fotoğraf: Serra Akca
Evinizde Kalabilir miyim?
Bir Niyet Mektubu

Bazı anlar nadir gelir.

Sıradan zaman akışının içinde sessizce belirir ve fark edilmediklerinde kaybolup giderler. Bu anlarda zaman sanki yavaşlar, düşünceler berraklaşır ve duygular daha yoğun hissedilir.

Günlerin birbirine benzediği, hislerin üst üste yığıldığı bir akışta böyle bir an bir çatlak gibi açılır. O çatlıktan içeri ışık sızar; insan kendine daha yakından bakar. Hatıralar, beklentiler ve suskunluklar aynı anda beliriverir.

Yalnızlıkla çevrili bir zaman diliminde ortaya çıkış: Bu, nadir bir anın etkisini daha da derinleştirir.

Bu nedenle şu anı, şimdiki zamanı yalnız bir dönemde yaşanan nadir anlardan biri olarak hissediyorum. İçinde hafif bir sızıyla birlikte tarifsiz bir anlam var. Belki de tam olarak bu sebeple unutulmaz: Yalnızlığın ortasında insanın kendine rastladığı o kısa yakınlık. Zaman geçer, an dağılır fakat bıraktığı iz sessizce yaşamaya devam eder.

Bir zamanlar Türkiye’yi “ara” bir yer olarak görürdüm. Bir geçiş noktası, bir yer ile başka bir yer arasındaki geçici bir duraklama alanı. Zamanla bu arada kalma hissi daha da yoğunlaştı. Burada kalabalıklar arttıkça yalnızlık da derinleşiyor. Her zaman eksik bir şey, bir boşluk, tam olarak uymayan bir parça mevcut. Asla tam anlamıyla tamamlanmış hissetmezsiniz ya da daha dürüst olmak gerekirse, asla kendinizi evinizde hissetmezsiniz.

Hayatının yarısından fazlasını doğduğu yerden uzakta geçirmiş herkes gibi. “Ev” kelimesi artık kafa karıştırıcı hâle gelir. Bugün ona tutunmak istiyorsunuz, çünkü neredeyse tüm hayatınızı olduğunuz yerde geçirmiş gibi hissediyorsunuz. Artık başka hiçbir yerde yaşayamazsınız. Ama yarın öbür gün aşağılanmış hissederseniz bu yerden bir an önce uzaklaşmak istersiniz, zira artık nefes alamazsınız. Her zaman bir ileri bir geri hissi vardır. Aynı anda dürüst ve dürüst olmayan bir his.

Evin anlamı hafıza, coğrafya, güvenlik ve aidiyete göre değişir.

Artık evin bir yer mi, bir dil mi, bir ilişki mi yoksa bir tanıma anı mı olduğunu bilmiyorum. Yine de kendimi aynı soruya tekrar tekrar döner buluyorum: Böylesine zorlu bir dönemde nasıl bir araya gelebiliriz? Bunu mesafeyle değil içtenlikle soruyorum.

Burada yaşıyorum. Etrafımda olan bitenlere tanıklık ederken gözlerimi kapatmamaya uğraşıyorum. Buradayken sizlerden öğrenmeye çalışıyorum. Hayata katılmaya gayret ediyorum. Bir anlamda bir tanığım da.

Beni en çok rahatsız eden şey, ihtiyaç kolektif ve acil olsa bile insanların birbirini kabul etmesinin veya bir araya gelmesinin niye bu kadar uzun sürdüğü. Bu soru haklı olarak genellikle baskıcı otoriteler ve iktidar sistemlerine yöneltilir ama ben bu soruyu özellikle komşuma, yan evde yaşayan arkadaşıma, benimle ortak endişeleri paylaşan insanlara soruyorum. Cevaplarını merak ediyorum. Tereddüt, korku, kararsızlık, hayal kırıklığı, uzlaşma veya müzakereler neden belirsizlik ve güvensizlik, ihtimam veya dayanışmadan daha fazla davranışlarımızı şekillendiriyor?

İnsanların birlikte hareket etmeyi seçtikleri anlara ilgi duyuyorum. Bu çabaların devam etmesini umuyorum çünkü bunlar gerekli, hatta acil diye düşünüyorum. Böylesi zamanlarda birliktelik sadece üretken olmakla kalmaz, hayatta kalmak için gereklidir de. Bir araya gelmek yanlış anladığımız, yanlış öğrendiğimiz ve hiç sorgulamadığımız şeylerin farkına varmamızı sağlar.

Bundan dolayı burada olma nedenimin basit fakat son derece bilinçli olduğunu belirtmek istiyorum: Sizinle birlikte olma isteği. Kolektif varlığın yalnızlığa meydan okuyabileceğine ve beraber nefes alabileceğimiz bir alan yaratılabileceğine inanıyorum. Mümkünse bu deneyimi ileriye taşımak, gelecekte üzerine inşa etmek ve nadir anları koşulsuz dayanışmaya nasıl dönüştürebileceğimizi sormaya devam etmek isterim.

ev, göç, göçmen, mülteci, Türkiye, Waseem Ahmad Siddiqui, yalnızlık, zaman