Diyagram. Transfinitum,*
Tuğçe Kodalak

James J. Gibson ve Sonluötesi İmkânlar

James J. Gibson meslek tarifini yapmanın zor olduğu bir kişilik. Katkıda bulunduğu alanlardan bazıları psikoloji, görsel algı, semiyoloji, toplumbilim ve ekoloji. Ohio doğumlu. En aktif olduğu dönem, yirminci yüzyılın ikinci yarısı başları; Cornell Üniversitesi’ne geçiş yaptığı ve ömrünün sonuna kadar Ithaca’da araştırmalarını sürdürdüğü elliler, altmışlar ve yetmişler. Bildiğim kadarıyla işleri Türkçeye çevrilmedi. Oysaki hayli ilginç ve kendine has bir kuramsal haznesi var. Bu kısa yazıda geliştirdiği kavramlar arasından sadece bir tanesi üzerine eğilmeyi teklif ediyorum. Bu kavramın adı imkân [affordance].1

Gibson’ın imkân kavramını üretirken didiştiği temel problem algı ve eylem ilişkisi. Yani çevreyle kurulan sonsuz ilişki ağlarının bir varlığın görsel ve deneyimsel algı süzgecinden geçmesi ile birlikte aynı varlığı eyleme geçirmesi arasındaki karmaşık ilişki. Bu ilişkiyi biz insanlar da kuruyor olabiliriz; bir hayvan da, bir ağaç da, bir bina da, şimdilik bu ayrımın bir önemi yok. Gibson’ın temel itirazı şu: Algı ve eylem ilişkisinin karmaşık yapısını geleneksel kuramların basite indirgediğini ve tek taraflı öznel okumalara hapsettiğini iddia ediyor. Öznel okumalara göre algı ve eylem ilişkisi salt etrafını algılayan bir öznenin perspektifinden tanımlanıyor ve tüm eyleme gücü ve aktörlük yetisi bu özneye atfediliyor. Bu algılanan nesnelerin ve çevrenin elinden tüm eyleme gücünün alınması, ya da en iyi ihtimalle, onların eyleme gücünün bastırılıp, ikincil addedilmesi ve özneye madun kılınması demek. Gibson’a göre, eğer örneğin, bir maymunun ağaca tırmanma eylemini, o maymunun o ağacı algılaması, akabinde de o ağaca kendi atletik özellikleriyle tırmanması olarak tariflersek, bu tuzağa düşmüş oluyoruz. Oysaki, eğer ağaç maymuna tırmanma imkânı tanıyacak şekilde düşey bir gövdeye sahip olmasaydı, bu gövdenin dokusu tutunabilmeyi mümkün kılmasaydı ve ağacın strüktürü maymunun ağırlığını taşıyacak denli sağlam olmasaydı, maymun ağaca tırmanamazdı. Basit bir argüman gibi görünüyor, ama oldukça radikal. Bu algı ve eylem ilişkisini öznel (yani maymun merkezli) olmaktan da nesnel (yani ağaç merkezli) olmaktan da çıkarıyor. Algı ve eylem ilişkisini etkileşimsel kılıyor —yani maymun ve ağaç arasındaki tikel etkileşim üzerinden tanımlıyor.

Bu ne demek? Bu hem ağacın çevresiyle ilişkisinden bağımsız, kendi özüne ait bir tırmanılabilirlik özelliği yok demek, hem de maymunun çevresiyle ilişkisinden bağımsız, kendi özüne ait bir tırmanabilme özelliği yok demek. Tırmanma eylemi, ancak maymunla ağaç arasında her ikisinin de aktif birer aktör olduğu bir ekolojik etkileşimin sonucunda ortaya çıkıyor. Tırmanma eylemini ne özne olarak maymun tanımlıyor, ne de nesne olarak ağaç; ikisinin arasındaki etkileşim tanımlıyor. Gibson bu etkileşimin algısına imkân diyor:2 İmkân ne nesnel ne de öznel bir nitelik; ya da dilerseniz, ikisi birden de diyebiliriz. İmkân öznel-nesnel dikotomisini çaprazlamasına kesip geçiyor ve bu ikiliğin yetersizliğini anlamamız konusunda bize yardımcı oluyor. İmkân eşit derecede çevresel ve davranışsal bir olgu.

