Frederick Sandys (1829–1904),
“Melancholia”,
kaynak: Tate Koleksiyonu,
CC-BY-NC-ND 3.0 (Unported)
Melankoli
Kara Safranın İcadı

İnsanın başına en çok ve en uzun süre dert olmuş illetlerden biri melankoli. Öyle ki, iki yıldır doktora tezimle ilişkili olarak konuyu çalışmama rağmen anlatmaya nereden başlayacağıma karar veremedim günlerce. Melankoli bir hastalık, bir ruh hâli, kültürel bir kavram ya da bazen mizaç. Tutacak/tutunacak bir köşesini bulamayacağınız kadar karmaşık biçimli bir şey gibi. Üstelik ‘hâli’ katı değil; yüzyıllardır yüklendikleri yetmemiş gibi hâlâ anlamına anlam katmaya devam ediyor, değişiyor. Tamamen değişmiyor ama; farklı çağlarda yapılmış tanımlarının hepsini bir şekilde aynı anda içermeyi ve hatırlatmayı beceriyor. Buna karşılık girdiği kabın şeklini almayacak kadar da dirençli, kolay ele avuca sığmaz.

Antikçağda Hipokrat bu kelimeyi dört suyuk teorisini açıklarken kullandığından beri bu böyle. Bu teoriye göre insan vücudunda bulunan dört sıvı dengede olduğu sürece insanın sağlığı yerinde olur. Bu sıvıların nitelik ya da nicelik olarak dengesi bozulunca —mesela biri artar ya da fazla ısınırsa— hastalıklar, rahatsızlıklar ortaya çıkar. Melankoli, yani kara safra, vücuttaki bu dört sıvıdan biri ve hatta en gizemlisi (diğerleri kan, balgam ve sarı safra). Jacques Jouanna’ya göre bir hastalık olarak ‘melankoli’, Hipokrat’tan önce de biliniyor; ancak dört suyuktan biri olarak melankoliyi yani kara safrayı Hipokrat, (daha sonra Polybus tarafından kaleme alınan) İnsanın Doğası’nda icat eder.1 Bu metinde dört suyuk henüz dört mizaçla ilişkilendirilmemiş. Ancak dört mevsimle dört suyuk, özelde kara safra ile sonbahar ilişkisinden bahsediliyor; ikisi de kuru ve soğuk.

Yine antikçağda Aristoteles, kendisine atfedilen Problemata’nın XXX. kitabına şu soruyla başlar: “Neden felsefede, siyasette, şiirde, sanatlarda bütün sıradışı adamlar bariz kara safralı?” Devamında her insanda kara safra bulunduğunu anlatır ve mesela yenilen şeylere göre arada bu suyuğun dengesinin bozulup hastalıklara neden olduğunu söyler. Ancak dış bir etkenle kara safranın niteliği ya da niceliği değişerek hastalığa kapılanlar dışında ona göre bir de kara safralı doğanlar vardır. İşte sıradışı olanlar —felsefe, siyaset, şiir ve sanatta öne çıkanlar— bu doğuştan kara safralı olanlardır. Böylece melankoli sadece tıbbın tanımladığı bir hastalık olmaktan çıkmış, deha ve yaratıcılığın kaynağı gibi de görülmeye başlanmış. Sonrasında da, bir yandan kültürel bir kavram bir yandan da tıbbi bir kavram olarak hem farklı hem de bir şekilde birbiriyle ilişkili olarak tanımlanagelmiş.

Antik Roma’nın ünlü hekimi Galen, dört suyuktan yola çıkarak dört de mizaç tanımlamış. Buna göre insanlar, vücutlarında hangi suyuk dengede değilse ona göre kanlı canlı, neşeli [sanguine]; sakin ve yavaş hareket eden [phlegmatic]; aceleci, çabuk kızan [choleric] ya da üzgün ve durgun, yani melankolik olurlar.

