Diyagram.
Sub specie aeternitatis,”
Tuğçe Kodalak
Metropol Afektleri 
ve Hayatın Akışı
Tuhaf Bir Sosyolog Olarak
Georg Simmel

Metropolü donuk bir yapılı çevreden ve bu yapılı çevre içinde dolanarak ona hayat veren, onu aktive eden beşeri bireylerden ibaret sanmak, günümüzde —günlük hayatta olsun, kentsel tasarım ve mimarlık mesleklerinde olsun, kent sosyolojisi ve şehir planlama merkezli akademik çevrelerde olsun— hâlâ yaygın bir yanılgı. Bir tarafta kentsel çevreyi oluşturan sabit ve pasif nesneler. Öte tarafta bu nesnelere hayat üfleyen doğaüstü özneler olarak biz, insanlar. Bazen kendi etkinliğimizi fazla abarttığımızı, kendimizi fazla şımarttığımızı düşünüyorum.

Bu benmerkezci tavrımızı Georg Simmel de bir tür şımarıklık olarak addetmiş olacak ki, 1902 yılında modern kentler üzerine Dresden’de düzenlenen bir sergiye ait konferans serisinde, kendisinden metropol yaşantısı içinde entelektüel öznelerin rolü üzerine bir konuşma yapması istendiğinde, talep edilen temayı tam tersine çeviriyor ve asıl metropolün her birimizin zihinsel hayatı üzerine ne tür etkilerde bulunduğunu inceleyen “Metropol ve Zihinsel Hayat” adlı konuşmasını yapıyor. Simmel’e göre metropol sayısız beşeri ve insandışı aktörün etkileşiminden oluşan öznel bir şebeke.1 Metropolün afektif kabiliyeti —yani eşzamanlı olarak çevresini etkileme ve çevresinden etkilenme kabiliyeti— olmayan, donuk, pasif, edilgen hiçbir bileşeni yok. Metropol tüm bileşenleri farklı yeğinlik seviyelerinde aktif ve afektif olan dinamik bir kompozisyon, kendisini sürekli yenileyen bir güç sahası, hayatın akışını bir yandan hasat ederken öte yandan bu akışa boyuna yeni yaşantı kipleri imal eden değişken, öngörülemeyen ve ucu açık bir süreç.

“İnsan varlığı, bedeninin fiziksel sınırlarıyla veya aktivitesini doğrudan kuşatan alanla sınırlı değildir; zaman-mekân içinde yayılan etkilerinin toplamından ibarettir. Aynı şekilde, kent de yakın çevresinin sınırlarını aşan tüm etkilerinin bütününden oluşur” (s. 17).2 İnsan ve metropol arasında ontolojik bir mahiyet farkı göz etmeyen Spinozist bir kavrayış bu. İnsan da, metropol de etken özneler, fiziksel nitelikleri veya mahiyetleri üzerinden değil zaman-mekâna yayılan etkileşimleri üzerinden tanımlanıyorlar. Yani, metropolü oluşturan durum, etken insani öznelerin, edilgen insandışı nesneler üzerinde bıraktığı etkiler değil; insan ve insandışı tüm aktörler arasında vuku bulan dağıtık ilişkiler. Dolayısıyla, metropol ekonomik, politik, teknolojik ve toplumsal ağ ilişkilerine ev sahipliği yapmakla yükümlü nötr bir arka plandan ibaret değil. Metropol bu ilişkilerin ta kendisi. Fiziksel bir mekân olmadan önce, afektif bir mekân metropol. Mastarsız yüklemlerin ve gayrişahsi öznelerin bir yandan çekime uğradığı, öte yandan çekim dışına taştığı; afektif uyarıcıların kâh pıhtılaştığı, kâh akışkanlaştığı dengedışı bir örüntü.

