Yeryüzü Beden Sanatı: Ana Mendieta’nın Silueta’ları

Küba doğumlu sanatçı Ana Mendieta, anlatmak istediği gerçekliği farklı mecralar kullanarak kendine özgü bir sanat diliyle ifade ediyor. Sanatı, sürgünle birlikte burkulan yüreğinde açılan kocaman bir gediği, yokluğu belgeleyen bir iz olarak doğaya karışıyor.

Postmodern bir tepki olan 1960 sonrası eğilimler sanatta yeni arayışları gündeme getirdi. Modernizmin biçimsel yetkinliğine karşı çıkışın temelleri ise kavramsal sanatla gündeme geldi. Sanatın sınırlarını zorlayan bu akım, sonrasında gelişecek sanatsal eğilimlere de ışık tutmuştur. Bu anlamda sanatta bedenin kullanımı, başka bir ifadeyle bedenin sanatsal bir malzeme olarak dışavurumu happening, performans sanatı ve —performansın bir alt türü olarak gelişen— beden sanatını ortaya çıkarmıştır. Beden sanatı, 1970’li yıllarda kimlik ve cinsiyet gibi meselelerle yakın bir etkileşim içine girmiştir. 20. yüzyıl beden sanatının en önemli isimlerinden biri olan Ana Mendieta’nın bedeni ile kurduğu ilişki ‘yeryüzü beden sanatı’ olarak tarif edilmektedir. Kadın bedeni ve doğa ile pozitif bir ilişki kuran Ana Mendieta doğada bıraktığı geçici izleriyle bedeni, kimliği sahneleyen, töresel, aşkın ve yok beden olarak kullanmaktadır. Ana Mendieta’nın bedeni ile kurduğu bu ilişkinin temelinde ise, çocukluğunda yaşadığı şahsi travmaların büyük etkisi var.

Ana Mendieta, Küba ulusal tarihinde önemli bir rol oynayan aristokrat bir ailede 1948 yılında Havana’da doğdu. 1950’lerin sonunda birçok Kübalı gibi Mendieta’nın ailesi de Batista’nın yönetimine karşı Castro’nun mücadelesini destekledi. Castro iktidara gelir gelmez komünist kimliğine ilişkin söylentiler doğrulandı. Ana Mendieta’nın babası Ignacio, Fidel Castro ile ilişkisini kopartarak karşı devrim faaliyetlerinde bulundu. CIA, Amerikan Katolik Kilisesi ve Küba’daki devrim karşıtlarının bir araya gelerek uyguladığı Peter Pan Operasyonu ile çocuklar ailelerinden kopartılarak ABD’ye götürüldü. ABD’ye götürülen çocuklardan biri de ilerleyen yıllarda feminist sanatın önde gelen isimlerinden biri olarak sanat tarihine geçecek olan Ana Mendieta’ydı.

“İsimsiz”, Silueta dizisinden, Ana Mendieta, La Ventosa, Meksika, 1976.
La Ventosa kumsalında kırmızı suluboya doldurulan Mendieta ‘siluet’i okyanus tarafından silinir.
Kaynak: Women Artists

Ana Mendieta (12) ve kız kardeşi Raquel (15), 11 Eylül 1961 tarihinde Miami’ye ebeveynleri olmaksızın ulaştılar. Birkaç hafta sığınma kampında kaldıktan sonra Iowa’ya —yetimhaneye yerleştikleri yere— gönderildiler. Kızlar sadece yeni bir çevreyi değil aynı zamanda yükselmekte olan ırkçı iklimi de deneyimlediler. 12 yaşında ebeveyni olmaksızın Amerika’ya gelen Mendieta’nın kişisel ve mesleki gelişimi, sürgün edilmenin acılı deneyimiyle büyük ölçüde ilgilidir. Sanat üretimi boyunca önce benliğiyle sonra coğrafyayla, etnisiteyle ve kadın bedeniyle kurduğu ilişkiler işlerinin ve hayatının temel meselesiydi. Bu bağlamda gerçekleştirdiği Silueta dizisinde sanatçı doğada bıraktığı sembolik izlerle varoluşunun yokluğunu metaforik bir görsel dille anlatmaya çalışıyor.

