Diyagram. “Hemzemin”,
Tuğçe Kodalak
Spinoza ve
Mutlak Demokrasi

Spinoza baş döndürücü bir filozof. Baş döndürücü derken mecazi bir sıfattan söz etmiyorum. Fizyolojik bir etkisi var Spinoza felsefesinin, insanın düpedüz başını döndürüyor. Düşünce tarihi —Leibniz’den Diderot’ya, Goethe’den Nietzsche’ye, Bergson’dan Whitehead’e, Cantor’dan Einstein’a, Althusser’den Negri’ye, Deleuze’den Ulus Baker’e dek uzanan geniş bir spektrumda —Spinoza karşısında başı dönen düşünürlerle dolu. Oysaki Spinoza’nın felsefesini tecrübe etmek için bu denli karmaşık düşünce sahalarıyla alakadar olmaya gerek yok. Hatta belki de Spinoza felsefesinin gerçek muhatabı çocuklar, sanatçılar, gündelik hayata içkin aktörler. Geçtiğimiz sene (Pratt Enstitüsü’nde) verdiğim bir mimarlık kuramı dersinin son haftasında öğrencilerden biri utana sıkıla yanıma geldi. Dedi ki: “Spinoza’nın felsefesini anlattığınız ilk dersin sonunda başım döndü. Yerime mıhlandım. Yaklaşık beş, on dakika ayağa kalkamadım.” Sarsıcı bir felsefe Spinoza’nınki. İlk kez karşılaşmış olmanız ya da üzerine yıllarca çalışmanız pek bir şey değiştirmiyor. İnsanı her defasında alışageldiği kalıplardan söküp çıkarıyor, insana o ana dek farkında olmadığı zengin dünyaların kapılarını aralıyor, insanın sonlu şuurunu hayatın sonsuzluğuna katıyor, insanı afallatıyor, insanın başını döndürüyor.

Spinoza aynı zamanda tehlikeli bir filozof. Geleneksel anlatılara hayli ters bir dünya görüşü var. Tanrı’nın doğaüstü bir boyutta hükümdarlık kuran aşkın bir varlık değil, doğanın sonsuz deviniminin ta kendisi olduğunu iddia ediyor; tepeden inme sabit hükümlerle iyi ile kötünün karşıtlığını önceden belirleyen ahlak kurgularını reddediyor, yerine biricik etkileşimlerden doğan etik deneylerden söz ediyor; zihin ve beden arasında bir ast üst ilişkisi olmadığını, zihnin bedeni bir amir gibi yönetmediğini, zihin ve bedenin tek bir varoluş sürekliliğinin iki farklı tezahürü olduğunu savunuyor; insanı doğaya hükmeden bir varlık olarak değil, doğanın içkin bir uzantısı olarak tarif ediyor; insanlar arası hiyerarşiler şöyle dursun —insan, hayvan, bitki, canlı, cansız— hiçbir varlık arasında ontolojik bir hiyerarşi olmadığını, her varlığın kendine has bir hayatiyete sahip olduğunu, evrenin ne Tanrı-merkezli ne de insan-merkezli bir kurguya sahip olduğunu, istisnasız tüm varlıkların doğanın sürekliliği içinde zuhur eden biricik hayatiyetleri dolayısıyla birbirine hemzemin olduklarını savunuyor.1 Sadece dönemi için değil bugün için bile oldukça radikal kavramsal inşalar bunlar.

Bu radikal kavramlar dolayısıyla, pek tabii, yaşadığı dönemde Spinoza’nın başına gelmedik kalmıyor. 1656 yılında Amsterdam Yahudi cemaatinden sert bir bildiriyle aforoz edildiğinde daha sadece 24 yaşında:2

Meleklerin hükmü ve kutsal insanların emriyle, Baruch de Espinoza’yı aforoz ediyoruz, defediyoruz ve lanetliyoruz… Gündüzünde lanetlensin, gecesinde lanetlensin; yattığında lanetlensin, kalktığında lanetlensin; dışarı çıktığında lanetlensin, içeri girdiğinde lanetlensin. Tanrı onu affetmeyecek, Tanrı’nın gazabı ve hasedi bu adam üzerine olacak, bu kitaptaki tüm belalar onu bulacak ve Tanrı onun ismini cennetten silip atacak… Bundan böyle, kendisiyle yazılı veya sözlü kimse görüşmeyecek, kimse ona iyilik etmeyecek, kimse onunla aynı çatı altında yer almayacak, kimse dört arşın yakınına yaklaşmayacak, kimse onun yazdığı kitapları okumayacak.

