İstanbul beni hâlâ, yılların ardından bile ürperten bir heyecanla karşılıyor. Sabah uyandığımda evin içine dolan, rüzgârın taşıdığı o tuhaf hissi tarif etmekte zorlanıyorum. Sanki rüzgâr insanı bir yerden alıp başka bir yere fırlatmaya hazır, sabırsız bir rehber gibi. Ne yana gidersem gideyim, hangi sokağa saparsam sapayım bu şehrin beni yeniden şekillendirmek için beklediği bir köşe mutlaka oluyor.
Bunu geçenlerde bir arkadaşıma anlatırken fark ettim. Neredeyse yirmi yıldır içinde yaşamama rağmen hâlâ yeni taşınmışım gibi hissediyorum İstanbul’a. Sanki her sabah şehre ilk kez gözümü açıyorum. Belki siz de bilirsiniz o duyguyu: Bir şehirde uzun yıllar boyunca yaşarsınız ama bir türlü tam anlamıyla ona alışamazsınız. İstanbul seni içine çekmez; her sabah yeniden doğar ve seni de kendisiyle birlikte yeniler.
Bazen yürüdüğüm bir sokak çocukluğumda gördüğüm bir düş kadar yabancı gelebiliyor, bazen de hiç uğramadığım bir cadde yıllardır beni bekleyen eski bir dost gibi karşılıyor. Bu şehrin büyüsü de burada: Kendini sevdirmeden önce seni sınar.
Hayatım boyunca daha önce aklıma bile gelmeyecek yerlerde yaşadım. Uzunca bir süre Büyükada’da kaldım; zamanın ağır ağır aktığı, akşamüstü esintisinin yüze hafif bir hüzün gibi çöktüğü o kocaman sessiz adada. Fayton seslerinin artık hatıralarda kaldığı, denizin kokusunun insanın içine işlediği günlerdi.
O dinginlikten sonra kendimi bütünüyle farklı bir dünyanın içinde buldum: Ayrancı Sokak.
Ayrancı Sokak’ın adını ilk olarak Norveçli Stein-Gunnar Sommerset’ten duymuştum. Benim burayla tanışmama da vesile olan kişiden.
Burası tuhaflığıyla, zaman dışı kalmışlığıyla, kendi içine kapanmışlığıyla insanı afallatan bir yer. Sokak ve binaların bacalarından çıkan duman katman katman soyuluyormuş gibi görünüyordu; sanki yüzeyde görünenlerin arkasında başka hikâyeler gizliymiş gibi.
Pakistan’a yaptığım kısa ziyaretten döner dönmez taşınma telaşına kapıldık. On beş yıl sonra ilk kez gittiğim o ülkeyi ziyaretin yorgunluğunu üzerimden tam atamadan yeni bir hayata giriş yapıyordum. Büyükada’da geçen iki yılın ardından tekrar şehri dönmek karmaşık duygular yaratmıştı bende.
Ayrancı Sokak’a ilk gidişim hâlâ çok net aklımda. Kabataş Tramvay İstasyonu’ndan tramvaya bindim ve her durakta biraz daha geçmişime yaklaştım. Beyazıt Meydanı’nda indiğimde eski öğrencilik günlerim aklıma geldi. O yıllarda okuduğum İstanbul Üniversitesi’ne giderken geçtiğim sokakları yeniden yürümek içimde hem hüzünlü hem de sıcak bir dalgalanma yaratmıştı. Vezneciler, Vefa, Unkapanı… Ve elbette heybetiyle göğsünü her zaman gererek duran Süleymaniye Camii…
Ne var ki yıllarca eteğinde dolaşmama rağmen Ayrancı Sokak’a hiç adım atmamıştım.
Süleymaniye Camii’nin ardındaki hafif eğimli yoldan aşağı doğru yürüdüğümde birden genişçe bir düzlüğün açıldığını gördüm. Sanki şehir gürültülü kalabalığından bir anlığına vazgeçip sessiz bir nefes almıştı burada.
