Casus Romanının Eskimeyen
İlham Kaynağı: Cambridge Beşlisi

Vatan hainliği tarih kadar eskidir ama Cambridge Beşlisi’nin,
İkinci Dünya Savaşı sırasında, öncesinde ve sonrasındaki
seri ihanetleri tarihte benzersiz olduğu gibi,
neredeyse sapkın biçimde [İngiliz] milli gururunu okşar çekiciliktedir.
1

Bu defa casusları bir kenara bırakıp başka bir şeyler yazmak istiyordum fakat bu konudan vazgeçemeyen bir müptela olmam yetmezmiş gibi, son yıllarda çıkan kitaplar da beni bırakmıyor. Araştırmacı gazeteci Ben Macintyre’in A Spy Among Friends: Kim Philby and the Great Betrayal kitabı (2014) ve Türkiye’de geçtiğimiz sonbaharda çıkan Murat Yetkin’in Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı (2017) henüz kafamda tazeyken, yakınlarda Joseph Kanon’un en yeni romanı Defectors’ı da okuyunca (2017) yukarıdaki başlık kendiliğinden oluştu.2 Bana öyle geliyor ki 20. yüzyılın hatta belki de bütün zamanların en cool çifte ajanı, İngiliz gizli servisi içindeki efsanevi köstebek Kim Philby ile hepsi Sovyet ajanı dört arkadaşından oluşan (Guy Burgess, Donald MacLean, Anthony Blunt ve John Cairncross) ve okudukları üniversiteye referansla “Cambridge Beşlisi” diye anılan bu meşhur ekip olmasa, casus romanında sanki bir şeyler eksik kalırdı.

Casusluk müessesesi insanlığın kadim tarihi kadar eski olsa da konumuz sanata, romanlara ve sinemaya ilham kaynağı olarak casusluk olunca, İkinci Dünya Savaşı ve ardından Soğuk Savaş yıllarına tekabül eden, içinde Abwehr, SIS, MI6, OSS, CIA, NKVD ve KGB ajanlarının cirit attığı yıllar şüphesiz çok özel bir yerde duruyor.3 Cambridge Beşlisi ise bu çok özel dönemin en akıl almaz hikâyesi olarak tarihe geçmekle kalmamış, adeta bu beş ‘yoldaşın’ roman kadar sürükleyici gerçek hayat hikâyelerinden modern espiyonaj edebiyatının içinde yeşerdiği son derece verimli bir tarla sürülmüş gibi. Konuyu zaten iyi bilenlerin affına sığınarak bu yazıda, kendi serüvenleri tarihte kalmış olsa da inanç-ihanet-iltica gibi her daim geçerli çok derin insani meseleleri kurcaladıkları için hiç eskimeyen Cambridge Beşlisi’nden bahsetmek istiyorum. Kimdir bu İngiltere’nin en ayrıcalıklı okullarında okumuş, en elit ve varlıklı ailelerinden gelip komünist olmuş ve gözlerini kırpmadan yıllarca Sovyetler Birliği’ne hizmet etmiş genç adamlar? 20. yüzyılın her milletten yüzlerce isimsiz casusu arasında onları bu kadar özel, bu kadar karizmatik yapan nedir? Romanlar, filmler ve televizyon dizileri neden hiç bıkmıyor onlardan?

Cambridge Spies televizyon dizisi, BBC, 2003, ilk bölümden ekran görüntüsü,
soldan sağa: Guy Burgess (Tom Hollander), Donald Maclean (Rupert Penry-Jones), Anthony Blunt (Samuel West) ve
Kim Philby (Toby Stevens),
kaynak: BBC Bentomatics
Cambridge Beşlisi olarak bilinen
Sovyet ajanı ekibin tanıştığı
ve okuduğu Trinity College,
kaynak: Wikimedia Commons

Yukarıdaki soruların cevabı hiç şüphesiz büyük ölçüde kahramanlarımızın sınıfsal arka planında ve gençlik yıllarının antifaşist idealizmini şekillendiren tarihsel koşullarda yatıyor. Her biri ayrı karakter özelliklerine sahip ama komünist sempatizanlığında birleşen bu akıllı ve yakışıklı gençler, varlıklı ailelerden gelmiş, hep ayrıcalıklı hayatlar yaşamış ve Eton College gibi en seçkin okullarda okumuşlar. Birbirleriyle 1930’ların başında Cambridge Üniversitesi Trinity College’da öğrenciyken tanışmış ve o yıllarda, daha yirmili yaşlarındayken “Otto” kod adlı NKVD ajanı Arnold Deutsch tarafından Sovyet ajanı olarak ‘iş’e alınmışlar. Nazilerin dünyanın gözü önünde hızla yükseldiği yıllarda, Batılı devletlerin faşizme karşı kararlı tavır sergileyememesi, İngiltere’nin güçsüzlüğü ve büyük ekonomik krizin etkileri bu duyarlı çocukların kapitalizme ve liberal demokrasiye olan inançlarını sarsmış, Hitler’e dur diyecek tek ciddi alternatifin Sovyetler Birliği olduğuna yürekten inandırmış. Macera tutkusuyla gidip bizzat şahit oldukları İspanya iç savaşının vahşeti de hepsinin vicdanında özellikle yer etmiş, yaptıkları seçimin doğruluğuna onları iyice ikna etmiş. Trinity College’dan mezun olduktan sonra, aile bağlantılarını da kullanarak (Donald Maclean’in babası parlamentoda vekil, Kim Philby’nin sonradan Müslüman olan babası ise Suudi Kralı’nın başdanışmanı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Arapları Osmanlılara karşı kışkırtmış bir ajandır) İngiliz istihbarat servislerinde, dışişleri bakanlığında ve BBC’de önemli mevkilere yerleşecek ve süratle terfi edeceklerdir. Uzun yıllar Birleşik Krallık’ın en gizli sırlarını Sovyet yetkililerine servis edecekler, aralarında en ünlü üçü deşifre olmalarına ramak kala Moskova’ya iltica edecek (Burgess ve Maclean 1951’de, Philby 1963’te), ikisi ise, itirafçı olmaları karşılığında İngiliz hükümeti ve gizli servisi tarafından kollanarak Sovyet ajanı oldukları uzun süre örtbas edilecektir (Blunt, 1979’da, Cairncross ise ancak 1990’da kamu önünde deşifre olacaktır).