Spinoza’nın Amsterdam’daki içine kapanık Yahudi cemaatinden aforoz edilmesi demek tüm toplumsal ve ekonomik bağlarından koparılması, yani neredeyse, ölüme terk edilmesi demek. Bununla da yetinilmiyor, ertesi sene Spinoza’nın hayatına kastediliyor. Bıçaklı bir saldırıdan canını zor kurtarıyor.3 Spinoza geri kalan ömrü boyunca ölüm tehdidi altında yaşıyor. Durmadan şehir değiştirmek, bir nevi göçebe hayatı yaşamak zorunda kalıyor. Tek bir istisna dışında yazdığı hiçbir kitabını bastıramıyor —bastırdığı tek kitapta da yazar hanesine kendi ismini yazamıyor, takma bir isim kullanmaya mecbur kalıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, aforoz edildikten sonra hayatını idame ettirmek adına kendi kendine öğrendiği (mikroskoplar ve teleskoplar için) lens tasarlama zanaatında yuttuğu tozlardan ötürü çok erken yaşta, 45 yaşında hayata veda ediyor, ki Spinoza’ya göçtükten sonra da rahat yok. Ölümünden sonra yayımlanan tüm eserleri kısa sürede toplatılıyor, basımları ve dolaşımları tüm Avrupa’da yasaklanıyor. Yüzyıllarca Spinoza’nın felsefesine erişim ancak gizli kanallar vasıtasıyla gerçekleşiyor. Spinoza’yla etkileşime girmek (devlet önünde) suç, (dini ortamlarda) günah, (düşünce çevrelerinde) tabu ilan ediliyor. Tehlikeli bir felsefe Spinoza’nınki —gizli üretiminin yanı sıra yüzyıllar süren yasaklı ve bastırılmış yayılımıyla tam bir yeraltı felsefesine eviriliyor.

Spinoza’nın radikalliği sadece inşa ettiği felsefi sistemle alakalı değil. Spinoza aynı zamanda aykırı bir politik kuramcı. Biri hayattayken içinde yaşamak zorunda kaldığı muhafazakâr politikalara daha fazla dayanamayarak yazıp takma isimle bastığı Teolojik-Politik İnceleme [Tractatus Theologico-Politicus, 1670], diğeri erken yaşta öldüğü için yarım kalan Politik İnceleme [Tractatus Politicus, 1677] olmak üzere iki adet politikayı merkeze alan eseri var.4 Bu eserler dönemin başat politik yapı ve kuramlarına o denli aykırı bir duruşa sahip ki, Spinoza dönemin önde gelen devlet adamları ve ruhban sınıfı tarafından “hem kilisenin hem de devletin tüm yasalarını altüst etmek” ile suçlanıyor, “tüm ayrıcalıklı ve soylu sınıfları tasfiye etmek” ile itham ediliyor, hatta düpedüz “herkesi politik ayaklanmaya çağırdığı” iddia ediliyor.5 Dahası özellikle son zamanlarda Jonathan Israel gibi Aydınlanma dönemi tarihçilerinin esaslı tarihyazımsal arşiv araştırmaları sonucu, Fransız Devrimi ve sonrasında Avrupa’da yükselen devrimci hareketlerin entelektüel çıkış noktasının, geleneksel olarak varsayıldığı üzere Voltaire ve Rousseau gibi düşünürlerin eserlerinden çok, Spinoza’nın yeraltından yayılan radikal politik eserleri olduğu savlanıyor.6 Buna son olarak Bakunin’den Marx’a, Althusser’den Deleuze ve Negri’ye dek uzanan son yüzyıllardaki eşitlik ve özgürlük temelli Spinozist esinlenmeleri de eklersek, Spinoza’nın radikal politik çevrelerde ne denli kurucu bir etkiye sahip olduğu daha kolay anlaşılabilir. İlginçtir, Spinoza’nın politik kuramı bugünün başat pratikleri ve düşünce yapılarıyla karşılaştırıldığında hâlâ hayli radikal. Mayıs 68 ve Gezi’den, Tahrir ve Occupy Wall Street olaylarına dek farklı çoklukların hemzemin sürekliliğiyle geliştirilen yakın dönemin radikal hareketleri üzerine konvansiyonel kalıplar dışında anlamlı bir çift söz söyleyebilenlerin birçoğunun bunu Spinoza’nın politik kuramının güncel yorumu eşliğinde gerçekleştirmeleri tesadüf değil. Spinoza’nın politik kuramı modern dünyanın iktidar ilişkileri, problemleri ve potansiyelleri üzerine kurulu olduğu için, bugün yazıldığı günkü kadar güncel. Spinoza’nın politik kuramı bugün hâlâ ilk günkü kadar tehlikeli, bugün hâlâ insanın başını döndürmeye aday.