Sokağın aşağısında Küçük Pazar, diğer tarafında nalburcuların sıra sıra dizildiği bölge var. Küçük Pazar’ın içinden yürüyünce öyle hızlıca fark edemeyeceğiniz ama bir anda sizi içine çeken farklı bir güzergâh açılır. O yolun biraz ilerisinde, Kemal Sunal’ın mavi ahşap evine varırsınız. Oradan biraz daha ilerleyince İMÇ Blokları’na ulaşırsınız. Daha da yürürseniz kendinizi Cibali, Fener ve Balat üçlüsünün tarih kokan koridorlarında bulursunuz.
Ayrancı Sokak,
fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui
Ayrancı Sokak’a vardığımda etrafıma baktım. Birkaç saniye sessizlik çöktü üzerime. Sokaktaki ahşap evlerin çoğu yılların ağırlığıyla yıpranmış ama hâlâ vakur bir şekilde ayakta duruyordu. Beş tane koca beyaz ahşap yapı.
Alt kattaki pencerelerden biri kırılmış, bir diğerinin perdesi esen rüzgârdan dışarı sarkmıştı. Yine de bütün bu dağınıklığın içinde bir güzellik var. Sanki evler ihtiyarlıklarını gururla taşıyan yaşlı insanlar gibi.
Yan komşumuz, rahmetli Adnan Bey’in söylediği ilk sözleri dün gibi hatırlıyorum: “Evlat, bu binalar Osmanlı zamanından kalmadır. Eskiden kadınlar ayrı bir girişten, erkekler ayrı bir girişten girerdi. Yan yana iki ahşap yapı aslında tek ev sayılırdı.”
O günden sonra bu evlere baktığımda iki ayrı kalbin tek bir gövdede attığına inanmak istedim.
Ayrancı Sokak bugün daha çok zor şartlarda yaşayan insanların evi. Göç etmiş aileler, geçici olarak barınanlar, sobalarını omuzlayıp kışa hazırlananlar…
Birçok evde doğru düzgün elektrik yok. Bazılarına su bile gün aşırı uğruyor. Çocukların oyun sesleri yoksulluğun içinden sızıp gelen bir neşeyle yankılanıyor sokakta. Akşamüstü olduğunda kadınlar kapı önlerine taburelerini çıkarıyor; erkekler kahveden dönerken konuşmalar rüzgâra karışıyor.
Kış yaklaşınca duman kokusu sokağın üzerinde bir sis gibi dolaşıyor. İnsanlar soba borularını çatılara sabitlemek için uğraşıyor. Kimi zaman sokak kedileri odunların arasında gezinip sıcak bir köşe arıyor.
Bu zorlu hayat dışarıdan bakıldığında hüzünlü görünebilir ama burada yaşayanların dayanıklılığı sanki ahşap evlerin ruhuna işlemiş.
Ayrancı Sokak’taki evimizde güneşli bir gün, fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui
Her şeye rağmen Ayrancı Sokak’ın sabahları başkadır. Eğer güneş bulutların ardından sıyrılmayı başarırsa sokak bir anda aydınlanır. Ahşap evlerin gövdeleri sarı bir ışıltıyla parlar. Gece süresince sokak boyu dolaşan o tekinsiz hava bir anda kaybolur. Güneş sanki bütün köşeleri kucaklar, sokak yeni doğmuş gibi olur.
Ben de bu ışığın altında kimi zaman kahvemi içerek kimi zaman da sadece durup olan biteni izleyerek İstanbul’un bana sunduğu bu yeni hayatın içinde kendimi yeniden buluyorum.
İstanbul’da bugüne kadar pek çok yerde yaşadım. Her birinin bende bıraktığı iz bambaşka. Zihnimde uzun zamandır bir düşünce var: Bu yaşadığım yerlerin hepsini sokak sokak, semt semt bir haritaya dökmek. Sadece adreslerin değil, anıların, hislerin, kokuların ve rüzgârların haritası… Belki bir gün gerçekten yaparım. Çünkü anlıyorum ki yaşadığım her yer benim hikâyemin olduğu kadar herkesin hikâyesinin bir parçası olmuş.
Ve şimdi, bu hikâyenin yeni durağı Ayrancı Sokak.
Belki yıllar sonra buradan ayrıldığımda, bu sokak da diğerleri gibi hafızamda yarım kalmış bir cümle gibi duracak. Ama bugün, tam da şu anda hikâyemin en canlı kelimeleri burada yatıyor.
Ayrancı Sokak, hatıra, İstanbul, kent, şehir, Waseem Ahmad Siddiqui