Diyagram. “Yeraltı Kuvveleri,”
Tuğçe Kodalak
Tiyatronun
Yeraltı Kuvveleri
ve Kayhan Berkin

I.

Kayhan Berkin sıradışı bir oyuncu ve yönetmen. 2014 yılında Versus Tiyatro’yu kurduğunda daha yirmili yaşlarında.1 Bu denli genç yaşta üretmenin kolay olmadığı birçok nitelikli işin altında imzası var. Nişan ve rütbelere önem atfediyorsanız, oyunculuğu da yönetmenliği de ödüllü. Fakat belki de tüm bunlardan daha da önemlisi, çok kısa sürede kendine has bir çizgi, nevi şahsına münhasır bir dünya görüşü geliştirmeyi başarmış olması. Gizli temayüllerden biridir, bu tür yazılar bahsi geçen kişi ancak ilerlemiş bir yaşa geldikten sonra yazılır. Oysa kimileri daha onlu, yirmili, otuzlu yaşlarındayken üzerlerine yazılmayı hak ediyor.

Formel bir perspektiften bakıldığında, Kayhan Berkin’in ortaya koyduğu eserler tek bir kalıba girecek cinsten değil. Kendisi bir yandan klasik oyunları modern bir anlayışla sahnelemeye meyilli. Diğer yandan ana akımla ilişkilenmekten çekinmiyor. Öte yandan tiyatronun sınırlarını zorlayan deneysel işlere karşı da özel bir zaafı var. Bu nedenle tiyatro tarihinin klasikleşmiş eserlerinden Shakespeare’in Hamlet’ini modern bir yorumla oynarken, aynı zamanda erken modern edebiyatın çarpıcı metinlerinden Georg Büchner’in Woyzeck’ini deneysel bir oyun hâlinde sahneleyebiliyor. Ya da Lars von Trier’in —beyaz yakalıların aykırı sandığı fakat ana akım sinemaya göbekten bağlı— Dogville filmini geniş bir kadroyla tiyatroya uyarlarken, öte yandan Peter Handke’nin neredeyse anti-tiyatroya kaçan Seyirciye Övgü adlı eserini seyircilerle bire bir didişerek hem yönetip hem de tek başına oynayabiliyor. En basit ifadeyle cüretkâr bir çok yönlülük bu.

Fakat beni ilgilendiren ne bu formel perspektif ne de bu cüretkâr çok yönlülük. Beni ilgilendiren Kayhan Berkin’in tiyatrosuna karakterini veren müphem bir hassasiyet. Adı konulmamış bir hassasiyet söz konusu olan. Tiyatroya dair jestlerin altında yatan potansiyellere dair özel bir duyarlılık. Sahnede kâh kasılan, kâh kabaran bedenlere hayatiyetini veren kuvvelere yönelik istisnai bir özen. Kayhan Berkin yeraltından güçlerle hemhal olmakta hünerli bir tiyatro filozofu ve bunun farkında değil.

II.

Yeraltından güçlerle hemhal olmak kulağa biraz muğlak geliyor, oysa basit bir mantığı var. Yeraltından güçlerle hemhal olmak demek, içinde bulunduğumuz olayların altında yatan potansiyellerle ortaklık kurmak, bu kuvvelerle etken bir ilişki geliştirmek demek. Zor olan kısmı şu, gündelik yaşantıya dair içinde bulunduğumuz her olayda etken olmak, etrafımıza her an yüksek yoğunlukta hayatiyet saçmak pek mümkün değil. Hayatiyetimiz, yani yaşama gücümüz, hepimizin kendi çapında deneyimlediği üzere, o an içinde bulunduğumuz ilişki ağlarındaki etkileşimlere göre kâh artmaya, kâh azalmaya meyilli. İnsan dahil olduğu olaylardan bazılarının akışında sönük kaldığını hisseder, olayın altında yatan potansiyellerle yeterince ortaklık kuramaz, kendi kuvvelerini yeterince fiile geçiremez, olayın yönünü yeterince değiştiremez; edilgenleşir. Bazı olayların akışındaysa aynı insan göz kamaştırır, olayın kurucu bileşenleriyle hemhal olur, kendi kabiliyetlerinin sınırlarını zorlar, olayın yönünü değiştirir, hatta olaya yön verir; etkenleşir. Etkenlik ve edilgenlik, dolayısıyla, insanın özüne kazınmış sabit nitelikler değil. Bazılarımız etken, bazılarımız edilgen insanlar olarak doğmuyoruz. Etkenlik ve edilgenlik bizim değişim akslarımız.2 Yani her olayda örgütlediğimiz ilişkiler, kurduğumuz ortaklıklar ve eyleme döktüğümüz kuvveler ölçüsünde daha etken veya edilgen oluyoruz.3 Etkenlik ve edilgenlik iştirak ettiğimiz etkileşimlere göre yaşam gücümüzün artması veya azalması, hızlanması veya yavaşlaması, yoğunlaşması veya seyrelmesi demek.

