Teknolojinin Otonomisi ve
Analog Yırtıkları

Medya teknolojilerinin mümkün kıldığı nesneye yeni bakma biçimleri, nesnenin yeni temsillerini oluşturur ve bununla birlikte hem nesnenin hem de nesnenin içinde bulunduğu zaman ve mekânın algılanma biçimleri değişir. Appadurai’nin deyimiyle bugün içinde yaşadığımız bu imge odaklı, anlatı temelli mediascape’ler, dünyanın her yerindeki izleyicileri ekranlar aracılığıyla birbirine bağlarken, kitleleri kentin doğrudan deneyiminden uzaklaştırarak, gerçek ve kurgu arasındaki sınırların bulanıklaştığı, chimeric, estetik ve hatta fantastik başka dünyalar kurar.1 Bu dünyanın veya teknolojinin sunduğu yeni bakma biçimlerinin gerçekle ne kadar ilişkilendiği, bir başka deyişle gerçeği aktarma becerisi, temsil içeren her ifadede –teknoloji içersin içermesin– sorgulanabilir. Örneğin, Rönesans’ta geliştirilen ve bugüne kadar ampirik alanın nesnel, doğal ve bilimsel bir temsili olarak kabul edilen doğrusal perspektif, aslında bireysel özneyi [subject] merkeze alan ve kaçış noktasının hareketsiz bir izleyiciye ve sabit bir ufuk çizgisine tekabül ettiği, Batı merkezli bir kurgudur.2 Herhangi bir öznel algıya karşılık gelmeyen ve bir tür soyutlama olan bu görme biçimi, gerçeğin ancak soyut bir ifadesi olabilir. Bunun yanı sıra, doğrusal perspektif yalnızca mekânı değil, doğrusal zamanı da ifade eder ve böylece matematiksel olarak hesaplanabilir ve tahmin edilebilir bir dünyaya baktığımız yanılsamasını yaratır.3

Doğrusal perspektif zaman içinde yerini çoklu perspektiflere, çakışan/çarpıtılmış [distorted] görüntülere ve çoklu kaçış noktalarına bırakır. Teknoloji ekseninde ortaya çıkan ve izleyicinin algısını büyük ölçüde değiştiren bir gelişme de herkes tarafından ulaşılabilen hava/uydu görüntüleri, Google Maps görüntüleri ve panoramalardır. Bu sayede pozisyonu sabit olmayan izleyici, bir hayli istikrarlı ve sabit gözüken bir (sanal) zeminde tanrısal bir gözle gezme şansı bulur.4 Gözetim teknolojisine ve teknolojinin sunulduğu ekranlara dayanan bir bu öznellik biçimini Steyerl, teknolojinin mümkün kıldığı ‘yeni görsel normal’ olarak adlandırır. Doğrusal perspektifte, dışarıda tutulan ve bir düzlemden ‘gerçek’ dünyaya bakan izleyicinin durumu bu yeni görsel normalde de çok farklı değildir. Özne (izleyici) yine nesnenin dışındadır, farklı olarak yalnızca nesnenin mekânında serbestçe gezebilir ve nesneye yakından/uzaktan daha önceden belirlenmiş bir açıyla bakabilir. Ancak bu yeni bakış, her ne kadar kapsayıcı ve her şeyi bilmeye elverişli gözükse de, aslında teknolojinin izin verdiği kontrollü ve hatta aracılı bir bakıştır; nesneye bakmak için ek bir mecranın varlığına ihtiyaç duyulur. Dolayısıyla doğrusal perspektifte gündeme gelen kurgu meselesi, teknoloji etkisinde iyice radikalleşir ve insanın algısı yalnızca bu kontrollü bakışın ve dolayısıyla ideolojinin izin verdiği kadar olur.  