“Metropol tipi bireyselliğin üzerine kurulduğu psikolojik temel afektif hayatın yeğinleşmesidir. Bu yeğinleşme iç ve dış uyarıcıların sebep olduğu hızlı ve kesintisiz değişimlerden kaynaklanır. İnsan kendi bedenindeki farklılıkları kaydeden bir varlıktır; insan zihninin uyarılması, birbirini takip eden afektif uyarıcıların etkileri arasındaki farklar vasıtasıyla gerçekleşir” (s. 11). Metropol sakininin afektif dünyasını anlatan basit fakat bir o kadar da zengin bir perspektif bu. Önce, kentin afektif uyarıcıları insanın bedenine saplanıyor; bu metropoliten afektlerin kayıt altına alınma ve içe doğru bükülme süreci (implicatio). Sonra, bu kaydedilen etkiler arasındaki farklılıkların yarattığı uyarılar bireyin o anda kendi etkileşim kapasitesiyle çevresinde mümkün gözüken etkileşim potansiyelleri arasındaki ilişkiyi kurmasına ve yeni etkinliklerde bulunmasına olanak sağlıyor; bu afektlerin o anın süzgecinden geçerek yeni bağlantıların oluşumu ve çaprazına bükülme süreci (complicatio). Son olarak, o anın süzgecinden geçen bu afektler, metropole başkalaşmış yeni vektörler olarak geri saçılıyorlar; bu da afektlerin hayatın akışına geri dönüşü ve dışa doğru bükülme süreci (explicatio). Bir metropol sakini olarak, metropoliten örüntülerdeki etkinliğim bu afektif süreçlerin birlikteliği üzerinden işliyor: Etraftaki kentsel uyarıcılardan ilgimi çekenler ve yüzümü ekşitenler, insanların yürüyüş ritmi, önümden geçenler, arkamdan itenler, o anki zindeliğim veya yorgunluğum, geçmişten getirdiğim sıkıntılarım ve rahatlıklarım, birinin bana gülümsemesi, rüzgârın esiş yönü, kaldırım taşlarının orta yerinden fırlayan bir ağaç, her havaya attığım adımı bu taşlara doğru geri çeken yerçekimi, arabalar, hızları, renkleri, plakaları, tüm bu curcunayı besleyen fakat görünürde olmayan elektronik hatlar, köşedeki dükkândan yayılan kahve kokusu, kahve kokusuna karışan tiz bir lağım kokusu, yolumu kesen masalar, sandalyeler, reklam panoları, gözümün içine bakan şu köpek, köpeğin dili, beni neden cezbettiğini anlayamadığım şu köhne bina, güneşin tepemde olması, güneşin köşesinde kıvrılan şu evsizin de tepesinde olması, yaya akışını hizaya sokan cepheler, yüzümü teğet geçen bir böcek, bağırışlar ve çağırışlar, ayakkabılarım, ayakkabımın altına yapışan sakız, öğleden sonrasının kendisine has karakteri, zihnimin iç uyarıcıları, bedenimin hormonal akışları, birine benzettiğim şu beyefendi, gidip gelen anlık duygular, kısa bir keyiflenişin akabinde üzerime çöken belli belirsiz bir sıkıntı… Metropol, afektif hayatın yeğinleşmesi.

“Metropol, sokaklarından her geçişte, ekonomik, mesleki, toplumsal hayatının temposunda ve çeşitliliğinde, taşra hayatının afektif ritminin daha yavaş, daha alışıldık ve daha monoton akışıyla arasında derin bir farklılık öne sürer” (s. 11-2). Öyleyse, metropolü taşradan en başta afektif ritim farklarının ayırdığını söylüyor Simmel. Bu farklardan ilki kinetik bir fark; yani, taşranın yavaşlığının aksine, metropolde afektif etkileşim daha hızlı akıyor. İkincisi etolojik; yani, taşrada hakim olan alışıldık davranış ritimlerinin aksine, metropol alışılmışın ötesine sıçrayan etkinlik ritimleri bakımından daha zengin. Üçüncüsü dinamik; yani, taşranın tekdüzeliğinin aksine, metropolde değişim ve farklılaşmayı besleyen güçlerin ve uyarıcıların yeğinliği daha fazla. Bu ritim farkları (kinetik, etolojik, dinamik), metropol ve taşra hayatlarının kendilerine özgü afektif deneyimlere gebe olmaları demek.

