Hayat Hikâyeleri

Biyografik eserlere ayrı bir düşkünlüğüm var; her ne kadar şimdiye kadar çoğu kişinin hayatta yapıp ettikleri üzerine yazılanları, ürettikleri kadar beğenmemiş olsam da… Açıkçası bugüne dek bayıldığım bir yönetmenin ya da hayranı olduğum bir yazarın biyografi, mektup, günlük ya da söyleşilerini okuyunca uğradığım hayal kırıklıklarının haddi hesabı yok. İşlerini çok sevdiğiniz birisinin mektuplarını okurken, ne kadar görmezden gelmeye çalışsanız da sonunda, örneğin, kadın düşmanı olduğunu anladığınız o “eyvah” anını düşünün. O noktadan sonra, geriye dönüp o işleri eskisi gibi sevmeye pek de imkân kalmıyor. Dolayısıyla bu tür durumla her karşılaştığımda, bir daha asla kişilerin hayatlarıyla ne yaptıklarını merak etmeyeceğime söz veriyor ama elbette sözümü sık sık bozuyorum. Biyografik eser okuma kariyerime erken yaşlarda, çok iyi örneklerle başladığım için sanırım, umudumu bir türlü yitiremiyorum. Nitekim lise yıllarımda, Simone de Beauvoir ve hemen ardından Anaïs Nin’in günlüklerini okumuş; bu iki çok ilginç kadının hem hayat hem de yazmaya olan iştah ve cesaretleri beni o dönemde kendi küçük hayat manifestomu yazdıracak kadar heyecanlandırmıştı.

Çoğu kişi biyografik eserleri, yani gerçek hayat hikâyelerini ilham almak için okuduğunu söylüyor. Elbette, başımıza gelen bir şeyin ilk bizim başımıza gelmediğini bilmek hayli rahatlatıcı. Peki, biyografik eserler ne kadar güvenilir? Otobiyografik hafızanın güvenilmez olduğunu bir süredir biliyoruz; hepimizin dönüp anılarımızı, özellikle de travmatik olanları, baştan yazdığımız; sonradan öğrendiklerimizden etkilenerek ya da işimize geldiği gibi hatırladığımız araştırmalarla da kanıtlanıyor. Örneğin 11 Eylül saldırılarından hemen sonra yapılan ve on yıl süren bir araştırmada görülüyor ki, birçok başka detayın yanında olay anında nerede ve kiminle olduklarını bile tamamen farklı hatırlayanların oranı %40’ı buluyor. Dolayısıyla günlükler, mektuplar ve söyleşiler benzeri otobiyografik eserleri kişinin olaylar karşısında ne düşündüğü ve hissettiğini —ya da belki daha doğrusu ne düşünmek ve hissetmek istediğini— öğrenmek için okuyor, bunlara tamamen güvenilir belge muamelesi yapmıyoruz.

Biyografi yazarlarının işiyse biraz daha zor sanırım. Bir kere en başta dedikodu ya da spekülasyonla aradaki çizgiyi çekmek hayli güç olsa gerek. Ulaşabildikleri, konuşabildikleri ve okuduklarından tutarlı ve mümkün olduğunca güvenilir olan hikâyeyi bulup çıkarabilmek gerekiyor. Bir yandan da kurgulanan bir anlatı var: En ilgi çekici noktayı, bir ilişkiyi ya da travmatik bir olayı bulup anlatıyı böylece örme ve okunur kılma arzusuna nasıl direnir biyografi yazarı?

Son dönemlerde sanat ve mimarlık tarihçisi Nikolaus Pevsner’in biyografisini yazan ve kitapları peş peşe yayımlanan iki yazar arasında bu türden bir tartışma oldu. 2010 yılında Stephen Games’in hazırladığı biyografinin ilk cildi olarak Pevsner – The Early Life: Germany and Art1 yayımlandı. Bundan sekiz yıl kadar önce Pevsner’in radyo konuşmalarının derlendiği bir kitabın editörlüğünü de yapan Games, o kitaptaki önsözünde Pevsner’in bir “Nazi destekçisi” olduğunu ifade etmiş ve bu sözleri İngiltere’de öfkeyle karşılanmıştı. 2010 yılında yayımlanan ve Pevsner’in 1933 yılında İngiltere’ye göçmesine kadar olan dönemi kapsayan biyografide de benzer görüşlerini tekrarlıyordu. Games’in bu iddiasını gülünç ve sınırı aşmak olarak yorumlayanlar çoğunluktaydı. 31 yaşında İngiltere’ye göçen, Pioneers of Modern Design ve An Outline of European Architecture gibi önemli eserlerini bu ülkede yazmanın yanı sıra 1951–74 arası yayımladığı 46 ciltlik The Buildings of England dizisi ve BBC Radyo’da uzun yıllar yayınlanan sanat tarihi programlarıyla Pevsner’in yeni ülkesinde benimsenmiş, popüler bir tarihçi olduğunu hatırlatmakta fayda var. Dolayısıyla Games’e karşı çıkanlar, Pevsner’in, en azından Almanya’dan ayrıldığı 1933 yılına dek Nazi yönetimini bir tehlike olarak görmeyişi hatta Almanya için bir umut olduğunu düşünmesinin pekâlâ bir “politik naiflik” olarak yorumlanabileceğini söylerken, Pevsner’in iyi bir biyografi yazarını hak ettiğini öne süren; ya da neyse ki Pevsner ailesinin izni ile tarihçinin uzun yıllar tuttuğu günlüklerine ulaşabilmiş bir yazarın kitabının yolda olduğunu haber verenler de oldu.

Nikolaus Pevsner (ortada),
öğrencisi Reyner Banham (solda)
ve kendi kuşağından bir diğer
mimarlık tarihçisi John Summerson’la birlikte RIBA’da, 1961,
fotoğraf: John McCann,
kaynak: La civdad viva

Nitekim Susie Harries’in Nikolaus Pevsner: The Life adlı biyografisi bir yıl sonra, 2011’de yayımlandı.2 Yazılması 20 yılı bulan yaklaşık 900 sayfalık bu eser, Pevsner ailesinin izniyle tarihçinin uzun yıllar tuttuğu günlükler ve kişisel yazışmalarından birincil kaynak olarak besleniyor. Bunca fazla malzemeye sahip olmak da olmamak kadar kırılgan bir durum yaratıyor olsa gerek. Harries, kişilerin kendileriyle ilgili her zaman hakikati anlatmadıklarını kabul etmekle birlikte, yine de Pevsner’in günlüklerinin hayli adil ve titiz olduğunu öne sürüyor.

Sonuçta Harries’in kişisel yazışma ve günlükler üzerinden anlattığı Pevsner’in mi yoksa Games’in resmi doküman ve yazışmalar ve tanıdıklarıyla söyleşilerden kurguladığı Pevsner’in mi daha güvenilir olduğu sorusu biraz yersiz ve indirgeyici bana kalırsa ve her iki anlatı da olası. Nihayetinde, ne uzunlukta anlatırsak anlatalım her hayat kısa ve nasıl bakarsak bakalım, her insan görebildiğimizden çok daha fazla çelişki barındırıyor.

1. Stephen Games, Pevsner – The Early Life: Germany and Art, Continuum, 2010.

2. Susie Harries, Nikolaus Pevsner: The Life, Chatto & Windus, 2011.

{fold içindeki fotoğraf: Nikolaus Pevsner, 1955, kaynak: BBC}

biyografi, hayat, mimarlık tarihi, Neslihan Şık, Nikolaus Pevsner