Bu hikâyeyi özellikle roman-tik (roman gibi anlamında) ve sinematik yapan şey daha çok bu gençlerin kişisel meseleleri, derin iç çelişkileri ve “ailelerinin ekonomik günahlarından bir nebze arınma arzusundaki idealist zengin çocuklara has sınıfsal suçluluk duyguları” ile ilgilidir.4 Onları keşfedip Sovyetler’e kazandıran ajan “Otto”nun çok yerinde tespitiyle, “başarılı bir casusta olması gereken üç özellik hepsinde vardır: İçinden çıktıkları sınıfa duyulan kin, gizlilik tutkusu ve bir yerlere ait olma arzusu.”5 Cambridge Beşlisi’ni anlayabilmek için gerçekten de bu “gizlilik tutkusu” ve özel hayat meselesinden başlamak gerekiyor. Kahramanlarımız, varlıklı ailelerine ve geleneksel burjuva ahlakına karşı çıkarken cinsellikte dürüstlüğü ve homoerotizmi yüceltmişler, aralarındaki erkek arkadaşlığına ve hedonist bir hayat felsefesine dayanan gizli bağın kendilerini sıradan insanlardan farklı kıldığına inanmışlardır. İçlerindeki en eksantrik ve renkli karakter Guy Burgess, homoseksüelliğin ciddi bir adli suç olduğu o yıllarda hayli pervasız ve aleni bir homoseksüeldir; keza kendisini Cambridge’de sol düşüncelerle tanıştıran ve aralarındaki ilişki epeyce spekülasyon konusu olan sanat tarihçisi Anthony Blunt da öyle. Guy Burgess’in okul yıllarını anlatan ve Julian Mitchell’ın tiyatro oyunundan sinemaya aktarılan Another Country filmi (1984, yönetmen Marek Kanievska) hâlâ gay film klasikleri arasındadır.

Guy Burgess’in okul yıllarından esinlenen Another Country (1984) filminden bir sahne: Burgess’i oynayan Rupert Everett,
Colin Firth ile birlikte, kaynak: IMDb

Öte yandan, sarışın ve yakışıklı Donald Maclean ve hayatı boyunca zamparalığı ile bilinen Kim Philby heteroseksüeldir (Philby dört kere evlenecek, hatta son demlerinde Moskova’da Maclean’in karısı Melinda ile kısa bir ilişki yaşayacaktır) ama bu dört arkadaş arasındaki muğlak cinselliği ve adı konulmamış aşka benzer tuhaf bağı değiştirmez. Daha ikinci planda kalan beşinci arkadaşları John Cairncross ise savaş sırasında Nazilerin şifreli mesajlarının çözüldüğü ünlü Bletchley Park’da beraber çalıştığı bir başka homoseksüel Alan Turing’i de yakın arkadaş çevrelerine sokacaktır (2014’te The Imitation Game filmini görenler, Nazilerin Enigma kodunu çözen, bugün bile kompütasyonun babası sayılan ve homoseksüellik suçundan yargılanmaktansa intiharı tercih eden —filmde Benedict Cumberbatch’in canlandırdığı— bu trajik karakteri hatırlayacaktır). İnsan ister istemez, o yıllarda cinsel yönelimleri toplum tarafından kriminalize edilen en parlak gençlerin homoseksüelliklerini bir başkaldırı biçimi olarak yaşadıklarını ve belki de Sovyet ajanlığına başkalarından biraz daha fazla hazır olduklarını düşünmeden edemiyor.

Homoerotizm ve gizli bir topluluğa aidiyetin verdiği ayrıcalık hissi, Cambridge Beşlisi’nin ana alt metinlerinden biri ise, diğeri şüphesiz alkoldür. Trinity College yıllarından başlayarak hayatları boyunca akıl almaz miktarlarda içki içtiklerini, gençliklerinde biraların su gibi aktığını, mevki sahibi olduktan sonra da istihbarat toplama faaliyetlerinin büyük kısmını barlarda, erkek üyelere mahsus özel kulüplerde, Londra’nın ya da Washington’un şık restoranlarında arka arkaya devrilen viski kadehleri ve sigara dumanı eşliğindeki sohbetlerde yaptıklarını anlıyoruz. Casus olarak işlerini çok iyi yapmışlardır (sadece Guy Burgess 1945’in ilk altı ayında Sovyetler’e 389 top secret belge sızdırmıştır; öyle ki bu verimlilik karşısında Ruslar önceleri çifte-ajan olmalarından şüphelenmişlerdir) ama özel hayatlarındaki derbederlik ve aşırı içki bağımlılığı, Sovyet yetkililerinin de gözünden kaçmamış, kaygı konusu olmuştur. Kıdemli KGB arşivcisi Vasili Mitrokhin’in yıllarca kendi el yazısı ile kopyaladığı ve 1992’de İngiltere’ye iltica edince yanında getirdiği dokümanlardan oluşan Mitrokhin arşivlerinde, Cambridge Beşlisi’nin bu zaafları not edilmiştir: Guy Burgess “iflah olmaz bir ayyaş ve dikkatsiz birisidir”, Donald Maclean ise “sır saklamayı beceremez, Sovyet ajanı olduğunu sevgilisine ve kardeşine hemen ifşa edivermiştir.”6

Guy Burgess, 1932,
kaynak:
Stalin’s Englishman:
The Lives of Guy Burgess;
Links aracılığıyla