Tüm bu kavramsal tanımlar kulağa hâlâ soyut geliyor olabilir, oysa ısrar etmek durumundayım, bu basit bir mesele. Örneğin, denizle kurduğumuz ilişkiyi düşünelim. Tuzlu suyun potansiyelleri ve dalgaların ritmiyle kendi bedenimizin kuvveleri arasında bir ortaklık kuramazsak eğer, edilgenleşiriz; bizim için kederli bir ilişkiye dönüşüverir bu etkileşim, yaşam gücümüz azalır: Su yutar, dibe çekiliriz, hatta boğuluruz. Oysa bir yandan tuzlu suyun kaldırma kuvveti, yoğunluğu ve viskozitesiyle, öte yandan dalgaların ritmi, geometrisi ve rüzgârla etkileşimiyle kendi bedenimizin kuvveleri arasında bir dizi ortaklık kurmayı başarabilirsek, etkenleşiriz; bizim için keyifli bir ilişkiye dönüşüverir bu etkileşim, yaşam gücümüz artar, binbir türlü ilişki olasılığı önümüzde açılıverir: Yüzebilir, dalıp çıkabilir, sörf yapabilir, sırtımızı denize yüzümüzü güneşe verip, hareketsizce ve tuhaf bir dinginlik hâlinde suyun üzerinde uzanabilir, denizle hemhal olabiliriz.

Dikkat edilirse, edilgenleştiğimiz (yani boğulduğumuz) koşulda da, etkenleştiğimiz (yani yüzdüğümüz) koşulda da biz aynı biziz, deniz aynı deniz. Değişen ne biziz (ne özne), ne de deniz (ne de nesne). Değişen bizim denizle aramızda (özne ile nesne arasında) kurulan ilişki biçimi. Bu ilişki biçimi etken olursa yüzüverirken, edilgen olursa boğuluveriyoruz. Dolayısıyla etkenleşmemiz veya edilgenleşmemiz, hayatiyetimizin artması veya azalması ilişkisel bir mesele —yani ilişkiye girdiğimiz varlıkların kendine özgü kuvveleriyle kendi tikel potansiyellerimiz arasında kayda değer ortaklıklar kurup kuramayacağımıza bağlı. Bu sadece biz insanlara özgü bir mesele de değil doğrusu. Hayatın kendisi de farklılıklar arasında inşa edilen ortaklıklar üzerine kurulu.

III.

Bir bakıma, dostluk da farklılıklar arasında inşa edilen ortaklıklar üzerine kurulu bir müessese. Kısa süreli ve tek taraflı etkileşimlerden türeyebilen bir müessese değil. Kısa ve öz bir tanım yapmak gerekirse, dostluk etken ilişkilerin müşterek hâlde zamana yayıldığı bir müessese. Yani, en az üç unsur gerekli dost olmak için: Bir, birilerinin kendi farklılıkları arasında yaşama gücünü artıran ortaklıklar ve etken ilişkiler kurması; iki, bu ilişkilerin tek taraflı olmaması, yani tarafları karşılıklı olarak etkenleştirmesi, tarafların müşterek hâlde hayatlarını daha yeğin kılması; üç, bu müşterek etkenleşme hâlinin anlık ya da kısa süreli olmaması, aksine zamana yayılması, süreklilik arz etmesi. Yani kodlayarak tekrar etmek gerekirse, dostluk (1) etken ilişkilerin (2) müşterek hâlde (3) zamana yayıldığı bir müessese.4