Bu bize yeryüzündeki tüm varlıkları aktif birer aktör olarak tanımlama fırsatı veriyor. Fakat bu aktörlük tanımını, kendi içsel ve çevrelerinden bağımsız olduğu varsayılan özellikleriyle değil, çevreleriyle kurdukları ilişkiler ve etkileşimler üzerinden yapabilme imkânı sağlıyor. Bu alışılageldik içe dönük ve sabitleyici tanımlama pratiklerinden uzak, ilişkisel ve uçsuz bucaksız açılımlara gebe bir tanımlama tekniği. Çünkü çevreyle ve diğer varlıklarla kurulan ilişkiler sonsuz sayıda. Aynı ağaç bir kuş ile etkileşime girdiğinde ona yuva yapma imkânı sağlayabiliyor; bir keneyle etkileşime girdiğinde onun için avının üzerine atlama platformuna dönüşebiliyor; bir bakteri kolonisiyle etkileşime girdiğindeyse onlara nesiller boyu yaşayabilecekleri bir habitat sunabiliyor. Ağacın her etkileşime girdiği varlık için farklı bir imkân sağladığını düşünecek olursak, bu ağacın sonsuz sayıda eylemi, sonsuz sayıda algıyı, sonsuz sayıda etkileşimi üretme potansiyeline sahip bir aktör olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Fakat burada bahsi geçen sonsuzluk, Spinoza’nın bir zamanlar kavramlaştırdığı gibi, aktüel ya da dünyevi bir sonsuzluk; yani, tüm eyleme potansiyellerini ya da mutlak sonsuzluğu kapsamıyor, fakat kendi ilişki ağı içerisinde, yine de ucu açık bir sonsuzluk tanımlıyor, çünkü karşısına çıkabilecek her varlıkla farklı bir etkileşim örgütleyebilme sonsuzluğuna sahip.3 Bu aynı zamanda, Spinoza’nın bir bedenin ne tür kapasitelere sahip olduğu yani ne yapıp ne yapamayacağı önceden belirlenemez anlamına gelen önermesiyle de örtüşüyor.4

Bir başka deyişle, herhangi bir varlığın yaşam süresince potansiyel etkileşimlerinin neler olacağı, ne tür varlıklarla karşılaşacağı ve ne tür ilişkiler örgütleyeceği önceden belirlenemeyeceğinden ötürü, bu varlığın içe dönük tanımını nasıl yaparsanız yapın —ne denli seçkin niteliklerle, aşkın özlerle, tepeden inme kimlik politikalarıyla sabitlemeye çalışırsanız çalışın— ilişkisel imkânları kapalı bir küme oluşturmuyor. Oluşturamıyor. Açık uçlu bir küme, ya da Spinoza’dan hayli etkilenmiş yirminci yüzyıl dönümü Alman matematikçi Georg Cantor’un tabiriyle, sonluötesi bir küme oluşturuyor [transfinitum].5 Bu sonluötesi imkân kümesi sizin aktörlük tanımınıza, eylemlilik tanımınıza, varlık tanımınıza içkin, ona tali değil. Böylece bir varlığın çevresiyle ilişkisini bir ikilik olarak değil, bir süreklilik olarak tanımlama fırsatı veriyor bu kavram. Hayatı içeriği önceden belirlenmiş kaplara, nesnelere, öznelere kapatmıyor; her ilişkide nevzuhur olayların ortaya çıkacağı bir etkileşim sürekliliği olarak tanımlıyor. Bu ilginç yaklaşıma göre her birimiz; insan ya da maymun olalım, ağaç, bina, kene ya da kasırga olalım; sonluötesi imkân örgütleyicileriyiz. Ortaya çıkarabileceğimiz eylemlerin —etkileşim ağlarımızın belirleyiciliği ve yaşam çizgimizin sonluluğu dışında— ucu bucağı yok.

Gibson’ın kavramsal önerisi etrafımızdaki her şeyi imkânları üzerinden anlamak, yani onları bir nesne ya da özne olarak değil, onların kurabileceği sonsuz etkileşim ağları üzerinden algılamak üzerine kurulu. Bu dile geldiği kadar kolay bir yaklaşım biçimi değil. Örneğin, bir mimari yapıyı, sabitlenmiş biçimler, önceden belirli fonksiyonlar, katı ilişki güzergâhları üzerinden değil, aktüel bir sonsuzluğa açılan biçimsel değişimler, işlevsel dönüşümler ve akışkan etkileşim güzergâhları üzerinden tanımlamak demek. Bunu tarih boyunca deneyen çok fazla mimarın olmadığını söylemem herhalde kimseyi şaşırtmaz (en ilginç deneyleri yapanların başında, bilmek isterseniz, Cedric Price geliyor, fakat bu başlı başına başka bir yazı konusu).6 Bu yaklaşım, örneğin bir kenti, salt ünlü ve ön plana çıkarılması gerektiği varsayılan değerli insanlar, anıtsal ve ana akım yapılar, seçkin ve yaygın toplumsal örüntüler üzerinden değil, aktüel bir sonsuzluğa uzanan her türden insan, hayvan, bitki ve nesne üzerinden, olağan, olağanüstü ve olağandışı binbir mimari yapı üzerinden, yaygın ve marjinal türlü türlü toplumsal ve doğal örüntüler üzerinden anlatmak ve o kentin tarihini yazmak anlamına geliyor. Yine bu tarzda kentsel anlatımların ve tarihyazımlarının oldukça ender ortaya çıktığını belirtmem gerek (en ilginçlerinin başında, Reşad Ekrem Koçu’nun baş döndürücü İstanbul Ansiklopedisi geliyor, fakat yine kısa bir paranteze sığmayacak denli şenlikli bir mesele söz konusu olan).7 Bu paralelde, Gibson’ın imkân kavramı hayli sade fakat çarpıcı bir şekilde, hayatla kurduğumuz her türlü ilişkiyi verili kalıplar dışından ve yepyeni bir deneysellik düzlemi üzerinden değerlendirebileceğimizi hatırlatıyor. Yeterince dikkat kesilirsek —Spinoza gibi, Cantor gibi, Price gibi, Koçu gibi— bu deneysel düzlemin bize aslında her daim sonluötesi imkânlar sunduğunun altını çiziyor.