Burgess ve Maclean’in aksine Kim Philby tam bir profesyonel çıkmış, kurnazlığı, karizması ve en yakın arkadaşlarını bile aldatabilme kapasitesiyle 1960’li yıllara kadar kendini gizlemeyi başardığı gibi, en hassas bilgilere ulaşabileceği çok önemli pozisyonlarda yükselerek Sovyetler Birliği için eşsiz bir muhbir olarak yaşamıştır. Philby’nin İkinci Dünya Savaşı sonunda MI6’in karşı-casusluk [counterintelligence] bölümünde Sovyet masasının başına getirilmesi belki de casusluk tarihinin en ironik olayıdır: Bir gizli Sovyet ajanına, teşkilat içindeki gizli Sovyet ajanlarını bulup çıkarma görevi verilmiştir! Murat Yetkin’in ayrıntılı olarak anlattığı gibi, sonuçları trajik olmasa “şaka gibi” diyebileceğimiz bu olay Philby’yi savaşın hemen bitiminde İstanbul’a da getirecektir.7 Hatta o sırada Londra’da dışişleri bakanlığında çalışan Burgess de Philby’yi İstanbul’da ziyaret edecek, iki arkadaş “Moda Yat Kulübünde bir akşamda elli iki kadeh brandy’yi devirerek hasret giderecektir.”8 1947–1949 arasında Beylerbeyi’nde (Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı) Ayaşlı yalısında kalan Philby bütün gizli bilgileri Burgess aracılığıyla Londra üzerinden Sovyetler’e iletecek, bu istihbarat sayesinde İngilizlerin Kafkaslar ya da Balkanlar üzerinden Sovyetler’e ajan sızdırma operasyonlarının hepsi başarısızlıkla ve katılan özel timlerin öldürülmesiyle sonuçlanacaktır.

Kim Philby ve dördüncü karısı
Rufina Ivanovna Pukhova, 1972,
kaynak:
The Private Life of Kim Philby:
The Moscow Years,
sciencepolice2010 aracılığıyla

Sonuçta, haklarında yazılan kitapların ve 2003 BBC yapımı televizyon dizisi Cambridge Spies’ın da teyit ettiği gibi, kahramanlarımız gençliklerinin bütün antifaşist söylemleri ve keskin komünistlikleri altında aslında biraz naif, hayli idealist, yaptıkları işin sonuçlarını fazla düşünmeden, casusluğu heyecanlı bir macera olarak yaşayan, gündüz minyatür Minox kameralarla devlet sırlarını kopyalayıp Sovyetler’e sızdıran, akşamları zil zurna sarhoş olup sevişen, biraz çocuk kalmış hayta erkeklerdir. Ian Buruma’nın güzel tespitiyle “komünizm, onların ahlaken zayıf hayatlarındaki tek ahlaki temel, serserice yaşamlarına anlam veren tek amaç” olmuş,9 savaş sona erip Nazi karşıtlığı gibi haklılaştırıcı bir gerekçe ortadan kalktıktan sonra ise artık geri dönememişlerdir. Yaptıkları işin oyun olmadığını, sızdırdıkları bilgilerin pek çok insanın hayatına mal olduğunu ve Stalin’in insanlık suçlarını bilmiyor değildirler, ama ya görmezden gelmeyi tercih etmişler ya da vicdanlarına söyledikleri yalanlara inanmayı seçmiş, verdikleri istihbarat sonucunda yakalanan, işkence gören ve öldürülen insanları (Sovyetler içindeki Batılı ajanlar ya da Batı’ya iltica etmek isteyen Ruslar), yüce bir amaç uğrunda verilen ‘tali hasar’ [collateral damage] olarak görmüşlerdir. Bunların belki de en trajik olanı İstanbul’da cereyan edecektir: Savaş sonunda iltica etme isteğiyle İngiliz Konsolosluğu’na başvuran Sovyetler Birliği İstanbul Başkonsolosluğu’nda birinci kâtip Konstantin Volkov ve karısı, Philby’nin muhbirliği sonucunda, KGB tetikçileri tarafından kaçırılıp öldürülecektir.

İstanbul’dan sonra 1949’da İngiltere’nin Washington Büyükelçiliği’nde bir göreve atanması Philby’ye bu defa, 1947’de CIA olarak yeniden düzenlenen Amerikan istihbaratına yakın olma fırsatını verecek, iyi arkadaş olduğu CIA özel operasyonlar şefi James Jesus Angleton ile, ünlü Harvey’s İstiridye Barı’nda buluşup, bol içki ve sigaralı sohbetlerde Soğuk Savaş arifesinde CIA faaliyetleri konusunda etraflı bilgi toplayacaktır (Macintyre, Philby’nin ihaneti ortaya çıktıktan sonra Angleton’un şoktan kurtulamayıp paranoyak olduğunu ve CIA içinde eşi görülmemiş bir köstebek avına giriştiğini yazar). Amerikalıların, kendisinden önce İngiltere’nin Washington Büyükelçiliği’nde başkâtiplik yapan “Homer” kod adlı Donald Maclean’den uzun zamandır şüphelendiğini ve bunu İngiliz meslektaşlarıyla paylaştığını, Maclean ve Burgess hakkında giderek derinleşen bir soruşturmanın son etaplarına geldiğini ve tutuklanmalarına sadece günler kaldığını öğrenen Philby vakit geçirmeden Londra’daki arkadaşlarını uyarır. Tabii onların yakalanması, sıranın kendisine de gelmesi demek olacaktır. 25 Mayıs 1951 akşamı Maclean ve Burgess bir tekneye binerek Fransa kıyılarına doğru sessizce ortadan kaybolacak, nerede oldukları aylarca bilinemeyecek, çok sonra Moskova’da ortaya çıkacaklardır.

