Görünmeyenden Görünene, Oradan Yine Görünmeyene

“Sanat felsefesiyle ilgileniyorum” dediğimde arkadaşlarım genellikle duraksıyor. Konuyu daha anlaşılır kılmak için şöyle diyorum:

Diyelim ki bir sanat eseri var. Sanatçı ne düşündü bu eseri üretirken? Esere bakan biri, sanatçının ne demek istediğini bilmek zorunda mı? Bilse bile onunla aynı şeyi mi görmeli? İşte bu gibi soruları merkezine alan düşünsel alana sanat felsefesi deniyor. Bu tür sorularla bir noktada karşılaşmış oldukları için, bu açıklama insanlara tanıdık geliyor. Genellikle de “Tamam, şimdi anladım” diyorlar.

Bu metinde ben de bir sanat eserinin görünmeyenden doğup sanatçının eliyle görünür hâle gelmesini ve ardından izleyiciyle karşılaştığında tekrar görünmeyene, yani zihinsel ve sezgisel bir boyuta geçmesini konu ediniyorum. Bu süreci bir görsel alegoriyle de desteklemek istedim. Yapay zekâdan, tam da bu yolculuğu betimleyen bir sahne üretmesini rica ettim: Balık denizde –bizim için görünmeyen bir dünyada– yüzmekteyken bir anda suyun dışına sıçrıyor. Gözle görülür hâle geliyor. Sonra başka bir suya dalıyor. Bu balık gibi, sanat eseri de görünmeyen bir derinlikten gelir, bir süreliğine görünür olur, sonra tekrar görünmeyenin içine karışır.

illüstrasyon:
Zilhicce Tanrıseven ve ChatGPT

Sanatçılar çoğu zaman nedenini tam olarak açıklayamadıkları bir içsel itkiyle üretir. Bu yaratım zorunluluğu, Kandinsky’nin Sanatta Ruhsallık Üzerine adlı eserinde vurguladığı gibi, sanatçının bireysel niyetinden çok, ruhsal bir titreşimle tetiklenen bir ifade mecburiyetidir. Kendisinin bile tam olarak anlayamadığı bu yoğunluk, kâğıda ya da tuvale düşmeden sanatçının içinde taşıdığı ve taşıyamadığı bir şeydir. Bu zorunluluk hâli sanat eserinin ilk kıvılcımıdır. Üreten sanatçılar burada ne demek istediğimi anlayacaktır; onlar bu yolu sezgisel bir biçimde deneyimler.

Görünüşte figüratif bir sahne dahi olsa, kopyalanmış gibi görünen şey, aslında sanatçının içsel gerçekliğinin bir tezahürüdür. Bu içsel itkiden doğan eser, sanatçının ellerinden çıktığı anda artık ona ait değildir. Tıpkı bir çocuğun doğumuyla annesinden ayrılması gibi… Eser, sanatçının zihinsel, duygusal ve bedensel süzgeçlerinden geçerek bu dünyaya gelir ama artık onunla bağı neredeyse kesilmiştir. Sanatçı artık onun ne anlatacağını, kimlere ne söyleyeceğini belirleyemez. Bu yalnızca fiziksel değil, varoluşsal bir ayrışmadır. Eser kendi anlamını kuracak, kendi ilişkilerini inşa edecek, kendi bağlamlarında yeniden doğacaktır. Tıpkı bir çocuğun büyüdükçe ebeveyninden uzaklaşıp bireyselliğini kazanması gibi, sanat eseri de yaratıcıyla arasındaki bağı gevşetir ve dünyada tek başına bir şey olarak var olmaya başlar. Hatta o artık bir üründen de ötedir: İzleyicilerin zihin dünyasına etki edebilecek, onlarla ilişki kurabilecek bir varlık, bir fenomendir. Bu bağımsızlaşma, eseri bir “varlık” hâline getirir.

Bu noktada hermenötik yaklaşım devreye girer. Eserin varlığı yalnızca yaratımıyla değil, izleyiciyle kurduğu ilişkide açığa çıkar. Hans-Georg Gadamer’in Hakikat ve Yöntem adlı eserinde ifade ettiği gibi, anlam sabit bir yapıdan değil, yorumlayıcı öznenin dünyasında yeniden şekillendiği bir süreçten doğar. Yorum burada sadece bir anlam üretme eylemi değil, bir varlıkla temas kurma biçimidir. Yorumlayan özne, eserin doğasını kendi deneyim süzgecinden geçirerek onu yeniden var eder. Bu yeniden doğuş her izleyicide başka bir anlam imkânı yaratır.

Sanat eseri bir varlık olarak oradayken, izleyicinin zihin dünyasına karşılaşmayla giriş yapar. Onun istemli ya da istemsiz yorumuyla bireyde tekrar var olur. Bu yorum sanatçınınkiyle bire bir aynı olmak zorunda değildir. Fakat kimi zaman, bir izleyiciyle karşılaştığında, sanatçıyla benzer bir sezgi alanına dokunarak derin bir ortaklık kurabilir. Sanat eseri görünmeyenden gelen, görünür hâle gelip tekrar görünmeyene doğru çekilen bir varlık olarak bu döngüyü sürdürür. Hangi sulara gireceğini, kimlerin gözlerinde yeniden doğacağını bilemeyiz. Onu anlamaya çalışırız, yorumlarız, içselleştiririz ama hiçbir zaman tamamen sahibi olamayız.

Belki de bu yüzden sanat, görünmeyenden görünene, oradan yine görünmeyene doğru giden sonsuz bir döngüdür. Her eser, onu yaratanın içinden geçerek bu dünyaya gelir ama asıl hayatını, başkalarının iç dünyasında sürdürür. Bu yazı o yolculuğun bir izini sürmekten ibaretti. Ve belki okuyan herkes kendi içindeki görünmeyene bir adım daha yaklaşırsa, yolculuk bir kez daha başlamış olur.

_
Kaynakça
Wassily Kandinsky, Sanatta Ruhsallık Üzerine, çev. Mehmet Ali Sevgi (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020).
Hans-Georg Gadamer, Hakikat ve Yöntem, çev. Hayati Arslan & Işık Yavuzcan (İstanbul: Paradigma Yayınları, 2008).
Maurice Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi, çev. Emine Sarıkartal (İstanbul: İthaki Yayınları, 2017).

anlam, eser, felsefe, izleyici, sanat, yorumlamak, Zilhicce Tanrıseven