{29.1.2018, Brooklyn}

* Diyagramdaki organizma çizimleri Ernst Haeckel’in 1904 tarihli Doğanın Sanatsal Biçimleri kitabındaki çizimlere saygı duruşu niteliğinde: Ernst Haeckel, Kunstformen der Natur (Leipzig: Bibliographisches Institut, 1904).

1. Gibson İngilizcesi affordance olan imkân kavramını “imkân sağlamak, temin etmek” gibi anlamlara gelen afford fiilinden türettiğini söylüyor. Ben Türkçeye “imkân” diye çevirmeyi tercih ettim: James J. Gibson, The Ecological Approach to Visual Perception (New York: Psychology Press, 2015), s. 119. Kitapta sekizinci bölüm tümüyle imkân kuramına ayrılmış durumda; “The Theory of Affordances”: a.g.e. s. 119-35.

2. A.g.e., s. 121.

3. Aktüel sonsuzluk kavramının detayları, zaman mefhumuyla ilişkilendirilmesi ve geometrik bir örnekle açıklanması için, bakınız, Spinoza’nın Lodewijk Meyer’e yolladığı 20 Nisan 1663 tarihli mektup [Ep 12], ya da: Baruch Spinoza, “Letters,” The Collected Works, vol.I, ed. Edwin Curley (Princeton: Princeton University Press, 1985), s. 200-5. Spinoza felsefesinin radikalliği her türlü varlığın —insan olsun, hayvan olsun, bina olsun— aktüel sonsuzluktaki potansiyelleri [potentia agendi] üzerinden tanımlanıyor oluşundan geliyor.

4. [E IIIP2Sch.], ya da: Baruch Spinoza, “Ethics,” The Collected Works, vol.I, ed. Edwin Curley (Princeton: Princeton University Press, 1985), s. 494-7.

5. Georg Cantor’un mutlak sonsuzluk (1), gerçek sonsuzluk (2) ve sonluötesi matematik kümeler ve rakamlar (3) ayrımına şuradan bakabilirsiniz: Georg Cantor, Contributions to the Founding of the Theory of Transfinite Numbers (New York: Dover, 1915). Fakat Cantor’un kitabı gelişmiş bir matematik terminolojisi ve formül hakimiyeti gerektirdiğinden, sonsuzluk kavramının tarihinin gündelik dile en yakın hâlde anlatımı için, bir de şuraya bakınız: David Foster Wallace, Everything and More: A Compact History of Infinity (New York: W.W. Norton, 2003).

6. Cedric Price’a giriş için öncelikle Fun Palace projesine bakınız: Cedric Price ve Joan Littlewood, “The Fun Palace,” The Drama Review: TDR 12, no 3 (1968): 127‐34. Daha genel ve ikincil bir tarihyazımsal kaynak içinse Matthews’ten başlanabilir: Stanley Matthews, From Agit‐Prop to Free Space: The Architecture of Cedric Price (London: Black Dog Publishing, 2007).

7. Reşad Ekrem Koçu’nun 11 ciltlik yarıda kalmış İstanbul Ansiklopedisi’nin bazı ciltlerini İstanbul sahaflarında bulmak, zor da olsa, hâlâ mümkün. Olmazsa Atatürk Kitaplığı’nda bulunabilir. İlk cildin referansını vermekle yetiniyorum: Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, birinci cild (İstanbul: Neşriyat Kollektif Şirketi, 1958).

etkileşim, Gökhan Kodalak, imkân [affordance], James J. Gibson, Spinoza