Cambridge Beşlisi’nin bu kadar çok roman ve filme malzeme olmasındaki bir başka faktör de hiç şüphesiz ‘iltica’ gibi bir eylemin dramatikliği ve hem gidenler hem de kalanlar üzerindeki travmatik etkisidir. Her şeyden önce, Sovyetler iltica etmiş ajanlarını memnun etmeye ve rahat yaşatmaya özen gösterse bile, onlara hiçbir zaman tamamen güvenmez.10 Üstelik, iltica anına kadar çok ayrıcalıklı hayatlar yaşamış olan kahramanlarımızın komünistlikleri son derece soyuttur: Sovyet sistemini idealize edip tarihin akışı açısından gerekli görseler bile, Moskova’nın gerçekliği ve bir daha asla vatanlarına dönemeyecek olmanın idraki karşısında adeta içlerinde bir şeyler kopar. Sürgünlük zor zanaattır ve bunu hepsi aynı biçimde başaramaz. Guy Burgess Moskova’ya asla alışamaz, Rusça bile öğrenmez: “İngiliz mecmuaları, av tabloları ve bir çekmece dolusu Eton College kravatıyla dolu evinde, aynı Jack Buchanan plaklarını tekrar tekrar çalarak, 1930’ların patetik ve ayyaş bir enkazı olarak ve ihanet ettiği ülkesini özleyerek” alkolden öldüğünde 52 yaşındadır.11 Maclean ise tam tersine iyi adapte olur, hatta karısı Melinda Marling ve iki oğlunu da bir süre yanına almayı başarır. 1983’deki ölümüne kadar “Avrupa Güvenlik Uzmanı” olarak Sovyetler Birliği’ne hizmet etmeye devam eder (Ruslar kendisine muhabbetle “Donald Donaldoviç” adını takmıştır), KGB’de albay rütbesine kadar yükselir. Maclean hakkında henüz birkaç ay önce çıkan A Spy Named Orphan: The Enigma of Donald Maclean (2018) kitabının tanıtımından anladığımız kadarıyla “iltica Maclean için paradoksal bir huzur getirir: Casusluk ve gerilim nihayet bitmiştir ve nihayet mutludur.”12

Maclean ve Burgess’in kaçışı, Londra’da kalan diğerleri için de sonun başlangıcı olacak, hem 20’li yaşlarından beri en gizli sırlarını paylaştıkları arkadaşlarından geriye kalan doldurulmaz boşluk hissi, hem de sıranın yakında kendilerine geleceği korkusuyla çözülmeler başlayacaktır. İngiltere iç istihbarat servisi MI5’da bir süre çalışan ama esas şöhretini Nicolas Poussin ve barok uzmanı başarılı bir sanat tarihçisi olarak yapan, hatta “Kraliyet Sanat Danışmanı” olarak şövalyelik nişanıyla ödüllendirilen Anthony Blunt, zaten artık casusluktan bıkmıştır. Nazilerin yenilgisinden sonra Sovyetleri desteklemeye devam etmenin bir anlamı kalmadığını düşünmektedir. Gerek gizli homoseksüelliğinin gerekse gizli Sovyet ajanlığının yükü altında sahte bir hayat yaşamaktan bıkarak 1964’te her şeyi itiraf eder (bir yıl önce Kim Philby’nin Moskova’ya ilticası da bu kararı tetiklemiştir herhalde). Karşılığında kendisine dava açılmaz ve olay örtbas edilir, ta ki 1979’da Margaret Thatcher tarafından ifşa edilip, şövalyelik nişanı dahil her şeyini kaybedene kadar —ki dört sene sonra kalp krizinden, belki de yaşananların yorgunluğu ve kalp kırıklığından Londra’da yapayalnız ölecektir.13 Meraklısı için, Blunt’ın hayatına dayanan ve artık klasikleşmiş bir roman olan The Untouchable’da (1997), Blunt’ı canlandıran Victor Maskell karakterinin iç monologları, dışarıdan görünen saygın bir maskenin altında yıllarca gizlenen bir hayatın muhasebesini yapar ve homoseksüellik, ajanlık, arkadaşlık, sadakat ve ihanet temaları üzerine eşsiz paragraflarla doludur.14

21 Kasım 1979, “Eski Rus Ajanı Anthony Blunt Söyleşisi”nden ekran görüntüleri, kaynak: AP Arşivi 

Beş arkadaşın en beceriklisi Kim Philby ise, Maclean ve Burgess’den sonra kendisi üzerinde yoğunlaşan şüpheleri ustaca bertaraf edecek, en çok da gençliğinden beri en yakın arkadaşı ve MI6 istihbarat şefi Nicholas Elliott’un sonuna kadar kendisine güvenmesi ve Sovyet ajanı olduğuna asla inanmaması nedeniyle 1963’e kadar deşifre olmayacaktır. Dahası 1955 yılında, Elliott’un ve gizli servisin kendisini aklaması üzerine, bizzat dönemin Dışişleri Bakanı Harold Macmillan parlamentoda “Philby’nin hainliğinden şüphelenmek için hiçbir neden olmadığını” söyleyerek onu kamuoyu önünde temize çıkaracaktır. Philby de “[Maclean ve Burgess’dan sonra] üçüncü ajan siz misiniz?” diye sürekli peşinde koşan gazetecileri topladığı tarihi basın toplantısında bütün iddiaları soğukkanlılıkla reddedecektir. Macintyre’in yazdığına göre, bu basın toplantısı, Philby’nin Sovyet gözetleyicisi Yuri Modin tarafından “nefes kesici mükemmellikte” olarak tanımlanmış ve bugün hâlâ MI6’in eğitim programlarında “yalan söyleme sanatının şahikası” olarak gösterilmekteymiş15 (Meraklısı YouTube’da seyredebilir).

Kim Philby hakkındaki iddiaları yalanladığı ünlü basın toplantısında, Londra, 1955, kaynak: “Philby Talks”, ekran görüntüsü

Ne var ki, temize çıksa da üzerindeki şüphe bulutları dağılmayan Philby, 1956’da The Observer ve The Economist için gazetecilik yapma kılıfı altında Beyrut’a gidecek, Soğuk Savaş’ın ve yükselen Arap milliyetçiliğinin merkez üssü bu şehirde St. Georges otelinin barını kendisine mekân edinecektir. Üçüncü eşi Eleanor Brewer ile hayatının belki de en huzurlu yıllarını burada yaşayacak, ancak 10 Ocak 1963’de kapısını çalan Nicholas Elliott’u karşısında görünce artık her şeyin bittiğini, daha fazla kaçamayacağını anlayacaktır. Londra’da Philby’yi itham eden deliller artık inkâr edilemez hâle gelince büyük bir yıkım yaşayan Elliott’un amacı Philby’yi tutuklamak değil, her şeyi itiraf etmesini sağlamaktır. Gençlik yıllarından beri tanıdığı yakın arkadaşının ceza almama karşılığında her şeyi açıklayacağını varsayarken, Philby onu son bir kere daha aldatacak, bir akşam karısına bile haber vermeden Dolmatova kargo gemisiyle Odessa üzerinden Sovyetler’e iltica edecektir. İki ay sonra kendisine Sovyet vatandaşlığı verilecek ve resmi Izvestiya gazetesi “Hello Mr. Philby” başlığıyla çıkacaktır. Karısı Eleanor Brewer Philby’nin peşinden Moskova’ya gidecek fakat orada yaşamayı beceremeyecektir ki bu ilişki de Philby’yi Rupert Everett’in, eşini de Sharon Stone’un oynadığı A Different Loyalty filmiyle sinemaya aktarılmıştır (2004, Yönetmen Marek Kanievska).

