Diyagram. “Pano 4,”*
Tuğçe Kodalak
Simondon ve Teknolojik Objelerin Yaşamı

Gilbert Simondon kristallerden biyolojik organizmalara, teknolojik objelerden toplumsal kolektiflere dek geniş bir içerik üzerine kavramsal üretim yapmış bir filozof ve teknoloji kuramcısı. Aktif olduğu dönem ellilerden başlayıp seksenlere kadar uzanan bir zaman aralığı. Aktif olduğu ortam, Canguilhem, Guéroult, Merleau-Ponty ve Deleuze gibi düşünürlerle etkileşim hâlinde olduğu Fransız düşünce sahası. Yakın zamanda aykırı fikirlerine yönelik ilgi yavaş yavaş artmaya başlamış olsa da, nihayetinde Fransa dışında pek tanınmayan, başat eserleri hâlâ tam olarak İngilizceye çevrilmemiş bir yeraltı figürü söz konusu olan.1 Türkiye’deki görünürlüğü daha da kısıtlı; bildiğim kadarıyla Türkçeye çevrilmiş tek bir eseri bile yok. Oysa ki, Simondon yirminci yüzyılın en ilginç düşünürlerinden. Teknolojik objelerin yaşayan bireyler olduklarını iddia ediyor.

Simondon’a göre evrendeki tüm varlıklar —insan, hayvan, bitki, mimari bir yapı veya teknolojik bir obje olsun— müşterek bir ‘bireyöncesi’ potansiyel havuzunda [le milieu préindividuel] vuku bulan tansiyonlardan oluşmaları ve bu tansiyonlardan türeyen bireyleşme süreçleriyle [individuation] kendilerini yenilemeleri bakımından canlı birer birey olarak tanımlanabilirler. Bu yüklü bir tanım, arkasındaki mantığı biraz olsun açmak lazım. Simondon ana akım kıta düşüncesine karşı temel bir itirazla yola koyuluyor: Biz asırlar boyunca evreni biçim bulmuş bireyler üzerinden tanımladık; makro ölçekte gezegenlerin, samanyollarının, orta ölçekte insanların, hayvanların, bitkilerin, teknik objelerin; mikro ölçekte atomların, atom altı parçacıklarının etkileşimleri üzerinden gerçekliği kavramaya çalıştık; hatta bu gerçeklik boyutunun ötesini düşünmeye kalktığımızda bile, biçim bulmuş bireyler hâlindeki Tanrılar, melekler ve zebaniler hayal ettik; oysa ki gerçeklik sadece biçim bulmuş bireylerden ibaret değil. Bu bireylere ev sahipliği yapan boyutun altında, gerçekliğin bir yeraltı boyutu daha var. Bu yeraltı boyutu Simondon’un bireyöncesi potansiyel havuzu diye tanımladığı boyut. Doğaüstü bir boyut değil, bu evrene içkin bir boyut. Fakat bu boyutta biçim bulmuş, birey hâline gelmiş hiçbir şey yok; tüm biçim bulma süreçleri, tüm bireyleşme süreçleri bu yeraltı potansiyel havuzuyla etkileşim hâlinde gerçekleşiyor. Gerçekliğin bir boyutu birey hâlindeki öznelerse, diğer bir boyutu bireyleşme hâlindeki eylemler. Gündelik bir örnek üzerinden ilerlemek adına, bir kap suyu ele alalım. Bu suyun birçok özelliğini moleküler yapısından ve akışkanlar mekaniğinden kavramak mümkün. Fakat hiçbir biçimsel, fiziksel ve mekanik özelliği suyun deniz seviyesinde 100 °C’de kaynama kabiliyetine sahip olduğunu, faz değiştirip buharlaşarak bambaşka fiziksel ve mekanik özellikler kazandığını açıklamıyor. Suyun bireysel vücudunda bu kaynama noktasını yani faz değiştirme kabiliyetini bulmak mümkün değil. Çünkü kaynama noktası ve faz değiştirme kabiliyeti suyun yeraltı gerçeklik boyutuna dahil, potansiyel havuzunun bir parçası, fiziksel ve bireysel boyutunun bir parçası değil. Yani suyun faz değiştirme kabiliyeti salt sabit özelliklerle tanımlanabilecek bireysel bir kabiliyet değil [individuel], aksine bir dönüşüm ve bireyleşme kapasitesi [individuation], ancak başka koşullarla ve varlıklarla (uygun sıcaklık ve basınç) etkileşime girdiğinde kendisini tetikleyen nevzuhur bir ‘çaprazbireylenme’ kabiliyeti [transindividuel]. Su içinde bulunduğu kapta birey özellikleri taşıyor, doğru; fakat aynı zamanda, içinden doğduğu ‘bireyöncesi’ potansiyel havuzuyla ilişkisini yaşamı boyunca sürdürdüğü için, sonluötesi bireyleşme ve farklılaşma kapasitelerine sahip, çevresiyle sonluötesi ‘çaprazbireylenmeler,’ yani etkileşim bazlı yenilikler üretme potansiyeline sahip. Simondon özetle şunu diyor; etrafımızı dolduran alışageldiğimiz tüm bireyler, tüm özneler, tüm nesneler, onları oluşturan, farklılaşmalarını ve yenilik üretmelerini mümkün kılan müşterek bir ‘bireyöncesi’ potansiyel havuzuyla bir arada düşünülmeden tanımlanamazlar, kavranamazlar. Kendi tabiriyle:2