“Belki de başka hiçbir psikolojik fenomen, bıkkınlık kadar metropole özgü değildir” (s. 14). Simmel’in tabiriyle bıkkınlık yani blasé tavrı, metropol insanının karşılaştığı sonsuz uyarıcıyla başa çıkmak için geliştirdiği afektif bir uzuv. Metropol kendi sakinlerini öylesine yüksek hızda, doygun yeğinlikte ve ani dalgalanmalarla uyarır ki, insanların “sinir uçlarını yırtacak raddeye kadar zorlar,” artık onları belli eşiklerin ötesindeki hızlara, değişimlere, farklılıklara tepki veremez hale getirir. Bu anlamda Simmel’in bahsettiği bıkkınlık, bilinçli bir psikolojik tercih değil dikkat ederseniz. Metropoliten bıkkınlığın nesnesi yok. Yani burada spesifik olarak şu etkinlikten veya bu insandan bıkmanızdan bahsedilmiyor. Metropol yaşantısında bıkkınlığı bir afektif uzuvmuşçasına vücudunuzda taşıyorsunuz. Metropoliten hayatla olan tüm karşılaşmalarınız bu bıkkınlık filtresinden geçmek şartıyla sizle buluşuyor. Yanlış anlaşılmasın, hayata karşı da bıkkın veya bezgin değilsiniz, hayatı değillemiyorsunuz. Aksine, metropoliten hayatı ancak bu bıkkınlık filtresi sayesinde deneyimleyebiliyorsunuz. Simmel’in tuhaflıklarıyla yavaş yavaş karşılaşmaya başlıyoruz.

Bu afektif bıkkınlığın problemli sonuçları yok değil; birçok detayın gözünüzden kaçmasına sebep oluyor, çevrenizden gelen birçok afektif uyarıcıya karşı kayıtsız kalmanıza yol açıyor, muhatap olduğunuz kimselerin birçoğunun kim olduğunu bile bilmemenize ve hatta umursamamanıza neden oluyor, fakat aynı zamanda, metropolde yaşamanızı mümkün kılıyor. Yoksa insan metropolde üzerine atılan, içine bükülen her afektif uyarıcıya, ona uygun bir tepki vermeye çalışsaydı, Simmel’in tabiriyle, “tamamıyla atomlarına ayrılır, tasavvur dahi edilemeyecek bir ruhsal çöküşe uğrardı” (s. 15). Dolayısıyla, “metropol yaşantısında yabancılaşma olarak görünen şey, onun en temel toplumsallaşma biçimlerinden biri aslında” (s. 15). Afektif bıkkınlığın metropoliten bireyselliğin kurucu ögelerinden biri oluşu, bireysel yabancılaşmanın temel bir toplumsallaşma biçimini tanımlayışı; Simmel bize afektlerin karşıtlıklar üzerinden değil, karmaşıklıklar üzerinden okunması gerektiğini hatırlatıyor. Ki Simmel’in tuhaflığı da belki de, tüm farklılıkları karşıtlıklara ve karşıtlıkları da belirleyen ve belirlenen arasındaki üst-ast ilişkilerine indirgemeye meyilli yüzyıl dönümü sosyologlarının aksine, ilk karşılaşıldığında karşıtlık gibi görünen ilişkileri dahi, bir aradalığı olağan farklılıklar ve muhtelif yaşam örüntüleri olarak kavramasında, Nietzsche ve Spinoza’yı da arkasına alarak, incelediği tüm hayat kiplerini iyi ve kötünün ötesinde, kendi müstesna gerçekliğinde değerlendirmesinde yatıyor. Spinoza’nın felsefi evrenini özetleyen şu zarif sözü, tam da bu yüzden, Simmel’in sosyolojik yaklaşımıyla da birebir örtüşüyor: “karşıt değil, sadece farklı” (non opposita, sed diversa).3

