Diyagram.
“Mikrobiyota Metropolünün
Anatomisi,”*
Tuğçe Kodalak
Mikrobiyota Metropolü
ya da İnsan Vücudu

Her birimizin vücudu, biz farkında olsak da olmasak da —ki çoğunlukla farkında olmayız— sayısız yaşantıya ev sahipliği yapan birer metropol. Mikrobiyota metropolü. Mikrobiyota demek, insan, hayvan, bitki ayırt etmeksizin tüm çokhücreli organizmaların vücudunu mesken edinen küçük ölçekli ekolojik komüniteler, yani mikroorganizmalar demek.1 Vücudumuzu her an başka canlılarla paylaşıyoruz. Başka canlılardan kasıt bakteriler, virüsler, mantarlar, tek hücreli canlılar (protistler) ve arkea mikropları. Bazıları üzerimizde yaşıyor; derimizde, ayak tabanımızda, göz zarımızda. Bazılarıysa içimizde; bağırsağımızda, ağzımızda, spermimizde, rahmimizde, ciğerimizde, sümüğümüzde. Onlarla birlikte yemek yiyoruz; onlarla birlikte sokağa çıkıyoruz; onlarla birlikte yatağa giriyoruz. Kendileri insan gözünden bakıldığında görünmeyecek denli mikroskobik boyutta olsalar dahi, sayıları görmezden gelinecek gibi değil: İnsan vücudunda 39 trilyon insan dışı hücrenin barındığı tahmin ediliyor. Otuz dokuz trilyon. Vücudumuzu oluşturan ‘insan’ hücrelerinin 30 trilyon civarında olduğunu düşünecek olursak, mesele daha da ilginç bir hâl alıyor.2 Bu vücudumuzu kendi hücrelerimizden çok, mikrobiyota hücreleri oluşturuyor demek. Yani aslında her birimiz insan olduğumuz kadar, hatta daha çok, insan dışı varlıklarız. Her birimizin vücudu sayısız insani ve insan dışı yaşam biçimini çaprazlayan kozmopolit birer metropol.

Her metropolde olduğu gibi, mikrobiyota metropolleri de kendine has karakteri olan birçok farklı bölgenin bir araya gelmesinden oluşuyor. Bu bölgelerin bambaşka yerleşime uygunlukları, sıcaklıkları, asit dereceleri ve oksijen seviyeleri var. Bağırsaklarımızdaki mikrobiyota mıntıkası, örneğin, metropolün kıvrımlı arka sokaklarını ve karanlık yeraltı geçitlerini oluşturuyor. Burası gün ışığıyla ve oksijenle ilişkisi olmayan mikroorganizmaların muhiti. Aynı zamanda metropolün en yoğun bölgesi; burada trilyonlarca mikrobiyota barınıyor. Dramatik bir karşılaştırma yapmak gerekirse, her birimizin bağırsağında yaşayan mikrobiyota sayısı, galaksimizdeki yıldızların sayısından fazla.3 Bağırsağımızda kozmopolit bir çeşitlilik de var: Virüsler (özellikle bakteriyofajlar), bakteriler (özellikle Firmicutes ve Bacteroidetes), arkealar (özellikle metanojenler) ve mantarlar (özellikle Candida) iç içe yaşıyorlar. İş hayatı da yoğun. Bize faydası olanlar arasında, Vitamin B’yi ve K’yı sentezleyenler var; safra asidini metabolize edenler var; bazı sindiremediğimiz karbonhidratları parçalayanlar var. Öte yandan, ahenk dolu bir birliktelik de değil bu; bazı mikroorganizmaların sorun çıkarttığı da oluyor; iltihaplanmadan, obezite ve kansere kadar birçok hastalıkla ilişkilenebiliyorlar. İlginç bir kentsel bölge burası. Distopik bilimkurgu filmlerinde karanlık, puslu, fakat her daim dinamik ve yaşam dolu resmedilen metropol merkezlerini andıran bir havası var.