Mevsimi sonbahar, kuru ve soğuk, elementi toprak, gezegeni Satürn… Hüzünlü, karanlık, vesveseli, kuşkucu… Hipokrat en baştan yapmış en temel tanımını: Uzun süren nedensiz endişe ve korku. Beğenilecek yanı yok aslında, ama işte Aristoteles’e atfedilen o metin var ortada; üstelik gerçekten de sıradanlıkla bir yere varamıyor insanlık. Sıradışılığa sürekli kucak açtığını da söyleyemeyiz tabii, hep bir yerlere varmak istemiyor demek ki. Demek istediğim o ki, melankolinin moda olduğu dönemler kadar “tu kaka” edildiği dönemler de var. Örneğin ortaçağda bir süre acedia terimiyle ikame edilmiş. Dünyaya, kendine ve en kötüsü de Tanrı’ya ilgisizlik ve kayıtsızlık hissi olarak ölümcül günahlardan biri sayılmış melankoli. Neyse ki Rönesans’la birlikte itibarını tekrar kazanmaya başlamış; öyle ki, 17. yüzyıla gelindiğinde Robert Burton, baktığı her yerde melankoli görünce oturup konu üzerine kocaman bir ansiklopedik kitap yazmak zorunda kalmış.2 Ardından Aydınlanma melankoliyi akıldışına itip unutturmaya çalışsa ve bir süreliğine bunu başarsa da, Caspar David Friedrich’ten Gérard de Nerval ve Baudelaire’e kadar Satürn’ün çocukları 19. yüzyılda tekrar Avrupa sanatını kasıp kavurmuşlar. Son olarak geçtiğimiz yüzyılda depresyonun sıradan ve sıkıcı sınırlarına sokulmaya da çalışıldı. Neyse ki bu kez de Freud girdi araya ve “Yas ve Melankoli” makalesinde melankolinin ele avuca sığmaz, karmaşık doğasına dikkat çekti.

Bu kısa metinle ilan ediyorum ki, burada bir süre melankoli üzerine düşündüklerimi yazacağım. Örneğin, çoğu kişinin iddia ettiğinin tersine melankoli ile hüzün hiç de aynı şeyler değildir diyeceğim. Yine baştan ilan ediyorum ki, eksik kalacak yazdıklarım. Zaten melankoliğin bakışında ortaya çıkan en temel şey, insanın kusurluluğudur. Dolayısıyla ürettiği düşüncenin de kusurları ve eksikleri olacaktır. Ama bu durum melankoliği söz söylemekten geri bırakmaz; Aristoteles’e atfedilen metinde denildiği gibi, melankoliklerin bir kısmı da çenebazdır. Robert Burton Melankolinin Anatomisi’ni “Aeginalı Paul’un ustalıkla tarif ettiği gibi, ‘bilinmeyeni ya da yazılmayanı yazmak için değil, kendimi eğitmek için’” yazıyorum demiş ve Tukididis’e hak vermiştir: “Bir şeyi bilmek ve onu dile getirmemek, o şeyi bilmemekle aynıdır.”3 Abidin Mortaş yıllar sonra, nihayet melankoli bu topraklarda boy göstermeye başlayabildiğinde yankılamıştır bu fikri: “En büyük eksiklerimizden biri de —ilmî her sahada olduğu gibi— bilhassa mimari sahada da bildiklerimizi, idrak ettiklerimizi yazmayışımızdır. Ecnebiler bildiklerini derhal yazıp neşrettiklerinden maada bilmediklerini dahi yazıp iddialar yürütürler.”4

Yazalım o zaman.

1. Jacques Jouanna, Greek Medicine from Hippocrates to Galen: Selected Papers, Brill, 2012.

2. Burton’un 1621’de yayımlanan Melankolinin Anatomisi [The Anatomy of Melancholy] adlı kitabı başka bir yazının konusu olacak, ancak Anatomi’nin 1638’e kadar beş baskı yapmış olduğunu söylemek, konunun o dönemde ne kadar ilgi çektiğini belirtmek için gerekli.

3. Robert Burton, Melankolinin Anatomisi: 1. Fasikül, çev. Tokmakçıoğlu, M., Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık, s. 47.

4. Abidin Mortaş, “Memleketimizde Mimari Varlık”, Mimar, Sayı 3, s. 74, 1931.

kara safra, melankoli, Neslihan Şık