“Metropol her zaman para ekonomisinin merkezi olmuştur” (s. 12). Simmel bir yandan da bizi afektif ilişkilerin ekonomik boyutuna doğru yöneltiyor. Simmel’e göre, para ekonomisinin hâkim olduğu yaşantılarda “her şey, paranın kesintisiz akıntısında, eşdeğer ağırlıkla yüzer” (s. 14). Yani, para toplumsal yaşantıdaki tüm tekillikleri ve nitelikleri mübadele değeri üzerinden yassılaştırır, biçtiği fiyatlar vasıtasıyla onları niceliklere indirger. Peki, nasıl bir ilişkisi var para ekonomisinin metropol afektleriyle? Bir yandan tehlikeli bir ilişkisi var. Metropoliten bıkkınlık, para ekonomisinin örgütlediği nicelik merkezli yassılaşmayla müttefiklik kurabiliyor. Eğer ki bıkkınlık, para ekonomisinin çalışma prensibine benzer bir biçimde, “her şeyi aynı donuklukta, aynı grilikte” algılamaya doğru yönelirse, bu afektif hal “bütünüyle içselleştirilmiş para ekonomisinin öznel yansıması” olup çıkıverebiliyor (s. 14). Böylece bıkkınlık sinik bir güzergâha savruluyor. Yani metropol hayatıyla ilişki kurmaya yarayan afektif kanalımız, bizi hayatın kendisini yadsımaya, hayatı sadece nicelikler üzerinden deneyimlemeye yönlendiriyor. Fakat unutmamak gerek ki, bu afektif güzergâhlardan yalnızca bir tanesi. Kuşkusuz, bizi bu güzergâha iten birçok etmen var; fakat bu güzergâh, Marx’ın politik kuramında olduğunun aksine, zaruri bir güzergâh değil.

Çünkü öte yandan, para ekonomisi ve metropol arasındaki etkileşimin çözücü bir etkisi var toplumsal yaşantı üzerinde, özellikle taşra hayatıyla karşılaştırıldığında. “Muhit ne denli küçükse ve bireyin başkalarıyla etkileşime girerek sınırlarını aşma olasılığı ne denli kısıtlanmışsa, buradaki dar cemaat bireyin hayat tarzını, etkinliklerini ve tavırlarını o denli titizlikle denetlemeye koyulur” (s. 16). Organik bağlar ve cemaat ilişkileri metropol bireylerinin hayatlarını taşra hayatında olduğu ölçüde kontrol edemez hale geliyorlar. Metropoliten yaşantının, bireysel hareket alanını genişletmek, toplumsal faaliyetlerin olasılıklar havuzunu çeşitlendirmek, dar merkezli hegemonyaları hırpalamak ve organik toplumsal bağımlılıkları azaltmak gibi neticeleri var. Metropol bir yandan yeni sömürü ve tahakküm mekanizmaları tarafından zapturapt altına alınmaya çalışılırken, öte yandan merkezsiz öznelliklerin yoğunlaştığı bir farklılık üretim merkezi haline geliyor. Kuşkusuz, para ekonomisi metropolle kurduğu yakınlıkla hızlandırdığı organik bağları buharlaştırma sürecini, Marx’ın da ortaya koyduğu üzere, kendi yolunu açmak, kendi akışını ivmelendirmek ve toplumsal düzleme daha kolay nüfuz edebilmek için örgütlüyor. Simmel de metropolün politik iktidar rejimleriyle ve ekonomik tahakküm aparatlarıyla içe içe geçtiğini inkâr etmiyor. İtiraz ettiği, bu rejimlerin ve aparatların metropoldeki tüm yaşam çizgilerini mutlak suretle belirleyen bir altyapı veya tepeden inme bir makro strüktür olarak tahayyül edilmesi. Simmel’in yüzyıl dönümündeki tuhaflıklarından bir diğeri, sosyolojisini makro determinizmler üzerine kurmayı reddetmesi. Marx’ın ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler mottosundan ve Durkheim’ın organik toplumsal strüktürler bireyleri üniter toplumsal organizmaya uyumlu kılar kurgusundan farklı olarak, Simmel toplumsal, ekonomik ve politik kurguların iç içe geçen güç vektörleri ve afektif akışlardan oluşma dağıtık bir şebeke olarak düşünülmesi gerektiğini ifade ediyor. Mimarlık tarihinde Simmel’i Marksist bir kent analizcisi gibi okumak isteyen Tafuri’den Cacciari’ye dek uzanan damarın kavrayamadığı tuhaflık da tam olarak bu.4 Hayatı daha vuku bulmadan belirleyen kadir-i mutlak bir güç tahayyülü, bu devlet olsun, kapitalizm olsun, din olsun, aile olsun, toplum denen bir kategori olsun, problemli bir tahayyül Simmel’e göre. Hayatın akışı strüktürel dayatmalar doğrultusunda değil, sonsuz sayıda beşeri ve insandışı aktörün arasında kurulan dinamik, ucu açık ve değişken ritimdeki ilişki ağlarının o anda ortaya çıkardığı nevzuhur olaylar sayesinde yön buluyor.5