Bu durumda artık gerçeğe ulaşmak çok da mümkün değildir, zaten bugüne kadar gerçek ve nesnel diye sunulan da aslında gerçeğin ideoloji tarafından maskelenmiş bir ifadesidir.5 Burada gerçek-temsil ilişkisini biraz açmak gerekir. Her ne kadar temsilin gerçeği doğru bir biçimde ifade edip etmediğini bilmek çok mümkün olmasa da, burada önemli olan, temsilin (insan/insan dışı tarafından) üretilen bir şey olduğunu bilmektir. Temsile bir yapı olarak bakıldığında ise, temsilin gerçek dünyanın bir fragmanı olup olmamasından öte, gerçeğin temsil edilenden tamamen farklı olabileceği gündeme gelir.6 Ne var ki yine de elimizde olan sadece temsildir. Bu yüzden günümüzde bu konudaki tartışma ancak temsilin gerçeği ifade etme beklentisi değil, ne kadar ‘temsil yanılsamasına’ yol açtığı olabilir. Her mecranın ve temsil içeren her ifadenin bir temsil yanılsamasına sebep olacağı kabulüyle bu metin, teknolojinin otonom olup olamayacağını ve bu doğrultuda fark üretmeye/öznelleşmeye ne kadar elverişli olduğunu sorgulamaktadır. Bu doğrultuda, temsilin ve dolayısıyla teknolojinin kapitalist sistemle ilişkisini anlamak için Accelerate Manifesto incelenecek, daha sonra bugüne sıçrayarak teknolojinin bugünkü durumu ve bugün kurduğu/kurabileceği yeni ilişkilenme biçimleri object oriented ontology üzerinden ele alınacaktır. Metnin son kısmında ise, teknolojiyi fark üretecek şekilde kullandığını düşünen ve teknolojinin boşluklarına sızan sanatçı Hito Steyerl’in işine bakılacaktır. 

Bu bakışla öncelikle, bahsedilen temsil yanılsamasını yaratan özne ve nesne ilişkilerini anlamak gerekir. Bryant’ın7 ifadesiyle normalde nesneyi duyduktan sonra ilk çağrışım yapan şey öznedir. Halbuki, öznenin karşısına koyulan nesne sorusu, aslında öznenin nesneyle nasıl ilişkileneceği ve bunun ötesinde onu nasıl ‘temsil’ edeceğine ilişkindir; dolayısıyla nesnenin yeterince temsil edilip edilmediği sorusuna dönüşür. Burada temsilin, nesneyi çarpıtmama veya gerçekliğe dokunma vaadi yoktur; dolayısıyla nesne sorgulandığı anda, artık nesne sorusu olmaktan çıkıp, nesne ve özne arasındaki ilişki sorusuna dönüşür. Bu sebeple temsil yanılsaması kaçınılmazdır. 

Temsil, yine Bryant’ın deyişiyle, nesnenin ne olduğu sorusunu nesneyi ‘nasıl bildiğimiz’ sorusuna çevirir.8 Bu soru ise nesnenin içinde bulunduğu ortamdan (mecra) bağımsız değildir. Bir başka deyişle, her ortam kendi kapasitesi çerçevesinde nasıl bildiğimizi ve algıladığımızı tarif eder.9 Dolayısıyla seçilen ortama göre, nesnenin, zaten gerçeklik peşinde olmayan temsili değişir. Bu yüzden insanın algılama kapasitesi ve neyi nasıl bildiği, ortamın kendisiyle ve dolayısıyla ortamı mümkün hâle getiren teknolojiyle doğrudan ilişkilidir. Burada bilme ile ilgili olan her durumun, kimin konuşmaya ve yönetmeye ‘yetkili’ olduğuyla doğrudan ilgili olduğunu belirtmek gerekir.

