İlk bakışta oldukça basit görünen bir kelime son zamanlarda zihnimi uzun süre meşgul ediyor. Çocukken cevabı çok daha kolaydı sanki. Aynı sokakta oynadığımız, aynı sırayı paylaştığımız ya da aynı oyunu sevdiğimiz insanlarla dost olurduk. Oysa yaş ilerledikçe dostluk çok daha karmaşık bir meseleye dönüşüyor. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: İnsanlar birbirlerine benzemiyorsa, farklı hayatlar yaşamışlarsa, farklı inançlara, düşüncelere ve dünya görüşlerine sahipse, yine de dost olabilir mi?
Bu soruya verilen en yaygın cevaplardan biri şudur: “Elbette olabilirler, çeşitlilik zenginliktir.” Bu söz kulağa doğru geliyor. Hatta birçok açıdan gerçekten de doğru. Farklı deneyimlere sahip insanların bir araya gelmesi, birbirlerinden öğrenmeleri ve birbirlerinin dünyasını anlamaya çabalamaları karşılıklı empatiyi büyütüyor. Ancak teoride kabul edilmesi kolay olan bu düşünce, gündelik hayatın içinde çoğu zaman karşılığını bulamıyor.
Tuhaf zamanların içindeyiz.
Gündelik yaşamın neredeyse her alanında birbirimizi dışlamanın yeni yollarını üretiyoruz. Bazen komşumuzu, bazen çalıştığımız yerdeki, bazen de aynı evi paylaştığımız insanları kendimizden uzaklaştırıyoruz. Üstelik bunu yaparken çoğu zaman sorumluluğu kendimizde aramıyoruz. Hep dışarıda arıyoruz.
Bazıları “Hükümet böyle istiyor” diyor. Bu ifadede doğruluk payı olabilir. İnsanların düşüncelerini etkileyen çok güçlü sistemin varlığını inkâr etmek mümkün değil. Ancak yine de insanın aklına başka bir soru geliyor: Özgür irademiz yok mu? Her sabah evden çıktığımızda karşımızdaki insanı önyargısız bir şekilde selamlama şansımız yok mu? Bize benzemeyen birine saygı göstermeyi seçemez miyiz?
Belki de asıl mesele burada başlıyor.
Dostluk yalnızca benzer insanların bir araya gelmesi değil. Hatta gerçek dostluk çoğu zaman farklılıkların varlığına rağmen ayakta kalabilen ilişkilerde kendini gösteriyor. Çünkü birbirimize benzemediğimiz hâlde yan yana durabilmek, dostluğun en önemli sınavlarından biri. Eğer yalnızca bizim gibi düşünen, yaşayan ve hisseden insanlarla dost olabiliyorsak, belki de dostluk değil, yalnızca rahatlık arıyoruz.
Bugün yaşadığımız toplumda görünmez bir duvarın giderek yükseldiğini hissediyorum. Bu duvar düşüncelerle, korkularla ve güvensizliklerle örülmüş bir duvar. Bir konuda anlaşamadığımız anda karşımızdaki insanı bütünüyle reddedebiliyoruz. Farklı bir siyasi görüş, farklı bir inanç ya da farklı bir yaşam tarzı bazen bir insanı tamamen gözden çıkarmamız için yeterli hâle geliyor.
Bunun yansımalarını gündelik hayatta sürekli görüyoruz. “Hayır efendim, onunla konuşmam.” “O şöyle biridir.” “Onlar şu partiden.” “Onlar şu mezhepten.” “Onlar bizden değil.” Gördüğünüz gibi, bu ifadeler hepimiz için geçerli. Mesele sadece göçmenlerle ilgili değil, burada, bu topraklarda doğmuş biriyle de ilgili.
Bu cümleler artık sıradanlaştı. O kadar sık duyuyoruz ki bazen ne kadar ağır olduklarını unutuyoruz. Oysaki bu sözlerin her biri insanların arasına yeni bir mesafe koyuyor. Her biri bir başkasını anlamaya çalışmanın önüne yeni bir engel dikiyor.
Peki bu durum ne kadar süre daha devam edecek?
Bir süredir bu sorunun üzerinde düşünüyorum. Endişelerimiz, geçmişlerimiz ve deneyimlerimiz benzer olmasına rağmen, farklılıklarımızın bir araya gelmesinin neden bu kadar uzun sürdüğünü merak ediyorum. Bizi birbirimizden ayıran şey nedir?
Belki de cevabın bir kısmı güvensizlikte yatıyor. Çünkü çoğu zaman ortak kaygılarımızı görmek yerine farklılıklarımıza odaklanıyoruz. Karşımızdaki insanın ne hissettiğini anlamaya çalışmaktan çok, hangi gruba ait olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz.
Aslında bu oldukça tuhaf bir durum. Çünkü birbirimizden korkuyoruz. Bize zarar vermemiş insanlardan bile şüphe duyabiliyoruz. Birbirimizi tanımadan yargılayabiliyoruz. Hatta bazen hiç karşılaşmadığımız insanlara karşı bile mesafeli hissedebiliyoruz.
Belki de bu yüzden sürekli “onlar” kelimesini kullanıyoruz. “Onlar böyle düşünüyor.” “Onlar yüzünden bu hâldeyiz.”
Bu dil, zamanla düşünme biçimimizi de şekillendiriyor. Sürekli dışarıda bir suçlu arayan bir toplum hâline geliyoruz. Sorunların sebebini hep başka insanlarda görüyoruz. Kendimize dönüp bakmak ise çok daha zor geliyor.
Elbette bazı insanlar gerçekten bu ayrıştırıcı dili kullanıyor. İlk duyduğumuzda inanmakta zorlanıyoruz. Bir insanın başka bir insanı yalnızca kimliği, inancı ya da görüşü nedeniyle dışlaması nasıl mümkün olabilir? Hayrete, şaşkınlığa ve çoğu zaman paniğe kapılıyoruz.
Ancak gerçek şu ki bu davranış biçimi toplumun birçok alanına yerleşmiş durumda.
Bundan dolayı, beni hâlâ düşündüren şey bunun nedeni. Basit cevaplarla yetinemiyorum. “Bunu bize birileri yaptırıyor” demek meseleyi açıklamıyor. Çünkü eğer durumun farkındaysak, niye yine aynı tuzağa düşüyoruz? Sen ve ben, bunun yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde neden bazen aynı dili kullanıyoruz? Aynı evde yaşayan insanlar birbirine nasıl yabancılaşabiliyor?
Bu soruların kolay cevapları yok.
Bu nedenle dönüp dolaşıp aynı soruya geliyorum: Farklılıklarımızla bir araya gelebilir miyiz?