe yüklemlerin geçici bir ifadesidir. Bu yüklü felsefi arka plana rağmen gerçekliği çizgilerin inşa ettiği kavrayışı, gündelik hayatta pek alışılageldik bir kavrayış değil. Peki, ne vaat ediyor bu kavrayış? Hepimizin her yeni etkileşim esnasında kendimizin ve çevremizin etkinlik sınırlarını yeniden çizdiğini hatırlatıyor. Varlığımızın tenimizin fiziksel sınırlarında bitmediğini, eylemlerimizin etkileşim sınırlarına dek uzandığını vurguluyor. Neleri yapıp neleri yapamayacağımızın, verili mahiyetlerimizden, varsayılan özümüzden, farz edilen tinimizden, türümüzden, ırkımızdan, sınıfımızdan, cinsiyetimizden kaynaklanmadığını; imbiğimizden geçen çizgileri ne şekilde eğip büktüğümüzden, ne denli hızlandırdığımız ve yavaşlattığımızdan, onlarla ne tür kompozisyonlar inşa ettiğimizden kaynaklandığını hatırlatıyor. Her birimizi sürekli topografik katmanlar üreten topolojik birer harita addediyor bu yaklaşım.

Tüm gerçekliği çizgilerin ürettiği gibi cüretkâr bir iddiaya sahipseniz, kuşkusuz sayısız çizgi kipi, sayısız çizgi janrı, sayısız çizgi çeşidinin varlığından söz etmeniz gerekir. Ben yalnızca üç tanesinden bahsedeceğim. Bu üç çizgiden söz etme planımsa, David Foster Wallace’ın 1991 yılında Harper’s dergisine yazdığı, kenarda köşede kalmış, edebi kanonuna dahil dahi edilmeyen “Tenis, Trigonometri, Kasırgalar: Bir Ortabatı Çocukluk Çağı” adlı kısa hikâyesinin analizi üzerinden olacak.1 Wallace hikâyeyi, başlığından da kısmen anlaşılacağı üzere, her biri birbirine benzeyen evlere ve manikürlü bahçelere ev sahipliği yapan Illinois banliyölerinde büyümekte olan adsız bir erkek çocuğunun ağzından anlatıyor. “Vektörler, çizgiler, karşı karşıya çizgiler, gridler içerisinde ve ufuk boyunca uzanan bir sürü hemzemin arazi üzerinde dönüp duran coğrafi güçlerden oluşma geniş kıvrımlı çizgiler arasında büyüdüm.” Uzamsal çizgiler bunlar, birinci türden çizgiler. Doğal çevre içinde geniş kıvrımlı Ortabatı arazilerini, yapılı çevredeyse gridal banliyö arsalarını tanımlıyorlar. Fakat bu kısa girizgâhta dahi, uzamsal çizgiler ile bir başka çizgi türü arasında örtük bir gerilim seziliyor. Çocuk, etrafındaki fiziksel gerçekliği sadece uzamsal çizgilerin değil, aynı zamanda güç çizgilerinin oluşturduğunun farkında (“coğrafi güçlerden oluşma geniş kıvrımlı çizgiler”). İkinci türden çizgiler bunlar; Spinoza’nın etkileşim, Nietzsche’nin güç, Deleuze’ün yeğinlik üzerinden tanımladığı görünmez fakat kurucu etkinlikte çizgiler. Çizgiler arası gerilimlere karşı bir hassasiyeti var çocuğun. Bu hassasiyetin karşılığını da en çok büyüme çağının tamamını adayacağı tenis oyununda alıyor.