Peki, metropoliten bireyin, sinik afektlere yenik düşmeden, nicelik merkezli yassılaştırmaları içselleştirmeden, kendi müstesna tekilliği ve afektif yeğinliği üzerinden örgütleyebileceği bir yaşantı biçimi ya da ethos inşa etmesi mümkün mü? Simmel baştan beridir ipuçlarını verdiği bu güzergâhı, metropol yaşantısında düğümlenen modern çağın temel etik sorunsalı olarak tanımlamak kaydıyla metnini sonlandırıyor. Nasıl olur da, her birimizi eşdeğer kılmaya aday hemzemin toplumsal düzlemleri olumladıktan sonra, kendi benzersiz tekilliğimiz ve özgün farklılıklarımız üzerine kurulu bir hayat inşa edebiliriz? “Bu durum, söz konusu genişlemenin mantıksal ve tarihsel tamamlayıcısı olan bireysel özgürlüğün, yalnızca olumsuz bir anlamda anlaşılmaması gerektiğini gösterir: Bireysel özgürlük, yalnızca hareket kısıtlılığının, önyargıların ve cehaletin saf dışı edilmesinden oluşan bir özgürlük değildir” (s. 17). Simmel’in bu kez öne sürdüğü, kendi dışındaki negatif koşulları değilleyen dışsal bir özgürlük değil, kendi hayat akışında yeni afektif olumlama kompozisyonları üretebilen aktif bir özgürlük. Metropol afektleriyle ne tür ilişkiler kuruyoruz? Onları kesintiye uğratıp, gridlere mi sokuyoruz; onların hareket alanlarını kısıtlayıp, organik kurgulara mı hapsediyoruz; onları bloke edip, hayatı yadsıma kanallarına mı yönlendiriyoruz; onları niceliğe indirgeyip, hayatı yassılaştırma tekniklerine mi dönüştürüyoruz? Yoksa afektleri şahsi imbiğimizden geçirip, gayrişahsi bir yeğinliğe mi ulaştırıyoruz; metropolün hezeyanını ketlemek yerine, müstesna limitlerine mi taşıyoruz; metropolün afektif kanallarında delikler açıp, görülmemiş etkileşimlerin deneyimlerini mümkün mü kılıyoruz?

Metropol afektif akışların geçici kompozisyonundan, bir yandan beden buluşları, öte yandan tekrar çözünüşlerinden ibaret. Simmel bu metinde ipuçlarını verdiği bu ontolojik perspektifi, ancak ölmeden hemen önce, 1918 yılında, kendi varlık felsefesini yazacağı son metninde geliştirme fırsatı bulabiliyor. Ancak o zaman hayatın akışına bireylerin perspektifinden değil, Spinozist bir bakış açısıyla, hayatın kendi içkin ilişkiselliğinin, kendi kurucu afektifliğinin perspektifinden bakmak gerektiğini vurgulayabiliyor (sub specie aeternitatis): “Fakat durum, hayata kendi perspektifinden bakarsak, bambaşka bir hal alır… Burada hayatın içeriğinin münferit dünyalara bağlantısı temel anlamını yitirir. Bu bağlantı artık parçaların gecikmiş bir soyutlaması ve varsayımsal bir nakli gibi gözükmeye başlar ve bu parçalar artık birbirlerini sınırlandırma ve birbirlerinden kopuk olma gibi özelliklerini geride bırakırlar. Bu parçalar, hayatın dinamik akışında, dalgaların bir akıntı içindeki birlikteliği gibi bir araya gelirler; her yeni hadisede, hayat onları kendi nabız atışları gibi üretir durur.”6 Simmel’i tuhaf olduğu kadar mühim kılan alameti farikası, bir asırdan fazla süre önce, metropolü metropolün kendi afektif perspektifi üzerinden okuyabilme vizyonunda saklı.