Bireyleşmiş varlık ne gerçekliğin tüm boyutlarını kapsar, ne de varlığın ortaya çıkışını açıklar; bireyleşme süreçlerini bireylerden türüyormuş gibi anlamak yerine, bireylerin bireyleşme süreçlerinden türediğini anlamak gerek; ki bireyleşme süreçleri de farklı yeğinlikler ölçüsünde bireyöncesi potansiyel havuzundan türer.

Bu bireyöncesi potansiyel havuzu topolojik bir süreklilik; müşterek bir manifold; sonsuz ve her daim denge dışında seyreden bir okyanus; içerisinde bireysel ayrışmalar yok; dolayısıyla evrendeki her birey, yani her birimiz, aynı potansiyel kaynaktan doğuyoruz; aynı potansiyel kaynaktan besleniyoruz; fakat her birimiz aynı potansiyel kaynağın farklı yeğinlikleriyle etkileşime giriyoruz; aynı kaynağa farklı biçimlerde vücut veriyoruz; aynı kaynağı tikel biçimlerde bireyselleştiriyoruz; aynı kaynağı eşsiz biçimlerde kuvveden fiile geçiriyoruz. Bu aynı zamanda şu demek: Her birimiz ucu açık ve sonluötesi etkileşim kapasitelerimizi bireyöncesi potansiyel havuzuyla sürdürdüğümüz içkin ilişkilere borçluyuz. Dolayısıyla, evrendeki tüm bireyler —insan, bina ya da makine fark etmez— aslında canlı varlıklar, çünkü tüm bireyler müşterek bir potansiyel havuzunun sonsuz kıvrımlarıyla etkileşimlerini sürdürdükleri ölçüde, farklı yeğinliklerdeki sonluötesi etkileşim kapasitelerini etkin kılabiliyor. Hayatta olmak ve yaşayan bir varlık olmak yeraltıyla etkileşim hâlinde olmaktan başka bir şey değil. Tam da bu yüzden, teknolojik objeler de kendilerine özgü bireyleşme süreçleri ve çaprazbireylenme kapasitelerine sahip olan yaşayan bireyler.