Çocuk tenisle tanıştıktan kısa süre sonra kent merkezindeki beyaz yakalıların, avukatların ve dişçilerin çocuklarını teker teker yenmeye başlıyor. Eyalet sıralamasında dördüncü sıraya kadar yükseliyor. Ortabatı’yı dolaşan turnuvalarda derece üstüne derece alıyor. Fakat bu başarıyı atletik yapısına borçlu olmadığını düşünüyor. “Çocuk yarışmaları standardında dahi, oldukça yeteneksiz bir tenisçiydim.” Ortalama bir el-göz koordinasyonu; çok da hızlı ve yapılı sayılmayacak bir vücut; incecik bilekler ve sıradan bir vuruş gücü var. Peki, nasıl oluyor da, bu kadar başarılı olabiliyor? Koçunun tabiriyle, tüm kortu oynayabilme kabiliyeti onu başarılı kılıyor. Kendi tanımıyla, her kortun kendi tikel koşullarını okuyabiliyor, her birinin spesifik farklılıklarına kendisini hızlıca adapte edebiliyor. Aslında tüm tenis kortları birinci türden uzamsal çizgilerden oluşma. Standart ebatlarda dikdörtgen ve düz bir zemin düzlemine, standart file yüksekliklerine, standart top çaplarına, standart raket ebatlarına ve tüm bunları hizaya sokan standart oyun kurallarına sahipler. Fakat aynı zamanda, farkına varılması daha zor, fakat bir o kadar belirleyici ikinci türden güç çizgileri tüm kortları farklı kompozisyonlar dahilinde delip geçiyor. Çocuk için, Illinois yazlarının sıcaklık eğrileri bu çizgiler, farklı zamanlarda yoğunlaşan ve seyrelen nem dalgaları, akşamüzeri ışıklara dadanan böceklerin saha üzerine düşen gölgelerinin oluşturduğu motifler, topun yönünü az da olsa değiştirerek rakiplerini şaşırtmak için kullanabileceği zemindeki belli belirsiz çatlaklar ve belki de en önemlisi, rüzgâr akımları ve esinti yönleri. Çocuk, karşı karşıya geldiği çoğu rakibinden atletik olarak daha zayıf. Rakipleri daha antrenmanlı üstelik, hangi yönden ne hızda top gelirse, ne tarafa ve ne şekilde vurmaları gerektiğine dair tüm taktiksel şablonları ezbere biliyorlar, uzamsal çizgilere hâkimler. Fakat çocukta rakiplerinde olmayan bir şey var. İkinci türden güç çizgileriyle müstesna bir ilişkisi var çocuğun. Kendisini sadece bu güçlere adapte etmeyi değil, aynı zamanda bu güçleri aktif olarak manipüle etmeyi de beceriyor. Gerçekliğin daha çok boyutuyla iletişime geçmek demek bu. “Bir süre boyunca, çocuk bir tenisçi olarak diğer çocukların olmadığı ölçüde gerçek fiziksel dünyanın bir sakini haline gelmiştim.”

Çocuksa, içinde bulunduğu ortamın
boş bir geometrik hacimden ibaret olmadığının farkındalığıyla, bu ortamı oluşturan görünmez sicimlerin değişken eğilimlerini kendi bedenine saplıyor. Bedenini mekâna yayıyor. Ortamı bedenine katıyor.

Çocuk bu güç çizgileri arasından en çok rüzgâr ile yakınlık kuruyor. “Beni nispeten iyi bir oyuncu yapan, rüzgârın diferansiyel karmaşıklığını oyunuma aktarabilmemdi.” Rüzgâr, Ortabatı için önemli bir aktör. Burası esintilerin aniden fırtınalara, meltemlerin birdenbire kasırgalara dönüşüverdiği fevri bir coğrafya. Ortabatı kortlarında, özellikle nisan ve temmuz ayları arasında, rüzgâr belirli bir düzen içinde olmaksızın bir ileri bir geri hamle yapabiliyor, bir anda ölüp akabinde tekrar dirilebiliyor ve hatta bazen kortun bir köşesinde bir yönde, diğer köşesinde bir başka yönde esebiliyor. Dolayısıyla, salt uzamsal çizgiler takip edildiği ve iklimsel güç çizgileri hesaba katılmadığı takdirde, en iyi şekilde planlanmış ve en doğru yere vurulmuş toplar bile, kortun sınırlarını belirleyen beyaz çizginin dışına düşmeye mahkûm hale geliyor. Çocuk, kendisinden daha yetenekli, daha fizikli, daha hızlı, koordinasyonu daha iyi ve daha çok eğitim almış rakiplerini yenmeyi, tam da bu şekilde, güç çizgileri üzerinde sörf yapmayı öğrenerek başarıyor. Rakipleri pek hoş karşılamıyor tabii bu durumu. Kâğıt üzerinde kusursuz sayılabilecek vuruşları, iklimsel güç çizgilerinin kortun görünmez etkileşim alanını eğmesi, bükmesi ve deforme etmesi sonucu dışarıya doğru falso aldığında, kendilerini ani sinir krizleri eşliğinde raketlerini sağa sola fırlatırken buluveriyorlar. Çocuksa, içinde bulunduğu ortamın boş bir geometrik hacimden ibaret olmadığının farkındalığıyla, bu ortamı oluşturan görünmez sicimlerin değişken eğilimlerini kendi bedenine saplıyor. Bedenini mekâna yayıyor. Ortamı bedenine katıyor. “Şimdi düşünüyorum da, rüzgâr ve böcekler ve çukurlar benim kendi iç sınırlarımı, şahsi çizgilerimi oluşturuyorlardı.”

