Melankoli
Öğle Vakti Şeytanı

burada da miskin geçiyor 
sıcak öğleden sonraları 
açık pencereli sessiz odaların 
kıpırdamaya üşeniyor perdeleri

burada da özlüyor insanlar 
kimbilirhangiyılıneylülünde 
kalanları 
tenlerindeserinleyensıcak 
öğleden sonraları

burada da erteleniyor 
sevişmeler, gecenin serin karanlığına 
ve öğleden sonraları 
kediler şaşırıyor 
kendilerine benzeyen insanlara1

Yazları kentte kalmak ve ofise gitmek zorunda olmak hiç de kolay bir iş değil. Sıcak ve nemli ortamlarda yetişen bir miskinlik canavarı türü var ki, başa çıkması çok zor. Bu miskinlik özellikle öğleden sonraları çıkagelir. Hafif yemeye çalışmak ve klimayı daha düşük bir dereceye ayarlayarak tam karşısına geçmek gibi önlemler bu canavarın üzerimize çöküş süresini ancak bir parça kısaltmaya yarar. En iyisi onunla savaşmamak, teslim olup kısa bir süre kestirmek; yani konuyu tatlıya bağlamak için şekerleme yapmaktır. Oysa siesta geleneği olmayan ülkemizde öğle uykuları çocuk işi, şekerleme ise emekli işidir. Dolayısıyla çocuk ya da yaşlı değilken yine de öğlenleri uyku bastırıyorsa bu pek normal karşılanmaz: Ya hastasınızdır ya da canavar sizi yenmiş, tembel ve miskin yapıvermiştir.

Miskinlik canavarının türleri var elbette. Procrastination mesela, özellikle yazı çizi işleriyle uğraşan ya da tez yazanların yakından tanıdığı bir tür. Yapılması gereken asıl işi erteleyerek başka şeylerle oyalanmak diye çevrilebilir Türkçeye. Bu da miskinlik ama uzanıp uyumana pek izin vermeyen, suçluluk duygusuyla yapman gereken iş dışında her türlü işe koşturan bir miskinlik. Örneğin bu yazıyı yazarken ben, bir pazar günü kendimden beklenmeyecek bir hareketlilik içindeyim: Sabahtan beri alışverişe gittim, kahvaltı hazırladım, hayatımda ilk kez taze fasulye pişirdim ve temizlik yaptım ve daha günün bitmesine çok var. Bu açıdan, yani çalışmak iyidir tembellik kötü perspektifinden bakarsak, yukarıda bahsettiğim o uyutan türden daha iyi olduğunu düşünebiliriz: Asıl yapman gerekeni erteleyip duruyorsun belki ama en azından boş durmuyorsun!

İnsanların başına özellikle orta çağda musallat olmuş bir miskinlik türüne acedia denmiş. Elbette basitçe miskinlik deyip geçemeyeceğimiz kadar karmaşık bir tür bu. Melankolinin bir çeşidi ya da ta kendisi olduğu düşünülmüş. Kabaca insanın dünyaya, kendisine ve en kötüsü Tanrı’ya karşı duyduğu bir ilgisizlik ve kayıtsızlık hissi diye tanımlayabiliriz acedia’yı. Jacky Bowring’e göre “sıkıntının melankolisi.”2 Yüzyıllardır melankoli ile ilişkili ya da eş anlamlı olduğu düşünülmüş: Melankolinin antik çağda taedium vitae [hayattan bıkkınlık, tiksinti], 19. yüzyılda ennui [sıkıntı] gibi adlarla anılması gibi. Acedia’yı 17. yüzyılda Melankolinin Anatomisi’ni yazan Robert Burton’un kategorilerinden “dinsel melankoli”ye dahil etmek de yanlış olmaz; nitekim bu çeşit miskinliğe ilk çöl manastırlarında rastlanmış.