Bağırsağımıza nazaran, derimizdeki mikrobiyota mıntıkalarıysa günışığı ve oksijenle daha iç içe yaşam alanları vadediyorlar. Gerçi homojen bir dağılım değil söz konusu olan: Koltuk altı ve kasıklarımızdaki tropikal bölgelerle, yüzümüzdeki yağlı göletler ve ellerimizdeki çorak topraklar bambaşka coğrafyalar tanımlıyor, bambaşka mikroorganizmalara ev sahipliği yapıyorlar. Örneğin, dirseğimizin iç bölgesini kaplayan derimiz üzerinde, farkında olmadığımız, hayli zengin bir yaşantı var:4

Dirseğinizin içini kaplayan basit bir deri parçası değil. Burası yoğun talep gören bir emlak arazisi, özel bir ekosistem, altıdan fazla bakteri familyasına ev sahipliği yapan cömert bir yuva. Derinizi tertemiz yıkadıktan sonra bile, geriye her santimetrekare içinde bir milyondan fazla bakteri kalıyor… Dirseğinizin içine yerleşmekten keyif almaları için siz onları özellikle davet etmiş olmasanız da, bu mikroorganizmalar karşılık olarak size fayda sağlıyorlar. Derinizin ürettiği ham yağları işlemden geçirerek, derinizin nemlenmesine yardımcı oluyorlar.

Yalnızca vücudumuzun içi değil, aynı zamanda cildimiz de farklı iklimlere sahip, farklı nüfus yoğunlukları olan, farklı canlı türlerini barındıran yaşayan bir topoğrafya.

Vücudumuzdaki mikrobiyota çeşitliliğini sadece vücut uzuvlarımızın kendi karakteristik özellikleri üzerinden tanımlamak da pek mümkün değil aslında. Mikroorganizmaların da kendi eğilimleri ve tercihleri var. Sıcağı sevenler var; nemi sevenler var; karanlığı ya da günışığını tercih edenler var. Mikroorganizmalar da bu ilişki içerisinde aktif birer aktör. Fakat etkenlik mikroorganizmalarla da sınırlı değil. Aynı zamanda, her vücut uzvumuzun dış dünyayla farklı şekillerde ilişkilenmesi de bu çeşitlilikte pay sahibi. Öyle ki, sağ avuç içimizdeki mikroorganizmalar ile sol avuç içimizdeki mikroorganizmaların yalnızca altıda biri cinsleri ve türleri bakımından örtüşüyor.5 Oysa, coğrafi şartları gereği aşağı yukarı birbirinin simetriği olan iki uzuvdan bahsediyoruz. İki elimizi farklı işler yaparken, farklı durumlarda, farklı şeylerle temasa geçerken kullanmamızla alakalı bu çeşitlilik. Mikroorganizmaların kendi yönelimleri, ittifakları ve itilafları var; vücudumuzun biyocoğrafyasının kendine has özelliklere sahip yerleşim adaları var; vücudumuz ve onu çevreleyen ortamların etkileşimi sonucu ortaya çıkan yeni ilişki türleri var. Dolayısıyla, bu metropolitan ilişkileri lineer bir neden-sonuç ilişkisinden çok, dağıtık bir eylemlilik ağı olarak tahayyül etmek gerek. Her eylemimize eşlik eden trilyonlarca aktör var.