Çocuk on dört yaşına geldiğinde, turnuvalara birlikte seyahat ettikleri komşusu Antitoi ile birlikte Illinois sıralamasının tepesine yerleşiyor. En iyi arkadaşı ve en esaslı rakibi Antitoi. Evlerinin yakınında, meteoroloji uzmanlarının “Hortum Geçidi” olarak adlandırdıkları bir alanda karşılıklı antrenman maçı yapmakla geçiyor boş zamanları. Kasırgalara alışkın bölgenin olağan sakinleri hortumlar. Sadece belirli bir güç eşiğinin üzerindeki hortumlar için sivil savunma sirenleri çalınıyor. Dört duvar arasına girip eğilmek gerekiyor sirenler çaldığında. Soğuk Savaş döneminden kalma yeraltı sığınakları olanlar daha şanslılar. “Yaşım artsa da hortumları aklımdan çıkartamıyordum ve nedeni de belliydi: Hortumlar bir başkalaşımdı benim için.” Ortabatı’nın kendisini bükmesini ifade ediyor varlıklarıyla hortumlar. “Saban izlerinden, yollardan, akslardan ve gridlerden oluşma Öklitçi monotonluğu hareketlendiriyorlardı.” Hem ölçüsüz bir cazibe yayıyorlar, hem de tüm Ortabatı’da büyüyen çocukların kâbuslarını süslüyorlar. “Hortumlar, merkezi Illinois’teki bizim muhit için, paralel çizgilerin buluştuğu, kendi ekseni etrafında döndüğü ve havaya uçtuğu boyutsuz noktalardı.” Bir başka deyişle, hortumlar kaotik davranışlara sahip çizgilerden oluşuyor. Üçüncü türden çizgiler bunlar. Spinoza’nın üretici varlık düzlemiyle hemhâl olmayı sağlayan üçüncü türden etkileşim çizgileri, Nietzsche’nin masum bir yıkıcılık ve doğurgan bir yaratıcılığı tek kefede toplayan son metamorfoz çizgileri, Deleuze’ün yeni farklılık rejimleri inşa etmeye yarayan kaçış çizgileri. Evcilleştirilmesi mümkün olmayan türden çizgiler.