İdeolojik olarak üretilen ve algılama biçimlerini etkileyen temsil ve dolayısıyla teknoloji, sosyal değişimleri de tetikler. Bu dönüşümler öncelikle emek alanında olur; teknolojik gelişmelerin etkisiyle maddi emeğin yanı sıra teknolojik ortamlar ve makinelere bağlı bilişsel emek gündeme gelir. Bununla birlikte 19. ve 20. yüzyıldaki sanayi üretimi, yerini hizmet üretimine bırakır. Böylelikle kapitalizm, maddi malların üretiminden çok, Negri ve Hardt’ın ‘gayri maddi emek’ olarak adlandırdığı, enformasyon ve duygulanım üreten emek biçimlerinin etkin olduğu bir üretim biçimine doğru kayar.10 Bilişsel yani gayri maddi emeğin gündeme gelmesi, kapitalizmin çalışmayı azaltmaya yönelik vaadiyle örtüştüğü için önemlidir. Bu noktada Accelerate Manifesto’dan (Manifesto for an Accelerationist Politics) bahsetmek gerekir. Accelerate Manifesto, toplumsal bir değişimi yaratmak için kapitalizmin ya da kapitalizm olarak karakterize edilen süreçlerin üstesinden gelmek yerine bu süreçlerin hızlandırılması fikrine dayanır. Hızlandırma sayesinde kapitalizmin yıkıcı eğilimleri de hızlanacak ve sistem nihayet çökecektir.11 Bu hızlandırmacılığın teknoloji üzerine kurulmasının sebebi, kapitalizmin teknolojinin üretken güçlerini kısıtladığının ve kapitalist amaçlar sebebiyle teknolojinin dönüştürücü potansiyellerinin açığa çıkamadığının farkına varılmasıdır; dolayısıyla yalnızca teknolojik değişim, daha iyi bir gelecek fikri için yeterli değildir. Bu doğrultuda hedef, teknolojiyi kapitalizmin boyunduruğundan kurtararak, gayri maddi emeğin üretici güçlerini özgürleştirmektir. Bu doğrultuda sol-hızlanmacılar, teknolojik evrim sürecini kapitalizmin amaçlarının ötesine koyarak, teknolojiyi sosyal açıdan yararlı ve özgürleştirici amaçlarla kullanmayı önerir.12 Negri’ye göre de Manifesto’nun en önemli vurgusu, bilişsel emek dolayısıyla ortaya çıkan bedenin yeni potansiyellerinin aslında kolektif ve politik olduğunu farkına varmaktır. Bu üretken sosyal işbirliğinin oluşturduğu kolektif bedenlerin hedefi, post-kapitalist sistem için bir altyapı hazırlamaktır; çünkü yeni teknolojiler yeni bir toplumsal organizasyonu da beraberinde getirecektir.13 Bu bakışla, Accelerate Manifesto’nun hedefi mevcut kapitalist sistemi parçalamak değil, mevcut alt yapıyı post-kapitalist sistem için kullanmaktır. Bu yüzden, hem iletişim hem de bilgi teknolojileri sermayenin ve devletin kontrolünden çıkmalı, otonom hâle gelmelidir. Buna karşın Accelerate Manifesto hâlâ kapitalist sistem içinde kalmayı, sermayenin mevcut durumu içinde sermayenin çözülme araçlarını araştırmayı önerir; aldığı eleştiriler de buna yöneliktir. Noys’a göre sermayenin dışında bir dışarısı yoktur; dolayısıyla kapitalizmin dışında kalan, kapsanma alanı dışarısında olabilen hiçbir pratik mümkün değildir ve dahası bugün mevcut politikaya da bu gözle bakılmalıdır.14

Deleuze ve Guattari’nin Anti-Ödipus’ta bahsettiği deterritorialization [yersiz yurtsuzlaştırma] kavramı tamamen Accelerate Manifesto’da sunulan bu kapsanmayla ilgilidir.15 Deleuze ve Guattari’ye göre kapalı ve yoğun sistem, daha fazla özerlik veya otomasyon sergileme eğilimindedir; kendisinin ötesinde hiçbir şeye hitap etmez ve bu yüzden doğal olarak nihilistik olur. İnsanlık bu sistemin efendisi değil geçici ev sahibidir, çünkü sistemin tek amacı kendisidir. Bu bakışla, Accelerate Manifesto ve eleştirilerinde teknoloji ve medya otonomisinin yanı sıra insan merkezci bakış açısının da sorgulandığını söylemek mümkündür.