Bahsi geçen metropolitan yaşantı farklı ölçekleri bir araya getiriyor. Mikrobiyota metropollerini ilginç kılan unsurların başında da bu ölçekler arası ilişkiler geliyor. İnsan gözüyle baktığımızda, nasıl ki atomları, molekülleri göremiyorsak, mikropları ve bakterileri de göremiyoruz. Kendi vücudumuzu tek bir bütünmüş gibi tahayyül etme, zihnimiz vasıtasıyla kontrol ettiğimiz tekil bir otomatmış gibi algılama eğilimindeyiz. Varsayıyoruz ki, tüm çevre faktörlerinden bağımsız bir şekilde kendi özgür irademizle kontrol edebildiğimiz organik bir araç var elimizin altında. Monarşik bir zihinsel komut ile kalk diyoruz, vücudumuz ayağa kalkıyor. Yat diyoruz, yatıyor. Oysa, vücudumuzun bahsi geçen metropolitan çoğulluğu ve kozmopolit çeşitliliği bu kolayca ikna olunan fakat problemli (kartezyen ve Aristocu) kavrayışların altını oyuyor. Örneğin, midemiz ve bağırsağımızdaki mikroorganizmaların, bu mıntıkalarda kurdukları iktidar ağları ve yoğunluklarıyla orantılı olarak, damak zevkimizi manipüle etmelerine ne demeli? Damak zevkimizi ne sadece biz belirliyoruz, ne yalnızca içinde yetiştiğimiz kültürel kodlar, davranış örüntüleri ve sınıf alışkanlıkları belirliyor, ne de tam olarak genetik kodlarımız ve insaniyetimiz belirliyor. Bunların bir karışımı belirliyor tabii ki; fakat aynı zamanda, içimizde yaşayan mikroorganizmalar da belirliyor. Buna bilimsel jargonda “mikrobiyota-sindirim-beyin aksı” deniyor.6 Yani kendi yemek seçimimizi bile, salt kendi (kartezyen) aklımızın kadir-i mutlak direktifleriyle, ya da (Aristocu) özgür irademizle belirleyemiyoruz. Her daim metropolitan bir ağ olarak belirliyoruz. Trilyonlarca aktörün görünmez ve çatışmalı birlikteliği ile.

Aslında problem daha da derin. Şimdiye kadar, aynı vücudu paylaşan insan ve insan dışı canlıların birbirinden ayrı varlıklar olduğu ön kabulüyle hareket ettik. Kendimizin ve kendi hücrelerimizin, mikrobiyota topluluğundan ayrı bir bireyselliği ve varlığı varmışçasına konuştuk. Oysa ki durum hiç de bu denli net değil. En az üç nedenden dolayı net değil. Birincisi şu: Aynı vücudu paylaşmak, vücudumuzun bazı önemli fonksiyonları için insan dışı mikroorganizmalardan fason hizmet almak, birçok eylemi onlarla birlikte yapmak ve birçok kararı onların katkısıyla almak, zaten başlı başına saf bir insani bireyselliği düşlemeyi zorlaştırıyor. Bu ayrımı yapmayı daha da zorlaştıran ikinci neden, bizim ‘insan’ DNA’mızın içinde yaklaşık 100.000 adet viral DNA parçasının barınıyor oluşu.7 Yani insan dışı virüsler bizim işletim sistemimizi belli ölçülerde belirleyen DNA’mızın içinde ve bu belirleyiciliğin bir parçası. Bu viral DNA parçaları, son ölçümlere göre, insan genomunun yüzde 8’ini oluşturuyor. Yani, içerik olarak tam insan olmadığımız gibi, genetik olarak da tam insan değiliz. Ki, problem bununla da sınırlı değil. Üçüncü ve son neden şu: Her birimiz, yani insan, hayvan, bitki dahil olmak üzere tüm çok hücreli canlılar, aslında bir bakteri ile bir arkeanın 1,6 ile 2,1 milyar yıl önce içe içe geçmesinden türeyen ve evrimleşen varlıklarız. Bilim adamları evrimin en erken duraklarından biri olan bu ilk ökaryotun ortaya çıkış hikâyesinin, bir arkeonun içine yerleşen bir bakteri sayesinde olduğunu tahmin ediyorlar. Arkeon bu birliktelikte taşıyıcı çerçeve görevini üstleniyor, bakteri de bu yeni mikroorganizma oluşumu içinde mitokondriye dönüşüyor.8 Evrimsel perspektiften bakıldığında, bu bizim yaradılış hikâyemiz; her birimiz tek hücreli mikroorganizmaların simbiyotik ittifakından doğma varlıklarız. Yani kendinden menkul insanlığımız da, böyle bir insanlık tanımı olduğunu kabul etsek dahi, aslında insan dışı başlangıçlara ve soykütüklere sahip. Dolayısıyla, insan vücudunun metropolitan yapısı içerik olarak da, genetik olarak da, evrimsel olarak da insan dışı varlık kipleriyle ortak bir yaşamın izlerini taşıyor. Bu kavrayış da en basitinden, varlığımızı saf bir insanlık tahayyülü üzerinden tanımlamakta ısrar etmek yerine, insan ve insan dışı varlık kipleri arasındaki karmaşık müzakereler üzerinden tanımlamayı mümkün kılıyor.

