Kent Aylağı
ve Karantina

Flanör, 19. yüzyıl Paris’inin sokaklarında cirit attığı rüyasından uyandığında saat sabah dokuzu gösteriyordu. Her zamanki gibi, ona tanıdık gelmeyen bir yerde bulmuştu kendini. Ya o her şeye onları ilk kez görüyormuş gibi bakmayı bilişsel bir alışkanlık hâline getirmişti ya da zaten içinde bulunduğu çevreyi ilk kez görüyordu. Hemen sokağa çıkmak için hazırlıklara başladı; sonuçta fink atılacak mahalleler, üzerine düşünülecek kent olayları ve içinde bulunulacak topluluklar olmalıydı. Uzun paltosunu ve fötr şapkasını alıp hızlıca sokağa, görevinin başına indi; fakat görevini yerine getirmesi için gereken şartlardan en önemlisi ortalıkta yoktu. Soğuk bir metalik renkle parlayan binaların oluşturduğu, dikdörtgen sokaklar boştu. Yine de görev aşkıyla yanıp tutuşan Flanör’e bu mâni olamayacaktı. Her şeye rağmen şehri keşfetmeye koyuldu. Metalik binaların arasında kendine yer bulan, bir zamanlar spor yapıldığını düşündüğü parklar ve bir araya gelmek için oluşturulmuş olması gereken meydanlar şimdi bomboştu. İçinde bulunduğu şehir çelikten devasa bir duvarla sarmalanmıştı ve duvarın üzerinde neon harflerle TECRİT yazıyordu. Bu duvarın ötesine ne kimse çıkabiliyor ne de bu duvarın ötesinden biri girebiliyordu; fakat kent aylağı hafife alınacak biri değildi!

Dar sokakların arasında dolaşırken kuşlar onu gözetliyor, arada sırada bir vatandaş elinde kahvesi gümüşi balkonuna çıkıyor ve hayret eden gözlerle Flanör’e bakıyordu. Bu tecrite uymayan vatandaş ne yapıyor olabilirdi? Çelik duvardan biraz daha uzaklaştığında, ufukta dört ayaklı, bakteriyofajı andıran dev bir makinenin, bulutlardan daha yüksek neon TECRİT yazılarıyla bezenmiş gökdelenlerin arasında devriye gezdiğini fark etti. Muhtemelen şehrin şu anki durumunun devamlılığını sağlıyordu. Atık elektronik aletlerin toplamından ve metal plakalardan oluşmuş gibi gözüken makine gerek duyduğu takdirde şehrin yapılarına kesin fakat kibar adımlarla basmaktan geri duymuyordu. Kaba görünmesine rağmen hafif ve nazik bir makineydi bu. Dört ayaklının tek bir hedefi varmış gibi gözüküyordu: Sokakları taramak... Fakat ne için? Flanör bunu bilmiyordu. Bakteriyofajın teşkil edebileceği muhtemel tehlike Flanör’ü yıldırmazdı, keza o aylak olduğu kadar çevikti de. Hiçbir kolluk kuvveti onu zapt edemez, evine kapatamazdı. Onun görevi yücelerin en yücesiydi: Gözlemek ve düşünmek. Fakat şimdi neyi gözlemleyecekti? Bomboş sokakları mı? Göğün dört bir yanını çevreleyen, nadiren çalışan demir ağlarını mı? Yaşamayan, kamusallığını yitirmiş, sahipsiz bir şehirde aylaklık etmek zor bir meziyetti.

Semada bakteriyofaj gözükedursun, Flanör bir zamanlar eğlence mekânlarının olduğu sokaklardan birini buldu ve her zamanki hafif fakat kararlı temposunu tutturdu. Bu tempo onun şehirle senkronize olmasını sağlardı, fakat gayesini gerçekleştiremiyordu. Yaşamayan bu kentte duyduğu tek ses, dört ayaklı makinenin hareket ederken çıkardığı tiz gürültü ve göğü çevreleyen çelik rayları kullanarak erzak taşıyan tek tük vagonların sesiydi. Yine de aylaklığına devam etti. Yürürken bir kanıya vardı: Kendini içinde bulduğu yer, o uykuya geçmiş şehirlerden biri olmalıydı. Şehrin tüm etkinlikleri bitmiş, insan trafiği sıfıra inmiş durumdaydı. Gereksinim duyulan besinler seralarda makinelerce üretiliyor ve vatandaşlara yine makineler tarafından dağıtılıyordu. Görünen o ki tüm ihtiyaçlar müthiş bir matematiksel hassasiyetle belirleniyor ve bunlar insanlara, ihtiyaç duydukları zaman değil, ihtiyaçları olacağının varsayıldığı zaman sağlanıyordu. İnsanların hayatlarını hem fiziksel hem de zihinsel olarak sağlıklı devam ettirmeleri için gereken her şeyi makineler o ya da bu şekilde sağlıyordu.