Accelerate Manifesto insan-makine ilişkisine dair yeni bir şey çok söylemese de, acil olarak yeni bir toplumsal organizasyona ihtiyaç olduğunu ve bu toplumsal organizasyonun da elbet iktidardan bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir. Buradan hareketle, Bryant’ın16 nesneyi nasıl bildiğimiz sorusuna geri dönmek gerekir; çünkü nesnenin temsili tüm bu kapsanmadan ayrı değildir; temsil, tüm sistemin/organizasyonun içinde üretilir. Böyle bir kapsayıcılıkta, nesnenin özneyle farklı ilişkilendiği ve öznellik üretebilen başka bir anlamını üretmek mümkün müdür? Bryant, Democracy of Objects17 adlı kitabında temsille ilişkili olarak özne-nesne ikiliğinin de artık ortadan kalktığını, artık tamamen nesneler dünyasında olduğumuzu savunur. Ona göre, özneyle karşı karşıya gelmek durumunda olmayan ve yalnızca kendisi için var olan bir nesneden bahsetmek mümkündür. Başka bir deyişle Bryant, bir özne, temsil veya kültürel söylemin bakışına göre olmayan, yalnızca kendisi için var olan bir nesneden bahseder ve bu nesneyi öznesiz nesne [subjectless object] olarak adlandırır. Bir süredir gündemde olan bu ontolojik bakışa [object oriented ontology] göre, yalnızca bir tip varlık vardır ve o da nesnedir; insan bu nesneler arasında, tıpkı diğer nesneler gibi spesifik özellikleri ve kapasiteleri olan başka bir nesne grubudur. İnsanı merkeze almayan ve insana öncelik vermeyen bu bakış açısı, insana ve insan dışına eşit önem verir ve insan-nesne ilişkisinin nesne-nesne ilişkisinden farklı olmadığını söyler. 

Object oriented ontology (OOO), öznenin alanı ve nesnenin alanı olmak üzere iki ayrı ontolojik alandan ziyade, insan ve toplumları da içeren çeşitli farklı nesne türleri tarafından doldurulan tek bir düzlemden bahseder, bu da özne ve nesnenin bir olduğu nesneler düzlemidir. Buna göre insan ve nesne arasındaki fark, bir tür farkı değil derece farkıdır ve bu bakış açısıyla her nesne her nesneye çevrilebilir, dönüşebilirdir. Dolayısıyla daha önceden gündeme gelen nesnenin temsil yoluyla insana ulaştığı fikri, bu bakış açısına göre yalnızca insan zihninin dünyayla ilişkisine özgü değildir. OOO, nesne ve insan arasındaki boşluğu ve nesnelerin temsil edilememe sorununu çözmeyi önermez, aksine boşluğa odaklanmak yerine, farklı aktörler ve farklı zamansal, uzamsal ölçeklerdeki çeşitli ‘kolektifleri’ ve karmaşıklıkları düşünmeyi amaçlar. Bu bakışla, insanı da içeren bu kolektiflerin, insan dışı olarak görülen ve OOO’ya göre insan için olmayan teknolojiyle etkileşiminde, farklı öznellikler üretip üretmeyeceği sorgulanmalıdır. Bu durumda Guattari18 bu kolektifin içinde insan ve insan dışı aktörlerin birbiriyle etkileşime geçtiği ve birbirine dönüştüğü anlara bakmak gerektiğini, çünkü fark üretiminin burada olacağını olduğunu söyler. Guattari’ye göre kitle iletişim araçları ve teknolojinin semiyotik üretimleri vardır ve teknoloji bu sayede kişinin yalnızca hafızasını değil duyarlılığını da etkileyerek öznellik üretebilir. Guattari bu söylemi, teknolojinin nesneyle bu yeni ilişkilenme biçiminde, öznelliği tüm bu mekanik kolektif arasından tekrar tarif etmeye çalışır.