İlginç bir kavrayış bu. Yaşamı karbon bazlı organizmalarla kısıtlamıyor, manevi bir ruha, seçkin bireysel özelliklere ya da sabit bir öze indirgemiyor. Yaşamı potansiyel etkileşimlerden türeme bireyleşme süreçleri [individuation] üzerinden okuyor. Kendisine özgü yaşamları olan bir tek beşeri bireyler, yani insanlar değil, bir tek hayvanlar ve bitkiler değil, tüm bireyler, tüm varlıklar, dolayısıyla tüm makineler ve tüm teknolojik objeler. Bu teknolojik objelere çekiçlerden mimari yapılara, gözlüklerden motorlara, bilgisayarlardan yapay zekalı robotlara kadar her şey dahil. Fakat Simondon’a göre çoğumuzun teknolojik objelerin kendilerine özgü yaşantılarıyla problemli bir ilişkimiz var: “Teknik objenin zavallı ve adaletsiz hâlinden kurtarılması gerek.”3 Kurtarılması gerek, çünkü teknik objelere, insanlar olarak birer “köle” gibi davranıyoruz. Her birini kendi hedeflerimiz doğrultusunda araçsallaştırıyoruz. Hiçbirinin kendi yaşam biçimini dikkate almıyoruz, kendi varlık kipini olumlamıyoruz, ne potansiyellere gebe olduklarıyla ilgilenmiyoruz. Tek yaptığımız teknik objelerin hayatlarını görmezden gelmek, onları başka koşulların ve öznelerin üzerinden okumak, onların hayatının üzerini kendi hayat biçimlerimizi dayatarak kapatmak. Simondon’a göre teknolojik objelerin kendilerine özgü yaşamlarının farkına varmak ve onların hayatına hak ettiği değeri vermek, yakın zamanda toplumsal ölçekte köleliğin lağvedilmesi ve her insanın hayatına hak ettiği değeri vermeye benzer bir tutumu gerektiriyor.4 Bu teknolojik objelerle olan ilişkimizi efendi köle ilişkisi ötesinde düşünmek demek.

Simondon’a göre teknolojik objelerle kurduğumuz tarihsel ilişkilerde iki başat davranış örüntüsü geliştirdik.5 Birincisi onları köleleştirmeye yönelik: Teknik objeleri kendi emellerimize madun kılıyoruz; onları kendi etken kabiliyetlerimizi üzerlerinde test edebileceğimiz edilgen nesneler addediyoruz; onları kendi arzularımızın ve hırslarımızın aynası olarak okuyoruz; onların kendi ‘sonluötesi’ kabiliyetlerini görmezden geliyoruz; kendi hayatlarını değersiz kılıyoruz, hatta çoğu zaman bir hayatları olduğunu dahi reddediyoruz. Bu hiyerarşik ve hükmedici davranış biçimi, biraz üzerine düşünülürse, sadece teknik objelere karşı takındığımız bir tavır değil, objeleştirilen diğer tüm yaşam biçimleriyle benzer ilişkiler kuruyoruz: Objeleştirilen kadınlar, madunlaştırılan ırklar, araçsallaştırılan doğa, köleleştirilen hayvanlar ve daha birçoğu.6 İkincisiyse, onları efendileştirmeye yönelik: Bu davranış biçiminde teknik objeleri aşkınlaştırıyoruz; onlara doğaötesi güçler yüklüyoruz; onlara ya kadiri mutlak güçleri varmışçasına ölesiye tapıyoruz, ya da onlardan mutlak bir gazap beklercesine ölesiye korkuyoruz; kurtuluşumuzu ya da kıyametimizi onlarda arıyoruz. Dikkat ederseniz, teknolojik objeleri efendileştirmek de, kulağa köleleştirmeye oranla daha iyi bir pozisyonmuş gibi gelse de, yine onların kendi potansiyellerini tanımamak demek, onların kendi hayat biçimlerini görmezden gelmek demek, onlarla sadece bizim üzerlerine giydirdiğimiz kutsal kıyafetler üzerinden ilişkiye girmek demek. Oysa ki, diyor Simondon, teknolojik objelere ne madun kölelermiş gibi davranmak gerek, ne de kutsal efendilermiş gibi. Her şeyden önce bu ontolojik ast üst ilişkisinden kurtulmak gerek. Çünkü insan ne makinelerin üzerinde, ne de altında, “insan kendisiyle birlikte çalışan makinelerin arasında yaşayan bir varlık.”7 Simondon’a göre teknolojik objelerle kurmamız gereken ilişki, hemzemin bir ilişki: Onlar da yaşayan varlıklar; onların da kendilerine özgü potansiyelleri ve kısıtlamaları var; onların da sınırlı bir ömrü ve bu sınırlı ömür içinde sonluötesi etkileşim kapasiteleri var. Bu hemzemin ilişkiyi kurabilmek içinse, her şeyden önce şunu kavramak gerek: Teknolojik obje dediğimiz şey salt bizim dayatmalarımızın, korkularımızın ve umutlarımızın şekil verdiği edilgen bir nesne değil; ne bir köle, ne bir mesih; teknolojik obje kendine has yaşam çizgileri olan hayatın binbir öznesinden biri. Yani, insan makinelerle hemzemin; insan makinelerin arasında. İnsan da makine de müşterek bir potansiyel havuzundan beslenen bireyleşme çizgileri; insan da makine de hayatın kuvveden fiile geçmesinin müstesna tezahürleri.