Flanör, görev tanımında olmamasına rağmen bir evin içini dikizlemeye başladı. Neşeli ve yalnız bir adam, kafasına taktığı bir tür sinirsel bağla, gerçek olmayan bir yerde birileriyle münakaşa ediyordu. Kamusal mekânın gereği azalmış, tesadüfi topluluklar yok olmuştu. Tecrit altındaki bu şehrin insanları kendilerini rastlantısallıktan uzak bir hayata adapte etmişti.

İçinde şaşırtıcı hiçbir olay olmayan şehir boş kalmıştı. Kamusallık artık tadımlık bir forma bürünmüş, balkondan izlenen meydanlara ve sokaklara dönüşmüştü. Şehir ona can veren en önemli olayı, öngörülemez insanını kaybetmişti. Cansızlıktan kasıt hareketsizlik değildi, bilakis şehir hareketliydi; onca makine ve sistem asla aksamıyor, tesadüflere ve kazalara yer vermeyecek bir incelikle çalışıyordu. Şehir, rastlantılar, mucizeler ve ölümcül hatalar olmadan yaşamıyor, reçinenin içinde zamana meydan okuyan bir böcek fosiliymişçesine sabit ve aynı kalıyordu.

Nedeni bilinmeyen bu tecrit sırasında yine de olumlu şeyler oluyor gibiydi. Düşlerinde gördüğü diğer yaşayan şehirlerin aksine burası, çelik ve elektronikle dolu bu şehir, çevresini kabul etmeye başlamıştı. Mesela yolların çoğu çatlamıştı ve bu çatlaklardan çiçekler ve otlar çıkıyordu. Şehrin metalik ruhuna yeşil karışıyordu. Çevrenin üretmiş olduğu fakat hem düşünsel hem maddi olarak kendini ondan ayırmaya çalışan insanın izdüşümü olan şehir, onun sürekli bakımı olmadığında tekrar kendini olduğu fakat ayrı tutmaya çalıştığı şeye, doğaya bırakıyordu. Flanör çantasından dürbününü çıkarıp bakteriyofaja yakından baktı; çelik levhalarının üstü yosun bağlamış, kendisi de pas tutmuştu ve daha küçük makinelerin yardımı olmasa muhtemelen o da çalışamayacaktı. Yeniden şehirle senkronize olduğunu hissetti.

İllüstrasyon: Barışcan Avcı, Nisan 2020

Kendini üretene kayıtsız davranan insan, kendi ürettiğinde kendi yararı için hapis kalmıştı. Ürettiği şehir de doğadaki ve doğal olan her şey gibi yok olmak, parçalanmak, yıkılmak, ölmek istiyordu. Bu kaçınılmazdı fakat geciktirilebilirdi. İnsan kendini, kendini yapandan ayırıp en büyük ve karmaşık mekanizması olan şehri yine büyük ve karmaşık makinelere emanet etmişti, bu büyük ve karmaşık makineleri ise daha küçüklerine; fakat yeterince karmaşık olan her şey gibi makineler de bir tür bilinç üretmiş ve şehirle olduğu kadar çevreyle de birleşmişti. Flanör tam bunların ortasında tecrit altında bulunan şehirdeki etkileşimi dinliyor ve şimdi daha iyi anlıyordu. Şehir aslında uyumuyor, kendini yeniden inşa ediyordu. Soyut ve somut mekanizmalarını daha uygun şekilde üretiyordu. Gönüllü bir tecritti bu, daha iyi bir zamana uyanmak için insanoğlunun kendisini kış uykusuna yatırmasıydı; duvar ise yumurtayı çevreleyen bir kabuk gibi şehri hem dışarıdan koruyor hem de dışarıdan ayrı tutuyordu.