I.

Spinoza’nın politik kuramının bu denli radikal olmasının temelinde her türlü hiyerarşiyi reddetmesi yatıyor. Tuhaf bir reddiye bu, içinde bulunduğu tarihsel bağlama oldukça aykırı bir tutumu gerektiriyor. Spinoza’nın içinde yaşadığı on yedinci yüzyıl Avrupası’ndaki en yaygın politik rejimler ruhban sınıfı destekli mutlak monarşi ve aristokrasi. Tanrı-merkezli teolojik hiyerarşilerle kraliyet merkezli sosyopolitik hiyerarşilerin ittifakı üzerine inşa edilen rejimler bunlar. Krallar bu ittifak sayesinde kendi hükümdarlıklarını Tanrı’nın evren üzerindeki aşkın hükümdarlığının kutsal bir uzantısı olarak meşru kılıyorlar. Krala karşı çıkmak, bu sayede, Tanrı’ya karşı çıkmakla bir addediliyor. Kralın emirlerine uymak, bu sayede, Tanrı’nın emirlerine uymakla bir hâle geliyor. Hiyerarşi etimolojik olarak zaten bu anlama geliyor: Hieros “kutsal” demek, arkhe ise “iktidar.” Ne zaman bir hiyerarşiden söz etsek, meşruiyetini kutsallığa dayandıran düşey bir iktidar kurgusundan söz ediyoruz aslında. Spinoza’nın temel eleştirisi de tam olarak bu noktada devreye giriyor. Spinoza’ya göre ne evren, doğa ve hayatın kendisi hiyerarşik kurguya sahipler, ne de toplumsal ve politik organizasyonlar hiyerarşik kurguya mecburlar. Ast-üst ilişkisi odaklı, belirli zümreleri istisnai kılan, tepeden aşağı doğru ayrıcalık ve erk dağıtan iktidar yapıları ilahi kurgular değiller, bizim küçük hesaplar peşinde imal ettiğimiz bir hayli kusurlu, artık terk edilmesi gereken, arkaik ve yetersiz organizasyonlar.

Spinoza’ya göre politik örgütlenmelerimizi hiyerarşik kurgular üzerine inşa etmemiz, temelde doğanın işleyişini ve hayatın akışını yanlış anlamamızdan kaynaklanıyor. Hiyerarşik politik yapılar inşa etmekte ısrar ediyoruz, çünkü doğanın varoluşsal (ontolojik) yapısını hiyerarşik zannediyoruz. Hayatı düşey bir merdiven gibi hayal ettiğimizden ötürü, varlıklar ve insanlar arası ast-üst ilişkilerine mecbur olduğumuzu varsayıyoruz. Tanrı’dan insana, hayvandan bitkiye, canlılardan cansızlara doğru azalan bir kudret ve değer hiyerarşimiz var. İnsan hayvandan daha kudretli ve değerli, canlı cansızdan daha muktedir ve kıymetli. Neyin daha çok, neyin daha az kudretli; neyin daha çok, neyin daha az değerli olduğuna bu verili hiyerarşideki düşey sıralamaya göre karar veriyoruz. Doğal hayatın varoluşunu hiyerarşik addeden bu ontolojik peri masallarına bu denli kolay inanıyorsak eğer diyor Spinoza, toplumsal hayatın varoluşunu hiyerarşik addeden politik efsanelere de bu denli kolay kanmamıza pek şaşırmamak gerek. Oysaki ne doğa hiyerarşik bir yapıda işliyor, ne de toplumlar hiyerarşik yapılarda işlemek zorunda.