{11.09.2016, New York}

1. Simmel’in metnindeki kavramların kullanılış biçimlerinin gerektirdiği hassasiyet dolayısıyla, metindeki alıntıları şu dört versiyonu karşılaştırmalı olarak kullanarak çevirdim: Georg Simmel, “Die Grosstädte und das Geistesleben,” Die Großstadt: Vorträge und Aufsätze zur Städteausstellung (Dresden: Jahrbuch der Gehe-Stiftung Dresden, 1903), s. 185-206; “The Metropolis and Mental Life,” The Sociology of Georg Simmel, ed. Kurt H. Wolff (Illinois: The Free Press, 1950), s. 409-27; “The Metropolis and Mental Life,” The Blackwell City Reader, eds. Gary Bridge and Sophie Watson (Malden: Blackwell, 2002), s. 11-19; Georg Simmel, “Metropol ve Tinsel Hayat,” Modern Kültürde Çatışma, çev. Nazile Kalaycı (İstanbul: İletişim Yayınları, 2012), s. 83-100.

2. Alıntıların sayfa numarasını Bridge ve Watson’ın editörlüğünü yaptıkları İngilizce versiyondan veriyorum.

3. Uzunca bir süre, Simmel’in Spinoza’nın felsefesinden derinden etkilenmiş olabileceğine dair spekülatif bir inanca sahiptim. Ancak yakın zamanda, Simmel’in eserlerini daha yakından okuma fırsatı bulduğumda, bu etkinin gerçek olduğunun farkına vardım. En çok şu üç kitabında Spinoza’yla doğrudan ilişki kuruyor: Georg Simmel, Hauptprobleme der Philosophie (Leipzig: G. J. Göschen, 1911), s. 53-60; Essays on Religion (New Haven: Yale University Press, 1997), s. 5, 60, 115-43; The View of Life: Four Metaphysical Essays with Journal Aphorisms (Chicago: The University of Chicago Press, 2010), s. 1-25, 69. Simmel’in sosyolojisi üzerindeki Spinoza etkisini anlatan ikincil bir kaynak için: Horst J. Helle, Messages from Georg Simmel (Leiden: Brill, 2014), s. 152-60.

4. Tafuri, Simmel’in incelikli yaklaşımıyla yüzleşebilseydi, kapitalist sistem hâkim üretim tarzı olduğu müddetçe mimarlık yapmamak gerekir diye özetlenebilecek sinik determinizminin ötesine geçme olasılığını yakalayabilirdi. Manfredo Tafuri, Architecture and Utopia: Design and Capitalist Development (Cambridge: The MIT Press, 1979), s. 86-9.

5. Bu sayısız afektif vektörün eşit güçte ve aynı etkide olmadığı aşikâr. Fakat asimetrik ilişkilerden ve bazı kurguların diğerlerinden çok daha güçlü olduğundan bahsetmek başka bir şey, her türlü olayı, o olayda ne olduğundan bağımsız olarak, daha vuku bulmadan çoktan belirlemiş olduğu varsayılan kadir-i mutlak kurgulardan bahsetmek başka bir şey.

6. Georg Simmel, The View of Life: Four Metaphysical Essays with Journal Aphorisms (Chicago: The University of Chicago Press, 2010), s. 25.

afekt, blasé, Gökhan Kodalak, kent, mekân, metropol, Metropol ve Zihinsel Hayat, ritim, Simmel, Spinoza, şehir, yeğinlik