Dostluğu kavramsal olarak tanımlamak tuhaf bir eylem. Çünkü hiçbirimiz dostumuzu elimize kâğıt kalem alarak, kavramsal bir çerçeveye oturtarak, bu üç unsurun yeter koşulunu yerine getiriyor mu acaba diye tartarak seçmiyoruz takdir edersiniz ki. Dostluk analitik bir önseçime tabi bir müessese değil. Tam da bu yüzden her iki tarafı da etken kılması gerekiyor dostluğun; tam da bu yüzden zamana yayılması gerekiyor zaten. Bir bakıma, dostlarımızı biz seçmiyoruz, zamana yayılan parlak anılar, zaman içinde biriken zengin etkileşimler, zamana meydan okuyan yoğun paylaşımlar seçiyor. Ne denli müşterek keyifler ne denli üstesinden birlikte gelinmiş kederler barındırıyorsa birisiyle ilişkimiz, ne denli zaman içerisinde azalmak şöyle dursun zaman geçtikçe pekişiyorsa bu yaşam dolu etkileşimler, o denli tanışıklık arkadaşlığa, arkadaşlık dostluğa dönüşüyor. Yani dostluğu seçen biriken ortaklıklar; dostluğu seçen birileriyle karşılıklı olarak birbirimize hayat kattığımız etkileşimler; dostluğu seçen hayatın süzgeci. Dostluk hayatın etken ilişkiler vasıtasıyla kendi kendisini zenginleştirmesi aslında.

Dostluk müessesinde farklı kuvveler üst üste biniyor, farklı kuvveler birbirini etken kılıyor, farklı kuvveler arasında hayatı zenginleştirecek ortaklıklar kuruluyor. Fakat dostluk öyle pek kolay bir müessese değil aslında. Farklılıklar arasında ortaklıklar kurmak ince bir hassasiyet gerektiriyor; birbirinin hayatını etken ve parlak kılmak özel bir çaba gerektiriyor; zamana karşı mücadele edip dostluğu sürekli kılmak muazzam bir kararlılık gerektiriyor. Dostluk meşakkatli bir müessese. Bu yüzden insanın çok fazla tanıdığı olabilir, hayatı boyunca birçok arkadaş da edinebilir kendisine, ama insanın çok fazla dostu olması pek mümkün değil. Özel olduğu kadar ender bir ilişki türü dostluk. Kayhan Berkin’le yirmi yılı aşkın süredir müstesna bir dostluğum var.

IV.

Tiyatro sahnesi ne boş bir ortamdan, ne nötr bir düzlemden, ne de Kartezyen bir uzaydan ibaret. Tiyatro sahnesi görünmez sayısız kuvvenin çarpıştığı aktif bir güç sahası.5 Tiyatro sahnesi canlı bir varlık. Oyuncular, yönetmenler, metinler, dekorlar, geçmişten gelen diskurlar, kültürel çevreden gelen uyarıcılar, davranış örüntüleri, postürler, jestler, mimikler, seyirciler, ışıklar, sesler, renkler, duygular, fikirler —hepsi tiyatro sahnesinin anlık kasılmaları ve gevşemeleri. Kayhan Berkin tiyatro sahnesinin edilgen bir arka plandan ibaret olmadığını biliyor. Tiyatroda başrolde olanın kendisi değil, oyuncular değil, oyun değil, yönetmen değil, seyirciler değil, metin değil, dekor değil, tüm bunlara vücut veren yeraltı kuvveleri olduğunun farkında. Kayhan Berkin’in asıl derdi de bu: Her sahnenin altında yatan kendine has kuvvelerle müşterek ilişkiler kurmaya çalışıyor.