Hiyerarşik politik yapılar insanları ayrıcalıklı zümrelerin tahakkümü altına sokuyor, insanlara kendi katılımları olmaksızın alınan kararlara boyun eğdiriyor, insanları bir kast sistemi içinde sınıfsal katmanlar hâlinde yaşamaya, bazı kesimleri yetkin ve değerli, bazı kesimleri madun ve değersiz kılmaya zorluyor. Oysaki çok daha anlamlı politik yapılar inşa etmek mümkün. Spinoza’nın peşine düştüğü politik inşa, her bireyin kendisine özgü potansiyellerini en özgür biçimde gerçekleştirebileceği ve bu esnada etkileşime girdiği herkesin potansiyellerini gerçekleştirmesine katkıda bulunabileceği müşterek bir yaşam alanı kurmayı öneriyor. Yatay bir politik örgütlenme bu, hemzemin bir politik işleyişi var. Yani toplumsallığı düşey bir kast sistemi içine hapsetmiyor; ast-üst ilişkileri vasıtasıyla işlemiyor; bazı zümreleri efendi, bazılarını köle addetmiyor. Spinoza’ya göre hiyerarşik politik yapılar tanımları gereği problemliler. Tanımları gereği bazı kesimleri muktedir ve kıymetli, bazılarını madun ve değersiz kılıyorlar. Burada söz konusu sadece yönetimsel politik yapılanmalar değil, aynı zamanda aile, eğitim ve meslek yapılanmaları, yani her türlü toplumsal yapılanma. Spinoza’nın radikal önerisi tam da burada devreye giriyor. Spinoza sadece mutlak monarşiyi değil, sadece aristokrasiyi değil, tüm hiyerarşik yapılanmaları terk etmek gerektiğini savlıyor. Spinoza’ya göre ne Tanrı’dan meleğe, insandan hayvana, bitkiden cansız varlıklara doğru azalan düşey bir varlık hiyerarşisi var hayatta, ne de ayrıcalıklı sınıflardan madun sınıflara doğru azalması elzem düşey bir politik hiyerarşi. Hayat içinde var olan tüm varlıklar için hemzemin olduğu gibi, toplum da içinde var olan tüm bireyler için hemzemin [KV I.2; CM II.6; E IAppdx.; E IIP13S; E IIIPref.; E IIIP2S; TTP 6.34; TTP 19.17; Ep 30].7 Hayatın içinde var olan tüm varlıkların değerli ve kudretli olması gibi, toplumun içinde var olan tüm bireyler de değerli ve kudretli. Hiyerarşinin temel problemi bu: Değerleri, potansiyelleri, farklılıkları hemzemin bir düzlemde örgütleyememek. Hiyerarşi yatay farklılıkları düşey katmanlara tercüme eden yaygın bir yanılgı. Hiyerarşi birbirimiz arasında ve başka varlıklar üzerinde tahakküm kurmak için kendi kendimize uydurduğumuz kasvetli bir hezeyan. Bu yüzden Spinoza’ya göre atmamız gereken bir ilk adım bu: Tüm hiyerarşileri yıkmak.

II.

Spinoza mutlak monarşi ve aristokrasi gibi hiyerarşik rejimler yerine “mutlak demokrasi” adında yeni bir politik sistem öneriyor [TTP 16-20; TP 11.1-3]. On yedinci yüzyılda eşi benzeri olmayan bir öneri bu. Müstehzi bir jest aynı zamanda. Mutlak monarşi tahakkümü altındaki dünyaya başka bir mutlakiyet öneriyor: Demokrasinin mutlakiyeti. Şaşırmamak lazım, tüm evreni hemzemin bir ontoloji içerisinden ele alan bir filozof karşımızdaki —Tanrı, doğa, insan, hayvan, bitki, taş, toprak, canlı, cansız hiçbir şey arasında düşey bir örgütlenme kabul etmiyor. Hayatın hiçbir alanı üzerine hiyerarşik bir merdiven dayamıyor. Spinoza’ya göre hayat hemzemin —her varlık biricik, şahsına münhasır; her varlık değerli, kendine has potansiyellere ve eylemlere gebe. Özetle Spinoza, neden toplumsal örgütlenmeler de hemzemin bir düzlem üzerine inşa olmasın ki diyor. Böylece hemzemin bir ontolojiyle (yani varoluş örgütlenmesiyle), hemzemin bir politikayı (yani toplumsal örgütlenmeyi) üst üste bindiriyor.