“Anima (Alma/Soul), Ana Mendieta, Meksika, 1976 (baskı 1977),
kaynak:
Smithsonian American Art Museum

Ana Mendieta, Silueta dizisinde kendi bedeninin izlerini çamura, kuma, buza, ateşe, çimlere ve toprağa bırakıyor. Doğanın gelip geçici döngüsünü referans alarak doğayı organik bir form olarak etüt etmek, bedenin yok olup giden, çürüyen, bozulan bir zemin içinde geçirdiği evreleri göstermek, oluş ve yok oluşun bu kaygan izlerini belgelemek istiyor. Oluş ve yok oluş üzerinden yorumlanan Silueta’lar Fatmagül Berktay’ın “Doğum, Ölüm, Mekân ve Kadınlar” makalesinde kadın bedeninin bir metaforu olarak değerlendiriliyor: Doğanın bir unsuru olan ve hem bizi besleyip yaşatan hayatın kaynağı hem de ölüleri kucaklayarak insanlara gereken ne varsa veren dişil bir unsur olarak toprak. Ana Mendieta’nın ise yeryüzünden, yeryüzünün bir parçası olan topraktan ve diğer doğal unsurlardan beslenmesi hiç şüphesiz ki tesadüf değil. Silueta’lar akıp giden, çürüyen geçici hâlleriyle yaşam ile ölüm arasındaki o kesintisiz bağı bize gösteriyor. Bu geçici izler, hâkim ve baskın bağlantıları kopararak belirlenmemiş ve ayrıştırılmamış topoğrafyada kendilerine yeni bir dünya yaratıyor. Bu sembolik dünyanın inşasında ise Küba’da müstakil bir din olan Santeria inancı da yer alıyor. Santeria, Nijerya’dan Küba’ya gelen ilk köleler aracılığıyla temelleri atılmış pagan bir din. Doğa güçlerinin tanrılarla özdeşleştirildiği bu ‘ilkel’ dinde kadın panteonunun güçlü olması, bazı tanrıların hermafrodit olması, bazı ritüelleri sadece kadınların elinde tutması Ana Mendieta’nın feminist algısında önemli bir yer buluyor. Bu bağlamda Ana Mendieta, Santeria inancında simgesel öneme sahip ‘kan’ı sıkça kullanıyor. Bu inanca göre kan, negatif bir anlam taşımıyor. Kan hayatın, saflığın ve yaşamın içkin gücü olarak görülüyor. Hem performanslarında hem Silueta’larda sanatçı kanı töresel ve kutsal bir arınma kaynağı olarak kullanıyor. Böylece bedenin fiziksel sınırlarını aşarak daha spiritüel bir varoluşa kanın sağaltıcı gücüyle ulaşmaya çalışıyor. Sanatçı, Santeria inancıyla kökenleriyle yeniden bir bağlantı kurmuş, kadınların eski kültürlerdeki güçlü konumunu geri almak istemiştir.

“İsimsiz”, Silueta dizisinden, Ana Mendieta, Yagul antik kenti, Meksika, 1973,
kaynak: Artsy
“Incantacion a Olokun-Yemayá”,
Silueta dizisinden, Ana Mendieta,
Meksika, 1977, kaynak:
Americana

Mendieta ilk Silueta dizisini Oaxaca Meksika’daki Yagul’da 1973 yılında gerçekleştirdi. Eski bir Meksika gömütüne bedenini yerleştiren Mendieta üzerini çiçeklerle doldurmuştur. Iowa, Old Man’s Creek’te ise Silueta’sını yakıyor ve sadece küller orijinal biçimin izleri olarak kalıyor (1980). Burada da yok oluş ve çürüme doğanın organik dili üzerinden anlatılmaya çalışılmıştır. Santeria ile direkt bağlantı kurduğu işlerinden bir diğeri ise Meksika’da yaptığı “Incantacion a Olokun-Yemayá”dır (1977). Santeria inancına göre el insanın yazgısını belirler. Burada bir elin içine yerleştirilen Silueta aslında Ana Mendieta’nın yazgısı ve eve dönüş, kökenleriyle bağ kurma metaforu olarak okunabilir. Sanatçının son dönem Silueta’larını ise antik kültürlerin ikonik tanrıça figürlerinin heykelleri oluşturur.

Ana Mendieta’nın doğada bıraktığı her iz sürgün yarasına göndermelerle dolu bir anlatıma sahiptir. Küba’dan sürgün edilmenin acısını, bedeniyle farklı diyaloglar kurarak gerçekleştirdiği vücut heykelleriyle dünyanın bir parçası kılmaya çalışmıştır.

Ahmet Can Koç, Ana Mendieta, beden, beden politikaları, sanat