Melankoli
Malihulya

Yazın son ayı, hissettiğim bir rahatsızlığın ne olduğunu anlamak için doktorlar MR istedi. Hafif endişeli bir ruh hâliyle girdiğim gürültülü cihazın içinde bir parça da olsa rahat edeyim diye kulaklıkla müzik dinleteceklerini söylediler. Şöyle yumuşak ve rahatlatıcı olduğu düşünülen müziklerden —örneğin 80’ler ve 90’larda Türkiye’de huzur bulmanın popüler isimleri olmuş Kenny G ya da beyaz piyanolu adam Richard Clayderman’dan— bir şeyler beklerken ben, —heyhat!— MR’ın “tak tuk”larıyla birlikte başlayan ilk şarkı, Nükhet Duru’nun o buğulu sesinden “Melankoli” oldu. Gel de şu klişeyi anma: Hayat tesadüfleri sever…

“Melankoli”, Nükhet Duru’nun 1978 tarihli albümüne adını veren şarkısı. Bestesi Ali Kocatepe’ye ait, sözler ise Sabahattin Ali’nin aynı adlı şiirinden. Yattığım yerde, yapacak başka bir işim olmadığı için şarkıyı ilk kez gerçekten dinledim. Ancak o zaman, “beni sarar melankoli, ooooo, beni sarar melankoli” diye devam eden nakarat dışındaki sözleri de fark ettim ve nasıl olup da o zamana kadar dikkat etmemişim diye şaşırdım.

Melankolinin bir Batı hastalığı olduğunu söyleyen çoktur. Matthew Bell, Melancholia: The Western Malady1 adlı kitabında, melankoliyi doğrudan kendilik bilinciyle [self-consciousness] ilişkilendirir. Kitapta antik dönemden günümüze çizdiği resimde, melankoliye “kendilik bilincine” verilen değerin arttığı aralıklarda daha çok rastlandığına dikkat çeker. Dolayısıyla hakikati aramak ve sorgulamak yerine verili doktrinleri içselleştirmenin değerli ve erdemli görüldüğü ortaçağ Avrupası’nda örneğin, melankolinin filizlenmediğini gözlemler. Buna karşılık Rönesans ile birlikte Avrupa’da bir melankoli salgını başlar adeta.

Bu konuda Yves Bonnefoy da aynı fikirdedir ve Jean Starobinski’nin Aynada Melankoli2 adlı kitabına yazdığı önsözde şöyle der: “Melankoli fazlasıyla Batı kültürlerine özgü bir konudur. Kutsal’ın zayıflamasından, vicdan ile tanrısalın birbirinden ayrılmasından doğmuş ve son derece çeşitli durumlar ve yapıtların prizmasından süzülerek yansımış melankoli, Yunanlardan beri sürekli yeniden doğan ama özlemlerinden, hüzünlerinden, düşlerinden bir türlü kurtulamayan modernitenin etine saplanmış kıymıktır.” Sanırım melankolinin en iyi tanımlarından biri bu. Bana göre bir başka iyi tanımıysa 18. yüzyılda Diderot şu şekilde dile getirmiş: “kendi kusurluluğumuzun alışıldık duygusu” [c’est le sentiment habituel de notre imperfection].

Bana öyle geliyor ki melankoli, en ateşli dönemini bu iki tanım arasında yaşar: Verili dünyanın krize girdiği ya da tanrıların çekip gittiği dönemlerde iş başa düşer; yani insan evladı kendi sorumluluğunu almak, kendi için düşünmek, açıklamak ve anlatmak zorunda kalır. Bu durumda heyecanla işe koyulur, gözler, yazar, çizer belki de. Ancak yine de sınırlarıyla, kusurluluğuyla yüzleşmekten kaçamaz. En coşkulu olduğu, en çok çalıştığı ve bir şeyleri anladığını sandığı bir anda ölümlü olduğunu hatırlamak zorunda kalabilir mesela. İşte bu noktada kendilik bilinciyle birlikte ortaya çıkan ve çoğu zaman belli bir sebebi olmayan o endişe hâli, melankoli, modernitenin etine batan kıymıktır, aydınlanmanın karşısına dikilen romantizmdir.

Bu anlamda kültürel bir kavram olarak melankoli, yakın dönemlere gelene dek bizi, Batı’yı olduğu kadar meşgul etmemiş görünüyor gerçekten de. Oğuz Demiralp’in bu konuyu ele aldığı bir yazısında melankolinin “malihulya” ve “karasevda” olarak anılışına değinilmiş.3 Antik Yunanca mélas [kara] ve kholí [safra] kelimelerinden türetilen melankoliye İbn Sina ve İshak İmrân gibi İslam düşünürleri “malihulya” demişler. Nitekim “hülya” kelimesinin kökeni hem Nişanyan’ın hem de İsmet Zeki Eyüboğlu’nun etimoloji sözlüğünde Antik Yunanca kholí [safra] olarak verilir. Dolayısıyla “hülya”nın ilk anlamının günümüzde “tatlı düş” olması, kelimenin nasıl bir yolculuk geçirdiğini merak ettiriyor açıkçası. Öte yandan yine melankoli karşılığı olarak kullanılan “karasevda” da benzer bir dönüşüm geçirmiş gibi. Arapça bir kelime olan “sevda” kelimesi Osmanlıca Türkçe sözlüğe göre şu anlamlara geliyor: “1. İnsanı meydana getiren dört hılttan biri 2. Bu hılttan meydana gelen düşünce, merak 3. Aşk, sevgi 4. Aşırı sevgiden ileri gelen bir çeşit hastalık 5. İstek, heves 6. Kara.” Yani sevda da o dönemde ilk anlamıyla, vücuttaki dört suyuktan biri, safra…