Öyleyse bugün önem kazanan durum, insan ve nesne ilişkisini de içeren nesneler dünyasının teknoloji aracılığıyla temsil edilmesi ve bu sayede insanla ilişki kurması değil, teknolojinin insanı da içeren kolektifler dünyasında fark üretimine açık olup olmadığıdır. Bu fark üretimi daha önceden bahsedilen kapsanmanın dışında olmak anlamına gelmez, aksine fark, kapitalizmin maddi olmayan akışlarında, nesne-nesne ilişkisini bozarak ortaya çıkacak, maddi olmayan akışlar bireysel niyetler doğrultusunda kullanıldığında teknolojiyle yeni bir ilişkilenme tipi ve bunun ötesinde kapsanmanın boşlukları keşfedilecektir. Teknolojinin öznelliği ancak teknolojinin analog yırtıkları bulunarak açığa çıkar. Bu doğrultuda çalışan sanatçı/eleştirmen Hito Steyerl, bugün her ne kadar politik niyet ve arzular her türlü ortam, imge ve ekrana sızsa da, tam olarak bu sebepten teknolojiyle yeni bir ilişkilenme biçimi geliştirmek gerektiğini söyler.19 Bugün zor olanın takip edilemezlik, gözetlenemezlik ve tespit edilemezlik olduğunu düşünür ve bu yüzden, görünmez olmanın yollarını arar. Bunun yanı sıra, Steyerl’e göre artık kamera/imge bir temsil aracı değil bir ortadan kaybolma aracıdır; çünkü insan temsil edildikçe, geriye gerçekte ondan daha azı kalır veya temsille beraber gerçekliğin saklanması daha kolay hâle gelir. Temsil yanılsaması da tam olarak bu noktada başlar ve Steyerl bu doğrultuda, kapitalizm sonrası çağa ve dolayısıyla teknolojiye atıfta bulunarak, tespit edilmemeye yönelik nokta akışları yapar. 

Steyerl’e göre görünmez olmanın yolu, çözünürlükten geçer: Çözünürlük görünürlüğü belirler; tespit edilemeyen, çözünürlüğü düşük olan, görünmezdir.20 Bu doğrultuda, 2003’te MoMA’da ve daha sonra Tate’de yayımlanan “How Not To Be Seen” videosunda Google Earth kameraları tarafından tespit edilememenin yollarını arar ve bunun için belirli taktikler geliştirir. Bu taktikler videodaki sırasıyla, kamera için görünmez bir şey yapmak, düz bir bakışa göre görünmez olmak, imgenin kendisi olarak görünmez olmak, kaybolarak görünmez olmak ve imgelerden oluşan bir dünyayla birleşerek görünmez olmaktır. Bu doğrultuda ilk üç taktikte video sanatçısı, ekranın önünde dış ses tarafından verilen talimatları yerine getirir. Buradaki taktik, yeşil ekran kullanarak var olan teknolojiyi şaşırtmaktır; sanatçı bir noktada kendini de yeşil boyayla kaplayarak kamufle olur. Başka bir taktik ise imgenin kendisi olarak görünmez olmaktır; dış ses bunun için piksel boyutundan daha küçük hâle gelmeyi önerir. İlk başta imkânsız gözüken bu talimat, kamerada piksel benzeri siyah veya beyaz kutular giyen üç kişi tarafından yerine getirilir. Üç kişi yavaşça dans ederek, imgenin sabitlendiği alandaki final pozisyonlarını alır. Siyah ve beyaz piksellenmenin hedefi, hava görünümündeki çözünürlüğü düşük bir imgenin bir arka planı olarak kalmak ve böylece görünmez olmaktır. Videoda bahsedilen diğer stratejiler ise kapalı bir toplulukta veya militarize bir bölgede yaşamak, spam filtresine takılmak veya sadece ekrandan çıkmaktır. 

Hito Steyerl, “How Not To Be Seen” videosundan piksellenme taktikleri ve
yeni mekânsallıklar (ekran görüntüleri)

Steyerl’in videoda izlediği bir başka strateji, gerçek [real] ve sanal [virtual] aktörleri birbiriyle karışık bir biçimde seyirciye sunmaktır. Bu açıdan yalnızca taktiksel olarak değil, mekânsal olarak da teknolojinin açıklarını veya imkânlarını sorguladığı söylenebilir. Bu yönden, Edward W. Soja’nın gerçek ve hayali mekânı bir araya getiren, hibrit ve başka kimliklere/pozisyonlara ve olanaklara açık üçüncü mekânına [third space]21 atıfta bulunduğunu düşünmek mümkündür. Yani Steyerl aslında var olan fiziksel mekân içine yeni bir mekân yaratarak teknolojiyle başa çıkmayı düşünür. Fiziksel ve sanalın sınırlarını bulanıklaştıran bu yeni üçüncü mekân, birden fazla kullanıcının eşzamanlı katılımıyla yeni bir sosyal ağ üretecek ve sanal kavramının sınırlarını genişletecektir. 