{4.7.2018, Brooklyn}

* Diyagramdaki çizim Simondon’un Du mode d'existence des objets techniques kitabındaki dördüncü panonun illüstrasyonu. Simondon panoyu elektronik tüpün 1924 ve 52 tarihleri arasındaki evrimini açıklamak için kurgulamış.

1. İlginizi çekerse, Simondon’un Fransızca orijinalindeki başat eserleri şunlar: Gilbert Simondon, Du mode d’existence des objets techniques (Méot, 1958; Paris: Aubier, 1989); L’individu et sa genèse physico-biologique (l’individuation à la lumière des notions de forme et d’information) (Paris: PUF, 1964; J. Millon, coll. Krisis, 1995); L’individuation psychique et collective (Paris, Aubier, 1989; 2007). İngilizceye çevrilmiş eserlerinden bazıları şunlar: Gilbert Simondon, On the Mode of Existence of Technical Object (Minneapolis: Univocal, 2017). Gilbert Simondon, “The Genesis of the Individual,” Incorporations (1992). Gilbert Simondon, “The Position of the Problem of Ontogenesis,” Parrhesia 7 (2009). Gilbert Simondon, Two Lessons on Animal and Man (Minneapolis: Univocal, 2011). Gilbert Simondon, “On Techno-aesthetics,” Parrhesia 14 (2012). İngilizcede Simondon üzerine yazılmış eserlerin kayda değer olanlarından bazılarıysa şunlar: Jean-Hugues Barthélémy, Life and Technology: An Inquiry Into and Beyond Simondon (Lüneburg: Meson Press, 2015). Andrea Bardin, Epistemology and Political Philosophy in Gilbert Simondon (Dordrecht: Springer, 2015). David Scott, Gilbert Simondon’s Psychic and Collective Individuation (Edinburgh: Edinburgh UP, 2014). Pascal Chabot, The Philosophy of Simondon: Between Technology and Individuation (London: Bloomsbury, 2013). Muriel Combes, Gilbert Simondon and the Philosophy of the Transindividual (Cambridge: The MIT Press, 2013). Arne De Boever, et. al. eds., Gilbert Simondon: Being and Technology (Edinburgh: Edinburgh UP, 2012).

2. “The individuated being is not all of being, nor the first being; instead of understanding individuation starting from the individuated being, the individuated being must be understood starting from individuation, and individuation from preindividual being, according to several orders of magnitude.” Gilbert Simondon, “The Position of the Problem of Ontogenesis,” Parrhesia 7 (2009): 10

3. Gilbert Simondon, “Save the Technical Object,” Gilbert Simondon Interview, trans. Andrew Iliadis, Espirit 76 (04/1983): 147–52.

4. Gilbert Simondon, On the Mode of Existence of Technical Objects, trans. Ninian Mellamphy (Ontario: University of Western Ontario, 1980), s. 1.

5. Age, ss. 1–9.

6. Tüm bu hiyerarşik kurguların birbirinden farklı tarihleri ve işleyiş biçimleri var. Bu hiyerarşik kurguların altını oyan diskurlar ve pratikler de birbirinden epey farklı. Dolayısıyla, burada kastettiğim her birini tek bir jenerik şema altında değerlendirmek ve aralarındaki farklılıkları görmezden gelmek değil, fakat birbirleri arasında çok kolay köprüler kurulabileceğinin ve tarih boyunca kurulduğunun altını çizmek.

7. Age, ss. 4.

birey, çokluk, etkileşim, farklılık, Gilbert Simondon, Gökhan Kodalak, manifold, nesne (obje), obje (nesne), teknoloji, yeğinlik