Robert Burton Melankolinin Anatomisi’nde ayrı bir bölüm olarak ele almadan önce de, aşkın neden olduğu melankoliden bahsedenler olmuştu. Örneğin İbn Sina, melankoli başlığı altında takıntılı aşkı da ele almış ve bu soruna yönelik değişik tedavi yöntemlerini anlatmış.4 Elbette sevilen insanla bir araya gelmek en iyi tedavi yöntemi ama bunun mümkün olmadığı durumlarda melankoliye kapılan âşığı başka işlerle meşgul edip yeni eşlere yönlendirebilirsiniz diyor. Ona göre, takıntılı âşık zeki ve okumuş biriyse yüz yüze konuşmak hatta durumuyla bir parça alay etmek işe yarayabilir. Ya da âşığa yaşlı geveze kadınları musallat etmeyi öneriyor: “Yaşlı geveze kadınları maşuk hakkında ileri geri konuşturmak, maşukun sıradan biri olduğunu hissettirecek şekilde olumsuz niteliklerinden bahsetmek, âşığı ondan kopartacak hikâyeler düzmek; onun cefa çektirmekten zevk alan pek zalim biri olduğunu hissettirmek faydalı olabilir.”5 Bu da işe yaramıyorsa biraz daha ileri gidip, maşukun fiziki yönlerini kötülemeyi salık veriyor.

Serol Teber, Türkiye’de melankoli yerine “karasevda” ya da “malihulya” ifadelerinin benimsenmesini, bu kavrama ait bilgilerin Arap kültürü üzerinden gelmesine bağlıyor ve “Karasevda konusu, kadın erkek ilişkilerinin son derece sınırlı olduğu Arap toplumlarında özellikle büyük ilgi görmüştür. Arap kökenli yazında, karasevdalı âşık (çılgın/bilge) tiplerinin, olağanüstü serüvenli yaşam tarzları, sonları çok kez ölümle de bitse, genelde hep toplumsal bir hoşgörüyle olumlanarak, özlemle anlatılmıştır,” diyor.6 Angus Gowland’a göre de antik dönemin tıbbi bilgilerini Latin Batı’ya taşıyan ortaçağ İslam düşünürlerinin kavrama getirdikleri en önemli katkı, tutkulu aşkın sebep olduğu rahatsızlıklar ile melankoli arasındaki güçlü bağlantıları vurgulamış olmaları.

Doğrusu günümüzde bile bu toplumda huzursuzlanıp başka türlüsünü merak edenlere, kafası karışanlara, kendi adına düşünmeye kalkanlara biraz ters bakıyor; mevzuyu uzatırlarsa da doğru yolu bir şekilde gösteriyoruz. Tüm bunlara gösterilmeyen hoşgörü “ne yaptımsa sevdiğimden yaptım”cılara, hatta “ya benimsin ya kara toprağın”cılara gösterilebiliyor oysa.

İşte geçen ay bir MR cihazının tak tuk sesleri arasında Nükhet Duru’nun kulağıma fısıldadığı sözler bu yüzden şaşırttı beni; 1932 yılında Sabahattin Ali, Türkiye’de melankoliyi aşkla ilişkilendirmeden ya da nostaljik bir hüzne indirgemeden anlatmış ve ben bunu yeni fark ediyorum.

Şiir şöyle başlıyor:

“Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.”

Caspar David Friedrich,
“Wanderer above the sea of fog”, yak. 1817, kaynak: Wikimedia Commons

1. Matthew Bell, Melancholia: The Western Malady, Cambridge University Press, 2014.

2. Jean Starobinski, Aynada Melankoli, Dost Kitabevi Yayınları, 2007.

3. Oğuz Demiralp, “Hülya ile Sevda”, Cogito, s. 51, s. 181-191, 2007.

4. İbn Sina’nın El-Kanun Fi’t Tıbb adlı eserinden melankoliye ait bölümün çevirisi için bkz. Ebu Ali İbn Sina, “Melankolinin Teşhis ve Tedavisi”, çev. A. Sait Aykut, Cogito, s. 51, s. 24-37, 2007.

5. a.g.y.

6. Serol Teber, Melankoli: Normal Bir Anomali, s. 210, Say Yayınları, 2013.

karasevda, melankoli, Neslihan Şık