Kuşkusuz, metropol dendiğinde aklımıza ilk başta yapılı çevre örnekleri ve devcileyin kentler geliyor. New York, İstanbul, Berlin, Tokyo, Sao Paolo. Aklımıza, hâliyle, insan vücudu pek gelmiyor. Oysa, insan vücudu da yoğun bir nüfusa sahip, sayısız insani ve insan dışı aktörü bir arada barındıran, kendine özgü iklimleri, demografik dağılımları, aktivite sahaları ve topografik çeşitliliği olan, kültür-doğa sürekliliğinden doğma bir mekân. Başta kulağa garip gelse de, her birimizin vücudu da trilyonlarca yaşantıya ev sahipliği yapan kozmopolit birer metropol.

{30.10.2017, Brooklyn}

* Diyagramdaki insan anatomisi çizimi Casseri’nin 1627 tarihli Tabulae Anatomicae kitabındaki Valesio’nin çizdiği bakır oyma illüstrasyonlara saygı duruşu niteliğinde: Giulio Cesare Casseri, Tabulae Anatomicae (Venice, 1627), s. 135.

1. Mikrobiyota ile ilgili teknik terminolojiye boğulmadan okunabilecek hazmı kolay kitaplardan biri daha yeni basıldı: Ed Yong, I Contain Multitudes: The Microbes Within Us and a Grander View of Life (New York: Ecco, 2017).

2. Mikrobiyota ve insan hücrelerinin oranı başta Thomas Luckey’nin 1972’de yaptığı bir varsayımla her on mikrobiyota için bir insan hücresi olarak belirlenmişti. Fakat yakın zamanda bu oran yaklaşık bire bir olmak üzere güncellendi. En güncel tahminler için, bakınız: Ron Sender, Shai Fuchs, Ron Milo, “Are We Really Vastly Outnumbered? Revisiting the Ratio of Bacterial to Host Cells in Humans,” Cell vol. 164, no. 3 (January 2016): 337–40. Judah Rosner, “Ten Times More Microbial Cells Than Body Cells in Humans?’ Microbe vol. 9, no. 2 (February 2014): 47.

3. Yong, s. 8.

4. Nicholas Wade, “Bacteria Thrive in Crook of Elbow, Lending a Hand,” New York Times (May 23, 2008). Wade makalesini İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü’nde çalışan Dr. Julia A. Segre’nin araştırmaları üzerine temellendiriyor.

5. Bakınız; Noah Fierer, Micah Hamady, Christian Lauber, and Rob Knight, “The Influence of Sex, Handedness, and Washing on the Diversity of Hand Surface Bacteria,” PNAS vol.105, no.46 (November 2008): 17994–9.

6. İngilizcedeki karşılığı microbiome-gut-brain axis. Bu üçlü arasında nasıl bir etkileşim olduğunu merak edenler ve teknik jargonu yoğun bilimsel makaleler okumaktan çekinmeyenler için: Marilia Carabotti, Annunziata Scirocco, Maria Antonietta Maselli, and Carola Severi, “The Gut-brain Axis: Interactions between Enteric Microbiota, Central and Enteric Nervous Systems,” Annals of Gastroenterology, vol.28, no. 2 (Apr–Jun 2015): 203–9.

7. Bilimsel açıklaması için, bakınız: Gkikas Magiorkinis, Aris Katzourakis, Pagona Lagiou, “Roles of Endogenous Retroviruses in Early Life Events,” Trends in Microbiology vol. 25, no. 11 (November 2017): 876-7. Gündelik dilde açıklaması için, bakınız: Carl Zimmer, “Ancient Viruses Are Buried in Your DNA,” New York Times (October 4, 2017).

8. Bakteri ve arkeon birleşiminin çokhücreli canlıların (ve insanlığın) evriminin başlangıcı olduğuna dair kuvvetli argümanlar için, bakınız: Nick Lane, The Vital Question: Why Is Life the Way It Is? (London: Profile Books, 2015).

antroposentrizm, beden, biyoloji, biyopolitika, çokluk, Gökhan Kodalak, insanmerkezlilik, kozmopolit, metropol, mikrobiyota