Kendileri de birer keşiş olan Evagrius Ponticus (345–399) ve ardından Johannes Cassian (360–435), acedia’yı özellikle çöl manastırlarında çilekeş keşişlerde görülen bir rahatsızlık olarak tanımlamaya başlamış. Çünkü inzivadaki keşişlerin üstüne İsa’ya coşkuyla hizmet etmelerini engelleyen bir atalet, miskinlik, isteksizlik durumu çöktüğünü gözlemlemişler. Sabah erkenden uyanıp bütün bir günü yapılması gereken işler ve tek başına ibadetle geçirmesi beklenen keşişler acedia’ya kapıldıklarında bulundukları yerden ve yaptıkları işlerden hoşnutsuz olur, odalarında tek başına durmak istemeyerek başka yerleri merak eder ve, ya herhangi bir ruhsal ilerleme göstermeden atalete ve miskinliğe kapılır ya da manastırdan ayrılıp dünyevi işlerle meşgul olurlarmış.3 İşte acedia tam da bu yüzden, sadece miskinliğe değil Tanrı’nın hizmetinden ayrılacak kadar bıkkınlık, sıkıntı, şüphe ve vesveselere de neden olduğu için, bu dönemde sekizinci büyük günah sayılmış. Elbette, söz konusu günahsa işin içinde şeytan da var ve bu duruma sebep olan şeytana “öğle vakti şeytanı” deniliyor. Anlaşılan bu şeytan en çok tam da günün en sıcak olduğu öğle saatlerinde çıkageliyor. Fransızcası le démon de midi. Demek ki Fransızlara göre, ömrün ortalarında yanımızda bitiverip “bu kadar mı, bitti mi yapacakların, başka hiçbir şey olmayacak mı artık hayatında” gibi sorularla kırt kırt kaşınmamıza sebep olan ve bizim “orta yaş krizi” dediğimiz, hep aynı şeytan.

Acedia bir yandan da özel bir günah, çünkü bu şeytana direnip ona üstün gelebilmek büyük bir erdem sayılmış. Bu mücadeleyi kazananların en ünlüsü herhalde Aziz Antonius. 3. yüzyılda yaşayan Mısırlı Antonius, çölde inzivaya çekilen ilk keşişlerden. Öğle şeytanı ile amansız mücadelelere girip onu alt ediyor ve azizlik mertebesine ulaşıyor. Ancak bu mücadele öyle olağanüstü ya da daha doğrusu şeytanın Antonius’u baştan çıkarmak için yaptıkları o kadar ilginç ve çekici ki, bu hikâyeler yüzyıllar boyunca sanata tekrar tekrar konu olmuş. “Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılışı” Michelangelo’dan Hieronymus Bosch’a, Cézanne’dan Dalí’ye kadar onlarca ressama ilham olmuş. Bu resimlerde kılıktan kılığa giren şeytan, Antonius’a dünyevi zevkler ve güzel kadınlar sunuyor ya da sinirleniyor ve canavara dönüşerek saldırıyor. Barındırdığı fantastik öğelerle hayal gücünü gıdıklayan bu hikâye, ressamların yanı sıra yazarların da ilgisini çekmiş; örneğin Gustave Flaubert’in Ermiş Antonius ve Şeytan adlı romanına da konu olmuş.

Miskinlikler ve onlara neden olan şeytanlar çeşit çeşit ve bunlar hep kendi şeytanlarımız. Ama şeytanın her zaman düşmanımız olduğuna sorgusuz sualsiz inanmak zorunda da değiliz.

Michelangelo,
“The Torment of Saint Anthony”,
yaklaşık 1487–88,
Kimbell Art Museum koleksiyonu,
kaynak: Wikimedia Commons

1. Bu şiiri üniversiteden mezun olduğum yaz, henüz tam zamanlı çalışmaya başlamamışken yazmıştım.

2. Bowring, J., A Field Guide to Melancholy, Old Castle Books, 2009.

3. Cassian, J., “Accidie”, Radden, J. (ed.) The Nature of Melancholy from Aristotle to Kristeva içinde, s. 69–75, Oxford University Press, 2002.

acedia, melankoli, miskinlik, Neslihan Şık