Kim Philby’nin (Rupert Everett) Moskova’ya ilticasını ve karısı Eleanor Brewer ile (Sharon Stone) ilişkisini konu eden
A Different Loyalty (2004) filminden
bir sahne, kaynak: IMDb

MI6’deki parlak kariyeri bu olayla kararan Nicholas Eliott ise “hayatının sonuna kadar, 20’li yaşlarından beri bu kadar yakın olduğu ve bu kadar her anlamda kendisine benzediğini düşündüğü bir adamın kendisini bunca yıl nasıl aldatmış olduğunu merak etmeye devam edecektir.”16 Bugün bile cevabı tam olarak verilemeyen soru şudur: “Eliott Philby’yi büyük bir gafletle elinden mi kaçırdı, yoksa Beyrut’taki buluşma onun kaçmasını sağlamak için planlanmış son derece kurnaz bir manevra mıydı?” Macintrye’ın ulaştığı sonuç bana da çok ikna edici geliyor: Cevap ikincisidir çünkü İngiliz gizli istihbarat sistemi üst sınıfların arkadaşlık ilişkilerine, sınıfsal arka planlarına ve birbirini kollamaya o kadar bağlı olmuştur ki, Philby’yi yakalayıp Londra’da mahkûm etmek Philby’den daha çok MI6’i kötü duruma düşürecek, yıllarca aldatılmış olduklarını ya da bu ihaneti özellikle görmezden geldiklerini kabullenmek zorunda bırakacaktır. Dışişleri Bakanı Harold Macmillan’ın çok alıntılanan bir sözü şöyledir: “Casusları bulup gözleyin ve izleyin ama asla yakalamayın. Yakalanan bir casus başımıza çok daha fazla iş açar.”17

Biraz da Cambridge Beşlisi’nin romanlardaki yansımalarına bakacak olursak, öncelikle içinde gizli ajanlar olan her romanın “espiyonaj edebiyatı” sayılamayacağını hatırlamamız gerekiyor. Kanımca, edebiyat mertebesindeki casusluk hikâyelerini diğerlerinden ayıran en önemli şey şu ya da bu devletin gizli istihbarat servisleri için çalışan ajanların, derin iç çelişkileriyle yüklü, sadakat, ihanet, pişmanlık, vicdan muhasebesi gibi insani meselelerle boğuşan kompleks karakterler olmalarıdır —tıpkı Cambridge Beşlisi mensupları gibi. James Bond ya da Jason Bourne gibi tek başına akıl almaz işler başaran fiktif kahramanların aksine, bu ‘anti-kahramanlar’ gerçek istihbarat örgütlerinin mesleki deformasyonlarını taşıyan, hatalar yapan, aldatan, aldatılan, patetik, biraz da trajik karakterler olarak karşımıza çıkarlar. Bu tanım, John le Carré hayranlarının aklına hemen ünlü yazarın Soğuk Savaş romanlarındaki baş “anti-kahraman,” MI6’in emektar istihbarat şefi George Smiley’i getirecektir. Sinema eleştirmeni Anthony Lane’in 2011’de John le Carré’nin Tinker, Tailor, Soldier, Spy (1974) romanının ikinci kez sinemaya aktarılması üzerine yazdığı yazıda çok güzel tespit ettiği gibi: “… [George Smiley] casusluğun ne demek olduğu konusunda hâlâ kalmış son James Bond kırıntılarını da sıyırıp atmıştır. Vicdanı, bir pişmanlık değirmeni tarafından sürekli öğütülen bu iyi ruhlu ve endişeli küçük adam, ameliyathaneden ve kan görmekten bıkmış bir doktor gibidir.”18

Tinker, Tailor, Soldier, Spy hiç şüphesiz Cambridge Beşlisi’nin hikâyesinden esinlenen ilk ve en ünlü roman olarak hafızalarda kalacak. Okuyanlar ya da filmlerini görenler hatırlayacaktır: George Smiley (1979 BBC yapımı televizyon dizisinde Alec Guiness, 2011 yapımı filmde Gary Oldman), çalışanlarının “Sirk” olarak adlandırdığı MI6’in içine sızmış olan Sovyet gizli ajanının, en yakın arkadaşlarından hangisi olduğunu bulmaya çalışmaktadır ki hikâyenin dramatik sonunda bu meşum köstebeğin Bill Haydon (filmde Colin Firth) olduğu ortaya çıkacaktır (artık klasik olmuş bir romanda spoiler olmaz herhalde). Casuslara merak sarıp, özellikle de her birinin hayatı romanlardaki fiktif casuslardan çok daha “roman gibi” olan Cambridge Beşlisi hakkında yazılanları okuduktan sonra, romandaki Bill Haydon karakterinin Kim Philby’yi çağrıştırdığını, George Smiley’in ise, gerçek hayatta Philby’nin ihanetini ortaya çıkaran ve bu aldatılmışlık duygusunun ağırlığından hayatının sonuna kadar kurtulamayan MI6’deki meslektaşı Nicholas Elliott’a benzediğini herkes gibi ben de düşünmüştüm. Ama romanla Kim Philby’nin ihaneti arasındaki bağlantının bu kadar direkt olduğunu bizzat le Carré’nin kendi ağzından teyit etmek için, Mcintyre’in kitabını beklemem gerekecekmiş.