Mutlak demokrasi radikal bir politik sistem. Bugünün temsili demokrasileri dahi mutlak demokrasi yanında bir hayli muhafazakâr kalıyor. Spinoza’nın mutlak demokrasisinde temsil üzerinden dahi olsa hiçbir hiyerarşiye yer yok. Yani insanlar kendi üzerlerine kendilerini yönetsinler diye başkalarını seçmiyorlar. Herkes politik örgütlenmeye doğrudan katılıyor. Toplumu toplumun kendisi yönetiyor. Herkes toplumun örgütlenmesinde eşdeğer kudrette bir aktör. Herkes kendi kolektif tabanından başlayan müşterekler inşa etmesi dolayısıyla politik örgütlenmede etkin bir kurucu. Ast-üst ilişkisi yok; tüm etkileşimler yatay. Din, mezhep, cinsiyet, ırk, sınıf, kültür, coğrafya temelli ayrıcalıklar yok. Ayrıştırma, dışlama ve madunlaştırma pratikleri yok. Tüm toplumsal aktörler hemzemin. Tüm toplumsal etkileşimler müşterek. Demokrasi mutlak.

Baş döndürücü bir öneri bu. Fakat insanlık tarihinin bugüne dek işleyişi düşünüldüğünde, kabul etmek gerekir ki, kulağa ütopik geliyor. Tarih boyunca hiyerarşik yapılara öyle fazla yatırım yaptık ki, hiyerarşik yapıları öyle kutsal saydık ki, hiyerarşik yapılardan öyle çok medet umduk ki, hiyerarşik yapılar dışında bir hayat düşünemez olduk. Spinoza’nın mutlak demokrasisi ve hemzemin toplumsal örgütlenmeleri bu yüzden kulağa ütopik geliyor. Kulağa ütopik geliyor, çünkü kendimizi hangi toplumsal katmana üye sayıyorsak, diğer katmanların üyelerini dışlamaya, kötülemeye, altımıza çekmeye teşvik eden hiyerarşik kurgulara alıştık. Kulağa ütopik geliyor, çünkü kendi değerimizi ve potansiyellerimizi ancak başkalarını değersiz ve güçsüz kılmak kaydıyla gerçekleştirebileceğimizi telkin eden hiyerarşik kurguları içselleştirdik. Oysa Spinoza, görece basit bir kurgudan söz ediyor. Herkesin kudretli ve değerli olduğu hemzemin bir kurgudan, herkesin biricik potansiyellerini birbirinin sırtına basarak değil birbiriyle ortaklıklar kurarak gerçekleştirebileceği mutlak bir demokrasiden bahsediyor. Spinoza’nın bugün hâlâ güncelliğini koruyan radikal seçimi bu. Politik hayatta mutlak monarşiler yerine mutlak demokrasiler tasavvur etmek. Gündelik hayatta hiyerarşik örgütlenmeler yerine hemzemin müşterekler inşa etmek. Özetle, hayatın hemzemin potansiyelleriyle toplumun demokratik potansiyellerini birlikte örgütlemek.

{9.6.2019, Brooklyn}

1. Spinoza’nın felsefesiyle tanışmak için magnum opus’u olan Etika’dan başlanabilir. Bildiğim kadarıyla Aziz Yardımlı, Hilmi Ziya Ülken ve Çiğdem Dürüşken tarafından yapılmış Türkçe çevirileri var. İngilizcesi için bkz: Baruch Spinoza, “Ethics,” The Collected Works of Spinoza, vol. 1, ed. Edwin Curley (Princeton: Princeton University Press, 1985), s. 543–94. Elwes ve Shirley’nin İngilizce çevirileri de gayet iyi. Orijinal Latincesi için bkz: Baruch Spinoza, “Ethica” Opera Posthuma (Amsterdam, 1677).

2. Türkçeye çevirdiğim aforoz ilanının orijinal İbranice metni kayıp, fakat Portekizce versiyonunu Amsterdam’daki Portekiz Yahudi Cemaati Arşivleri’nde bulmak mümkün: The Municipal Archives of the City of Amsterdam, Archives for the Portuguese Jewish Community in Amsterdam, 334, no. 19, fol. 408. Ben çeviriyi Nadler’in kitabındaki İngilizce versiyonundan yaptım: Steven Nadler, Spinoza’s Ethics (Cambridge: Cambridge University Press, 2006), s. 5–6.