İşin ilginci, Kayhan Berkin’in bu hassasiyeti dostluğa içkin. Eğer dostluğu farklı varlıkların birbirleri arasında zamana yayarak kurdukları ve birbirlerini güçlendiren, birbirlerinin hayatına hayat katan etken ilişkiler olarak tanımlamayı sürdürecek olursak, bu tanımdaki varlıkların insan olma zorunluluğu olmadığının da farkına varmamız gerekiyor. Sonuçta arıyla çiçek arasındaki ilişki de bir tür dostluk: Arıyı besleyen, çiçeğin soyunun devamını sağlayan, ikisinin de hayatına hayat katan, uzun vadeli, müşterek ve etken bir ilişki aralarındaki. Bir sincapla da dostluk kurmamız mümkün, bir bitkiyle de; bir binayla da dostluk kurmamız mümkün, bir oyuncakla da. Dostluk beşeri bir olgu değil, hayata dair bir olgu.

Bu yüzden, bir tiyatrocu salt sahnedekiler, sahneleyenler ve izleyenlerle değil, aynı zamanda sahnenin kendisiyle de pekâlâ dostluk kurabilir. Kayhan Berkin sahneyle insan dışı bir dostluk kurmayı başarabilmiş bir tiyatrocu: Sahnenin yeraltı kuvveleriyle kendi potansiyelleri arasında şaşırtıcı ortaklıklar geliştirebiliyor; kendisi sahneye hayat katarken, sahnenin de kendisine hayat katmasını memnuniyetle karşılayabiliyor; sahneyi edilgen bir nesne, kendisini bu nesneye nefes veren kadir-i mutlak bir özne olarak görmekten kaçınmayı becerebiliyor; kendisinin de sahnenin de özneleştiği, aktörleştiği, etkenleştiği müşterek bir ilişki örgütleyebiliyor; bu şenlikli fakat meşakkatli ilişkinin gerektirdiği tüm çabayı ve hassasiyeti günbegün göstermeyi sürdürebiliyor. Kayhan Berkin’in tiyatrosuna karakterini veren alameti farikası bu: Tiyatronun yeraltı kuvveleriyle müstesna ilişkiler kurabiliyor. Tiyatro sahnesiyle hemhal olabiliyor.

{12.11.2019}

1. Kayhan Berkin şu an genel sanat yönetmenliğini yaptığı Versus Tiyatro’yu beş yıl önce Metin Balay ve Kubilay Çamlıdağ ile birlikte kurdu. Yıllar içinde birçok farklı oyuncuyla çalıştılar. Bu süreçte çıkardıkları oyunlarda en düzenli rol alanlar arasında Olcay Yusufoğlu ve Gökhan Gürün’ü saymak mümkün.

2. Bu fikrin felsefi altyapısını merak edenler için, bkz: Spinoza’nın etken [actio] ve edilgen [passio] etkilenim [affectus] kavramları [E IIID1-3].

3. Burada ortaklık diye tanımladığım kavram Spinoza’nın felsefesinde ortak mefhum [notio communis] diye geçen kavramla ilişkili [E IIP38-40; E IVP32-36; E VP1-4].

4. Spinoza gündelik ilişkileri felsefesinin merkezine yerleştirmiş bir filozof. Etika [Ethica] adlı kitabında neşe ve kederden nefret ve sevgiye, arzu ve kıskançlıktan umut ve korkuya kadar birçok aşina olduğumuz etkilenimi kendi felsefi sistemine entegre ederek yeniden tanımlıyor. Bir yandan hayli rasyonel görünümlü soyut tanımlar bunlar, öte yandansa kulağa hayli pratik ve gündelik hayata içkin geliyorlar. Bunlar arasında Spinoza’nın dostluk üzerine yaptığı aleni bir tanım yok. Bu yazıda geliştirdiğim dostluk tanımı Spinoza’nın felsefesine bir saygı duruşu niteliğinde.

5. Bkz, Spinoza’da töz [substantia] ve kuvve [potentia] kavramları.

dostluk, etkileşim, farklılık, Gökhan Kodalak, Kayhan Berkin, Spinoza, tiyatro