Yine bir öğlen vakti çocuk ve Antitoi evlerinin yakınındaki tenis kortunda antrenman maçı yapıyorlar. Bu esnada varlığı önceden tahmin edilemeyen bir kasırga bir dizi hortumu da peşine takarak kente doğru yaklaşıyor. Tehlikeyi önceden haber vermesi gereken sivil savunma sirenleri teknik bir arıza nedeniyle çalınamadığından ötürü, çocuklar yaklaşan kasırgadan habersiz oyunlarına devam ediyorlar. “Sıcaklık öyle hızlı şekilde düştü ki, saçlarımızın diken diken olduğunu hissettik.” Konsantre halde saatlerdir aynı vuruşları çalışmanın getirdiği yarı hipnotik ruh halinden ötürü, dış dünyayla bulanık bir ilişkileri var. Ortamdaki elektriklenmenin sıradışı boyutunun farkında değiller, en fazla ani bir sağanağın başlayacağını zannediyorlar. Sonra, oyun devam ederken, yalnızca birkaç saniye içinde, kortun hemen dışındaki dize kadar yükselen mısır tarlaları sanki üzerlerinden görünmez bir silindir geçiyormuş gibi dalgalar halinde dümdüz oluyor ve çocuk parkındaki salıncaklar asılı oldukları metal kirişin etrafına dolanıyor. “Her şey çok hızlı oldu: tarla, ağaçlar, salıncaklar, çimenler.” Tam o esnada çocuk Antitoi’den gelen topa vuruşa hazırlanıyor. “Nedense vurduğum topun ardından koşmaya çalıştığımı fark ettim, ama vurduğum topun arkasından koşmaya çalışmıyor olmam gerekirdi, güçlü fakat nazik bir biçimde kalçamdan tutulup havaya kaldırıldığımı hissettim, top nedense falso alarak bana doğru yaklaşıyordu ve ben daha fileye varmadan topu geçiyordum, bu sırada ayaklarım yere basmıyordu, yerden yaklaşık on beş metre yüksekteydim ve sonra havada her tarafımda samanlar ve çöpler uçuşuyordu ve hem Antitoi hem de ben fırıldak gibi dönüyorduk ve yemin edebilirim ki, kortun on beş metre yukarısındaydık ve doğu yönündeki tellere öyle sert çarptık ki, teller yarı yarıya devrildiler ve kırk beş derece açıyla havada asılı kaldılar.” Sonunda üçüncü türden çizgilerle karşılaşıyor çocuk. Nihayet, saplantı haline getirdiği hortumlardan biriyle yüzleşiyor.

“İkimizin de suratında, göğsünde ve bacaklarımızın ön tarafında dörtgen şeklinde derin çizgi izleri kaldı.” Çizgiler bedenlerini işaretliyor. Üçüncü türden çizgilerle karşılaşma riskli bir etkileşim. “Neyse ki ağır yaralanmadık.” Etkileşimin doğuracağı dönüşümün ne yönde olacağı karşılaşma vuku bulmadan bilinemiyor. Peki, neyi sembolize ediyor bu hortumlar, ne anlama geliyorlar? Çocuğa göre “hiçbir anlam ifade etmiyorlar.” Bu, çizgilere sorulacak soru değil, belki de tefsir ve yorum merkezli sorular. Üzerlerine yansıtılan yorumlara karşı kayıtsızlar, yalnızca kendilerini ifade ediyorlar. “Hiçbir kural tanımıyorlar.” Her adımda kendi kurallarını, güzergâhlarını, etkileşimlerini yeni baştan biçimlendiriyorlar. Olağan bir doğa olayı aslında bu, fakat çocuk için olağanüstü bir karşılaşma. Farklı kipteki çizgilerle tanışıyor çocuk, kısa bir süreliğine de olsa bir hortumun kaotik bedenine dahil oluyor. Başkalaşıma uğruyor. Üçüncü türden çizgileşiyor. Zengin bir hayatı var çizgilerin. Çocukları, hortumları, banliyöleri çizgiler oluşturuyor.

{31.05.2016, New York}

1. David Foster Wallace, “Tennis, Trigonometry, Tornadoes: A Midwestern Boyhood,” Harper’s Magazine (Aralık 1991): 68-78

afekt, affectio, banliyö, beden, çizgi, David Foster Wallace, etkileşim, etkileşim çizgileri, gerçeklik, Gilles Deleuze, Gökhan Kodalak, güç, güç çizgileri, hortum, intensité, kaçış çizgileri, kaos, kasırga, kompozisyon, kraft, mekân, Nietzsche, Ortabatı, ritim, rüzgâr, sınır, Spinoza, tenis, tenis kortu, uzamsal çizgiler, yeğinlik, yeğinlik çizgileri