Le Carré’nin Tinker, Tailor, Soldier, Spy (1974) romanının 2011 yapımı filminde
Kim Philby’den esinlenen Bill Haydon karakterini oynayan Colin Firth,
kaynak: IMDb
Le Carré’nin Tinker, Tailor, Soldier, Spy (1974) romanının 2011 yapımı filminde
MI6 şefi Nicholas Eliott’dan esinlenen George Smiley karakterini oynayan
Gary Oldman, kaynak: IMDb

Kitaba yazdığı son sözde le Carré, 1963’te Philby deşifre olup Moskova’ya iltica ettikten ve bu olaydan ilham alan Tinker, Tailor, Soldier, Spy 1974’te basıldıktan çok sonra, artık iyice yaşlanmış olan Eliott ile buluştuklarını ve saatlerce sohbet ettiklerini anlatır. Görünüşte “arkadaş, meslektaş ve hain” olarak Kim Philby’den bahsetseler de esas mesele “ihtiyar ve hâlâ öfkeli bir istihbarat şefinin [Eliott’un] kendini avutma, kendini haklılaştırma ve biraz da kendini aldatma isteğidir.”19 Yine bu yazıdan öğreniyoruz ki, le Carré, 1987’de Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak gittiği Moskova’da, artık son demlerini yaşayan Kim Philby’nin kendisiyle buluşma isteğini reddeder: Edebiyat kariyerini, kendisinin de bir süre içinde çalıştığı İngiliz gizli servislerinin çevirdiği oyunlara ve bunlara kurban giden masum insanların hikâyelerini anlatmaya adamış olan yazarımız gerçek bir İngiliz vatanseveridir ve Philby’yi affetmemiştir.20 Kim Philby ise bu olaydan bir yıl sonra, 1988’de ölecek, Moskova’nın ünlü Kuntsevo Mezarlığı’na gömülecektir.

Kim Philby’nin Moskova
Kuntsevo Mezarlığı’ndaki kabri,
kaynak: Wikimedia Commons

Bugün Cambridge Beşlisi’nin maceralarından ilham alan romanlar neredeyse uçsuz bucaksız bir külliyat oluşturuyor ama bu yazı da fazlasıyla uzadığı için sadece iki tanesinden kısaca bahsederek bitirmek istiyorum. Espiyonaj janrında le Carré’den boşalacak tahtın en büyük varisi olarak görülen İngiliz yazarı Charles Cumming’in 2011 yılında çıkan romanı Trinity Six, Cambridge Beşlisi’nin gerçek hikâyesine fiktif bir ekleme yaparak kurgulanmış sürükleyici bir hikâye.21 Trinity College kökenli Sovyet ajanlarının aslında beş değil altı kişi oldukları, fakat “Kim, Guy, Donald, Anthony ve John’dan oluşan hücreyi zaten yeterince kalabalık bulan Moskova’nın, ‘altıncı adam’ Edward Crane’i diğerlerinden ayrı tutup Cambridge’de değil Oxford’da görevlendirdiği” (s. 91) gibi bir kurgudan yola çıkıyor. Romanda Crane, Sovyetler’in güvenini kazandıktan sonra Kim Philby’nin gerçek hayatta yapmadığı şeyi yapacak, çifte-ajanlığı seçip [double-cross] 30 yıl boyunca KGB ajanı olarak çalışır görünürken aslında İngiliz gizli servisine hizmet edecektir. “…Hitler-Stalin anlaşmasından sonra Stalin’in ne menem birisi olduğunu anlamış, yanlış ata oynadığını fark etmiş ve geri dönmüştür.” (s. 112) Ruslar yıllar sonra bu ihaneti fark edince MI6, Crane için sahte bir ölüm kurgulayarak ortadan kaybolmasını ve kimlik değiştirmesini sağlamıştır. Öte yandan Crane’in izini sürmeye ve gerçek kimliğini ortaya çıkarmaya kalkışanlar (bir gazeteci ile bir hastane görevlisi) arka arkaya öldürülünce roman daha karmaşık bir hâl alır, işin içinde gerek KGB gerekse MI6’in örtbas etmeye çalıştığı başka işler olduğu ortaya çıkar. Daha fazla uzatmayayım, ilgilenenler romanı okuyacaktır zaten ama konumuzu ilgilendiren şu alıntıyı atlamayayım: “Tıpkı Kim Philby gibi Edward Crane de bütün yetişkin hayatını her ayrıntısı düşünülmüş bir maskeli balo olarak yaşamıştı. Her ikisinin de şahsiyetleri değil bir dizi maskeleri vardı; her maske düştüğünde altından başkası çıkıyordu…Ülkeleri yoktu; sadece kendileri vardı.” (s. 173)

Cambridge Beşlisi’ne gönderme yapan romanların en yenisi ve kanımca en etkileyicisi ise, daha önce Istanbul Passage (2012) ile tanıdığımız Joseph Kanon’un yakınlarda çıkan Defectors romanı (2017).22 Daha ilk sayfalardan romanın kahramanı Frank Weeks’in hikâyesinin, Kim Philby’nin gerçek hayat hikâyesi üzerine kurulmuş olduğu anlaşılıyor. Bazı tarihsel ayrıntılar farklılaştırılmış olsa da (MI6 içinde Sovyet ajanlığı yapan Philby’ye karşılık, Weeks Amerikalıdır ve CIA’den devşirilmiştir; Philby’nin Cambridge Trinity College eğitimine karşılık, Weeks Harvard Üniversite’sinde okumuştur vs.) her ikisi de iyi eğitimli, üst sınıf mensubu, babalarıyla problemleri olan, İspanya İç Savaşı sırasında radikalleşmiş, idealist komünist gençlerdir. 1961’de Moskova’da başlayan romanda Weeks’in deşifre olup (gerçekte Philby’nin Beyrut üzerinden kaçışını anımsatacak şekilde) Meksika üzerinden Moskova’ya kaçmasının üzerinden on iki yıl geçmiştir (Romanın gerçekle bağlantısını daha da güçlendirecek şekilde, Frank Weeks’in yaşadığı Moskova’da, gerçek Guy Burgess ve Donald Mclean de filmlerdeki “misafir oyuncular” gibi ara sıra kısaca görünürler). Kardeşi Simon, Frank’in ajanlık ve iltica anılarını derlemek bahanesiyle ama aslında ihanetinin nedenini anlamak için Moskova’ya ziyaretine gelmiştir. Spoiler olmaması için gelişen olaylara ve iki kardeşin çok derin diyaloglarına girmeden vurgulamak istediğim şey Kim Philby gibi, Frank’in da sonuna kadar inanmış bir komünist olduğunu, hep doğru olduğuna inandığı şeyi yaptığını ve hiç pişman olmadığını iddia etmesidir. Hayatını KGB’nin değerli bir elemanı olarak tamamlayıp bütün şanı ve şerefiyle resmi Sovyet Kuntsevo mezarlığında gömülmeyi istediğini söyler. (s. 275) Kendisi için kullanılan “ilticacı” sözüne karşı çıkışı özellikle ilginçtir çünkü gerçek hayatta da Moskova’ya kaçan Kim Philby’den, Londra’ya kaçan Oleg Gordievsky’ye kadar, sonunda karşı tarafa ilticayı seçmiş olan pek çok gizli ajan bu sözcükten hiç hoşlanmadıklarını söyleyecektir. Frank bunu şöyle ifade eder: “…Tuhaf kelime ‘ilticacı’ [defector]. Latince defectus’tan geliyor. Terk etmek, bırakmak. Sanki bir şeyleri geride bıraktığımız, taraf değiştirdiğimiz gibi bir anlamı var. Oysa biz hep bu taraftaydık. Ben hiçbir yeri terk etmedim. Ben hep buradaydım.” (s. 256)