3. Spinoza’nın bu dönemde bıçaklı bir suikasttan son anda kurtulduğu bilgisini en erken biyografilerinden birini yazan John Colerus ev sahiplerinden aldığını söylüyor: “Bu olayı şu anda hâlâ yaşayan Spinoza’nın ev sahibi ve hanımından öğrendim. Onlara da Spinoza kendisi anlatmış. Bir akşam Eski Portekiz Sinagogu’ndan çıktığı sırada, Spinoza elinde bıçak olan bir adam görüyor. Temkinli bir şekilde geriye kaçarak adamın saldırısından son anda kurtuluyor. Adamın bıçağı ceketinden öteye ulaşmıyor. Bu olaydan sonra Spinoza bıçağın deldiği bu ceketi saldırının hatırası olarak hep yanında saklıyor.” John Colerus, The Life of Benedict De Spinosa (London: D.L., 1706), s. 9–10

4. İngilizceleri için bkz: Baruch Spinoza, “Theological-Political Treatise” ve “Political Treatise”, The Collected Works of Spinoza, vol. 2, ed. Edwin Curley (Princeton: Princeton University Press, 2016), s. 65–357; 503–607. Türkçeleri için bkz: Spinoza, Teolojik-Politik İnceleme, çev. Cemal Bâli Akal & Reyda Ergün (İstanbul: Dost, 2019); Politik İnceleme, çev. Murat Erşen (İstanbul: Dost, 2009).

5. William Carroll, Spinoza Reviv’d, Part the Second (London: 1711), s. 7; Veit Ludwig von Seckendorff, Christen-Staat (Leipzig: 1693), vol. 1, s. 12, vol. 2, s. 139–41; Pierre Yvon, L’Impiété convaincue (Amsterdam: 1681), s. 212, 362, 400, 411–2.

6. Bu kaynakta Israel, Spinoza’nın radikal politikasının D'Holbach, Diderot, Boulainvilliers, Fontenelle, Freret, d’Argens, Du Marsais, Boulanger ile 1760 ve 70’lerdeki radikaller arasında yeraltından yayılarak Fransız Devrimi’nin başat ateşleyicilerinden biri olduğunu savlıyor: Jonathan Israel, A Revolution of the Mind: Radical Enlightenment and the Intellectual Origins of Modern Democracy (Princeton: Princeton University Press, 2010), s. 101–2. Bu kaynaktaysa, on sekizinci ve dokuzuncu yüzyıl İtalyan, İngiliz, Alman ve Fransız arşivleri ışığında Spinoza’nın radikal politikasını “Fransız Devrimi’nin gerçek mucidi” ve “entelektüel çıkış noktası” ilan ediyor: Israel, Enlightenment Contested: Philosophy, Modernity, and the Emancipation of Man 1670–1752 (Oxford: Oxford UP, 2006), s. viii-ix.

7. Bu metinde Spinoza’nın birincil kaynakları için kullandığım kısaltmaların açılımı şunlar:
E — Etika; bölüm numarası (Roma rakamıyla), ardından Curley’nin sistemi kullanılarak önerme (ya da diğer) numaralar (Arap rakamıyla): D = Definition/Tanım; A = Axiom/Aksiyom; P = Proposition/Önerme; Dem. = Demonstration/Kanıt; C = Corollary/Sonuç; S = Scholium/Yorum; Exp. = Explanation/Açıklama; L = Lemma/Önsav; Post. = Postulate/Varsayım; Pref. = Preface/Önsöz; App. = Appendix/Ek Bölüm; Def. Aff. = Part III ‘Definitions of the Affects’ / Bölüm III ‘Duyuların Tanımları’  
TTP — Teolojik-Politik İnceleme; fasıl numarası ve Gebhardt sayfa referansıyla.  
TP — Politik İnceleme; fasıl ve paragraf numarasıyla.  
TIE — Zihnin Gelişimi Üzerine İnceleme; paragraf numarasıyla.
Ep. — Mektuplar; mektup numarasıyla.
KV — Tanrı, İnsan ve İnsanın Mutluluğu Üzerine Kısa İnceleme; bölüm numarası (Roma rakamıyla), fasıl numarası (Arap rakamıyla).
PPC — Kartezyen Felsefenin Prensipleri; bölüm numarası (Roma rakamıyla), önerme numarası vs. (Arap rakamıyla), yukarıdaki Etika kısaltma sisteminin aynısını kullanarak.
CM — Metafizik Düşünceler; fasıl numarası (Roma rakamıyla) ve bölüm numarası (Arap rakamıyla).
CGH — İbrani Grameri; fasıl numarası ve Gebhardt sayfa referansıyla.

demokrasi, Gökhan Kodalak, Spinoza