Sonuç olarak, teknolojinin ve teknolojinin ürettiği her türlü mecranın bugün otonom olduğunu düşünmek imkânsızdır. Ancak bugün önemli olan, tüm bu kapsanma içinde farklılık olasılıklarını keşfetmek, teknolojide analog yırtıklar oluşturmanın yollarını aramak ve öznellik üretecek taktikler geliştirmektir. Ancak kötümser bir bakış açısıyla, teknolojinin insanla ilişkisinin sorunlu olan kısmı yalnızca temsil yanılsamasına indirgenemez; çünkü bugün gözetlenmemek ve izlenmemek için görsel temsilden ve görsel temsili içeren her türlü mecradan uzaklaşan ve bu mecraların birer öznelliği kapma aygıtları22 olduğunu düşünen insanların bile, bu mecraların zamanı, duygulanımı ve üretici güçleri domine eden yanından kaçmaları mümkün gözükmüyor. Lefebvre’in23 media day’de gördüğü sürekli maruz kalınan, geceyi ve gündüzü işgal ederek zaman ve mekânı yöneten ve kendi ritmi olan teknoloji, bugün başka türlü kullanılması düşünülemeyecek şekilde hayata dahil olmuş durumda. Bu bakışla, teknolojinin boşluklarına sızmak ve var olana müdahale etmek, insan ve insan dışı aktörlerin birbiriyle etkileşime geçebildiği, yeni hibritliklere açık başka türlü mekânların keşfiyle daha mümkün duruyor.

_
Bu metin, Bülent Tanju’nun MEF Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’ndeki “Kent Çalışmalarında Eleştirel Kuramlar ve Güncel Tartışmalar” dersi kapsamında üretildi.

1. Arjun Appadurai, Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization, c. 1. University of Minnesota Press, 1996.

2. H. Steyerl, “In Free Fall: A Thought Experiment on Vertical Perspective. The wretched of the screen”, e-flux Journal, #24, Nisan 2011.

3. Perspektifin ikinci anlamı, hesaplanabilir bir gelecektir. Bkz. E. Panofsky ve Y. Tükel, Perspektif: Simgesel Bir Biçim, Metis Yayınları, 2017.

4. Steyerl, agm.

5. Steyerl, “In defense of the poor image.” e-flux Journal, #10, 2009.

6. L.R. Bryant, The Democracy of Objects, Open Humanities Press, 2011.

7. Age.

8. Age.

9. M. McLuhan, “The medium is the message”, Understanding Media: The Extensions of Man, New York: McGraw Hill, 1964.

10. M. Hardt ve A. Negri, Ortak Zenginlik, çev. E. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011.

11. Accelerate Manifesto (n.d.), Wikipedia

12. Accelerate Manifesto.

13. A. Negri, “Reflections on the ‘Manifesto for an Accelerationist Politics’”, e-flux Journal, #53, 2014.

14. B. Noys, Malign Velocities: Accelerationism and Capitalism, John Hunt Publishing, 2014.

15. N. Land, A quick-and-dirty Introduction to Accelerationism, Jacobite, 2017.

16. Bryant, age.

17. Age.

18. F. Guattari, Chaosmosis: An Ethico-aesthetic Paradigm, Indiana University Press, 1995.

19. Steyerl, “In Free Fall...”.

20. Steyerl, “In defense of the poor image”.

21. Third space theory ilk olarak postkolonyal dönemde Homi K. Bhabha tarafından kullanılır. Bhabha için ‘üçüncü alan’ iki orijinal anın hibritliğinden diğer pozisyonların ortaya çıkmasını sağlayan alandır. Sosyal bilimler ve eleştirel kentsel teori perspektifinde third space’i kavramlaştıran ise Edward W. Soja’dır.

22. Steyerl, “The spam of the earth: Withdrawal from representation”. e-flux Journal, #32, 2012.

23. H. Lefebvre, Rhythmanalysis: Space, Time and Everyday Life, A&C Black, 2004.

Accelerate Manifesto, Eda Yeyman, farklılık, gerçeklik, Hito Steyerl, kamuflaj, media day, medya (mecra), nesne, özne, öznellik, perspektif, teknoloji, temsil