Ne var ki, Frank’in bunları sadece karşısındakileri değil, kendini de inandırmak için söylediğini, yaptığının büyük bir hata olduğunu kabul etmenin aslında bütün hayatını inkâr etmek olacağını ve bunu göze alamadığını da hissederiz. Üstelik, kendisini ziyadesiyle taltif etmiş ve rahat yaşatmış olsalar da Sovyet yetkilileri Frank’a hiçbir zaman tam olarak güvenmemektedir (ne de olsa ülkesine ihanet eden birisi, iltica ettiği ülkeye de ihanet edebilir!), yardımcısı Boris gölge gibi hep yanındadır ve kardeşiyle ya da karısıyla her konuşması dinlenmektedir; “duvarların kulakları vardır.” Sonuçta Kim Philby gibi Frank’in da sadakatinin hangi tarafa olduğunu (ya da bir sadakat duygusunun olup olmadığını), gerçekten pişman olup olmadığını öğrenemeyiz. Espiyonaj edebiyatının uğraştığı derin sorular kolay çözümlere ulaşmaz ki sanırım casus romanlarını en vazgeçilmez yapan da bu.

Cambridge Beşlisi hakkındaki araştırmalara ve yayımlanan kitaplara her gün yenileri eklenmeye devam ediyor. Öyle ki, sonbaharda çıkacak olan ve merakla beklediğim yeni bir kitabın başlığına bakılacak olursa, bu Sovyet ajanı gençlerin “modern Britanya’nın oluşmasında” bir katalizör rolü oynadıkları bile öne sürülüyor.23 Yine aynı sıralarda yayımlanması beklenen bir başka Ben Macintyre kitabı ise, bu defa, çifte-ajan olarak on bir sene MI6 için çalışan ve deşifre olmasına çok az kala 1985’te Finlandiya üzerinden, nefes kesen bir film gibi tehlikeli bir operasyonla İngiltere’ye kaçırılan Sovyet ajanı Oleg Gordievsky’nin hikâyesini anlatmayı vaat ediyor.24 “Bütün bu kitaplar neden şimdi çıkıyor?” diye soranlar için iki neden önererek bitireyim. Birincisi, gerek MI6 gerek CIA arşivlerinde zaman aşımına uğrayan belgeler declassify oldukça, Ben Macintyre gibi araştırmacı yazarlara yeni malzeme çıkıyor. 1992’de İngiltere’ye iltica eden KGB arşivcisi Vasili Mitrokhin’in, ancak 2014’te kamuya ve araştırmacılara açılan ünlü arşivlerinde Cambridge Beşlisi’ne ilişkin en ayrıntılı bilgilerin yer aldığından daha önce bahsetmiştim. Macintyre’in aynı yıl yayımlanan A Spy Among Friends kitabı bu sayede yazılabilmiştir. Keza 2012’de, Cambridge Beşlisi’ni çok yakından tanıyan MI5 görevlisi Guy Liddell’in tuttuğu günlükler İngiliz Milli Arşivleri’nde kamuya açılınca, Philby ve arkadaşlarının ihanetlerine ilişkin delillerin arttığı, şüphelerin güçlendiği döneme ait çok detaylı yeni bilgilerin ortaya çıktığını anlıyoruz.25

İkinci ve daha tarihsel neden ise, artık casusluk faaliyetinin nitelik değiştirmesi sonucu, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş döneminin casuslarına karşı yükselen bir nostalji olsa gerek. Bilindiği gibi casusluk meselesi son sıralarda yeniden gündemimize düştü. Rus ajanı Sergei Skripal ve kızının İngiltere’de kimyasal bir maddeyle zehirlenmesi, Rus diplomatların Batılı ülkelerce sınır dışı edilmesi, Rus troll’lerinin ve bot’larının 2016 seçimleri öncesinde sosyal medya üzerinden kamuoyunu etkileyerek Amerikan siyasetine müdahale ettiğinin açığa çıkması gibi olaylar arka arkaya gelince “yeni bir Soğuk Savaş dönemi” benzetmeleri de daha sıkça yapılır oldu. Dünya yeniden hareketlenip şekillenirken ve eski dengeler altüst olurken casusluk faaliyetlerinin de yeni bir ivme kazanmasına çok da şaşırmamak lazım. Ama konumuz sanata, romanlara ve sinemaya malzeme olarak casusluk olunca, günümüzün bu çoğunlukla siber mekânda gecen istihbarat savaşlarının ve anonim “dijital ajan provokatörlerin” İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemleriyle asla boy ölçüşemeyeceğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır sanırım. Kompleks karakterli, romantik, sinematik ve epeyce de trajik gerçek ajanların Berlin, Moskova, Viyana ya da İstanbul gibi şehirlerde faaliyet gösterdiği, gizli bilgilerin minyatür kameralarla kopyalanıp, parklarda veya kiliselerde zarfların değiş tokuş edildiği bu döneme kıyasla günümüzün casusluk hikâyeleri, gerek içerik gerekse görsellik ve mekânsallık açısından pek aynı tadı vermiyor. Öyle ki yukarıda le Carré’nin varisi olarak sözünü ettiğim yazar Charles Cumming, bu janrın artık kendini yeniden üretemediğini, ancak İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’a dönerek var olduğunu bile söylüyor.26 Aynı tespit, birkaç ay önce Donald Maclean hakkında çıkan yeni kitabın tanıtım yazısında da şöyle yapılıyor: “Casusluk artık değişti: Şimdi sadece gözetleme ve [Edward Snowden’in yaptığı gibi] kamuya bilgi/belge sızdırma [whistle-blowing] hâline geldi. Cambridge Beşlisi’nin temsil ettiği ayrıcalıklı, entelektüel ve burjuva bakış açısının modası geçti. Bambaşka bir zamana ve bambaşka bir dünyaya aitti onlar.”27 İyi ki o dünya romanlarda ve filmlerde yaşamaya devam ediyor!