Bunları düşünürken, bakteriyofaj ansızın Flanör’ün üzerinde belirdi. Onlarca mercek aynı anda mekanik bir sesle ona odaklandı. Donakalmıştı. Tam kaçacak gibi oldu ki, dört ayaklı devasa makine kafasının bir bölümünü açarak Flanör’ü içine davet etti. Makinenin içi bir zamanlar insan girsin diye tasarlanmıştı; fakat diğer makinelerin yaptığı onlarca değişiklik sonucu en iyi tabirle ‘dağınık’ bir yer hâline gelmişti. Sokaktan bir evin içine bakarken gördüğü adamınkine benzer bir sinirsel iletişim cihazı ona robot tarafından sunuldu ve Flanör kabul etti.

Cihazı çalıştırır çalıştırmaz, makine ile görüsü ve düşleri bir oldu. Gördüğü en uzun binanın üstüne hafif adımlarla çıktı ve bulutların ötesinden ileriye baktı. Çıplak gözle göremeyeceği yüzlerce şehir tıpkı bu şehir gibi tecrit altındaydı. Bir zamanlar bu şehirleri bağlayan yollar doğaya teslim olmuştu, fakat iletişimleri kesilmemişti. Makinenin görüsü ile nasıl da sayısız insanın hâlâ birbirine bağlandığını, birbirlerine dokunamasalar bile bir arada olabildiklerini, düşlerini ve ümitlerini paylaşabildiklerini gördü. Tıpkı bazı hayvanların sesler aracılığıyla aralarında kurduğu iletişim ağları gibi bu gezegenin insanları da gezegenlerinin çevresine binlerce uydu yerleştirmişti.

Uzakta bazı şehirlerin duvarlarının olmadığını fark etti. Sonra makinenin bildiğini o hatırladı. Onlar artık tecrit altında olmaya ihtiyaç duymayan insanların şehirleriydi ve doğalarıydı. Camın en renkli hâlinden yapılmış şehirler çok ama çok uzakta ruhani bir ışıkla parlıyordu. Fakat bu doğal mıydı? Makineyle düşündü. Doğayı neden bu gezegene indirgemek gereksindi ki? Fark etti ki onun doğa diye tabir ettiği, evrenin yok sayılabilecek kadar küçük bir parçasıydı, kaldı ki doğa maddeden ve yaşamdan oluşmak zorunda değildi, düşüncelerden ve sistemlerden de oluşabilirdi. İşte orada bir şeker kristali gibi form almış evrensel ve doğal bir şehir parlıyordu. İnsanları ise tüm evreni ve o evrenin ürettiği düşünceleri ‘bir’ olarak algılıyor böylece çevreleriyle birlikte var oluyordu. Artık çürümemek, yok olmamak, ölmemek için onunla mücadele etmelerine gerek yoktu.

Tekrar birlikte hatırladılar. Bundan sayısız yıl önce, o kristal şehrindeki insanlar tıpkı bu şehirdekiler gibi, devasa çelik duvarları inşa edilmeden önce de tecrit altındaydı. Onlara karşı koyulmuş fiziksel bir engel olmasa da sadece o ya da bu şekilde oluşmuş bilişsel şartlanışları sunduğu dünyanın sınırları içinde var edebiliyordu. Fakat artık özgürdüler. Oraya gitmek istedi, fakat makine henüz bu şehirden ayrılamayacağını, yapılması gereken işlerinin olduğunu beyan etti. Aşağıdakilerin de sırası gelecekti, Flanör’ün de. Bu şehir de tıpkı bir zamanlar o kristal şehrin olduğu gibi kuluçka dönemindeydi. Şehir yeniden doğarken olgunlaşması ve ona bir zamanlar zarar veren şeyleri görüp ayıklaması gerekiyordu. Makine isterse Flanör’ün de bu olgunlaşmanın bir parçası olabileceğini beyan etti. Flanör kibarca reddetti. Gezmesi gereken başka dünyalar, o başka dünyalarda başka şehirler vardı ve o şehirlerde de aylaklık yapmalıydı.

Makine onu boş bir parka bıraktı. Flanör bir banka oturup kaosta düzen bulmaya çalışan doğayı ve onun parçası olsa da kendini ondan ayrı tutan şehri izlerken uyuyakaldı.

FLNR-04-A kendisine tanıdık gelmeyen kristal odada uyandığında zamanın artık bir önemi kalmamıştı.

Gönenç Kurpınar, karantina, kent, öykü, şehir