Cambridge Beşlisi hakkındaki
kitaplardan bir seçki

1. William Boyd, “How Did a Privileged Young Englishman Become a National Traitor?”, New Statesman, 27 Mart 2014.

2. Ben Macintyre, A Spy Among Friends: Kim Philby and the Great Betrayal, Londra ve New York: Penguin Broadway Books, 2014; Murat Yetkin, Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, İstanbul: Doğan Kitap, 2017 ve Joseph Kanon, Defectors, New York: Simon & Schuster, 2017.

3. Sırasıyla Alman, İngiliz, Amerikan ve Sovyet gizli istihbarat servislerinin açılımları ve faaliyette oldukları yıllar şöyle: Abwehr (German Military Intelligence Service, 1920–1945); SIS (Secret Intelligence Service) veya bilinen adıyla MI6 (1909’dan beri); OSS (Office of Strategic Services, 1942–1945), daha sonra CIA (Central Intelligence Agency, 1947’den beri); NKVD (Peoples’ Commissariat for Internal Affairs, 1934–1946) ve KGB (Committee for State Security, 1954–1991).

4. Ian Buruma, “The Weird Success of Guy Burgess”, New York Review of Books, 22 Aralık 2016.

5. Zikredildiği kaynak: Adam Sisman, John Le Carre: The Biography, Harper, 2015, s. 134.

6. “Cambridge Five Spy Ring Members ‘Hopeless Drunks’”, BBC haberi, 7 Temmuz 2014. Mitrokhin arşivleri için bkz. Christopher Andrew ve Vasili Mitrokhin, The Sword and the Shield: The Mitrokhin Archive and the Secret History of the KGB, New York: Basic Books, 1999.

7. Murat Yetkin, s. 65–96.

8. Ben Macintyre, s. 116.

9. Ian Buruma, “The Weird Success of Guy Burgess”, New York Review of Books, 22 Aralık 2016.

10. Zikredildiği kaynak: Jon Kelly, “Spies Like Us: How Defectors Come in From the Cold”, BBC News Magazine, 30 Haziran 2011.

11. Ian Buruma, “The Weird Success of Guy Burgess”, The New York Review of Books, 22 Aralık 2016.

12. William Boyd, “The Silver Spoon Spy: How Cambridge Double Agent Donald Maclean Got Away with It for So Long?”, New Statesman, 29 Nisan 2018.

13. Cambridge Beşlisi’nin son üyesi John Cairncross’un da 1952’de Sovyet ajanı olarak deşifre olmasından sonra hakkında bir soruşturma yapılmayacak, hayatının geri kalan kısmını İtalya’da yaşayıp, 1990’da Sovyetler’den İngiltere’ye iltica eden Oleg Gordievsky’nin kendisini “beşinci adam” olarak kamuya ilan etmesinden beş yıl sonra ölecektir.

14. John Banville, The Untouchable, Alfred Knopf, 1997. Biyografisi için ise bkz. Miranda Carter, Anthony Blunt: His Lives, New York: Farrar, Strauss & Giroux, 2002.

15. Ben Macintyre, s. 194.

16. Ben Macintyre, s. 250.

17. Zikredildiği roman: Charles Cumming, Trinity Six, New York: St. Martin’s Press, 2011.

18. Anthony Lane, “I Spy: John Le Carré and the Rise of George Smiley”, The New Yorker, 12 Aralık 2011. 1979 BBC yapımı filmde (yön. John Irvin) Alec Guiness’in oynadığı George Smiley rolünü, 2011 yapımı filmde (yön. Tomas Alfredson) Gary Oldman oynayacaktır.

19. John le Carré, “Afterword” in Ben Macintyre, A Spy Among Friends: Kim Philby and the Great Betrayal, New York: Broadway Books, 2014, s. 297.

20. Le Carré, daha önce de, Bruce Page ve diğ. tarafından derlenen Philby: The Spy Who Betrayed a Generation (Londra: Harper Collins, 1968) kitabının önsözünde “Philby kaleye sızıp içeriden çökertti” diye yazmıştır.

21. Charles Cumming, Trinity Six, New York: St. Martin’s Press, 2011.

22. Joseph Kanon, Defectors, New York: Simon & Schuster, 2017. Burada sözünü ettiğim her iki yazarın da İstanbul’da gecen espiyonaj hikâyeleri yazmış olması dikkate değer: Joseph Kanon, Istanbul Passage (2012) ve Charles Cumming, A Colder War (2014).

23. Richard Davenport-Hines, Enemies Within: Communists, The Cambridge Spies and the Making of Modern Britain (23 Ekim 2018’de çıkacak).

24. Ben Macintyre, The Spy and the Traitor: The Greatest Espionage Story of the Cold War (18 Eylül 2018’de çıkacak).

25. Gordon Corera, “Cambridge Spies: MI5 Diaries Revealed”, BBC News, 26 Ekim 2012.

26. Charles Cumming, National Public Radio söyleşisi, 1 Eylül 2014.

27. William Boyd, “The Silver Spoon Spy: how Cambridge double-agent Donald Maclean got away with it for so long?”, New Statesman, 29 Nisan 2018.

casusluk, film, gerilim, popüler kültür, roman, Sibel Bozdoğan, spy thriller