Tek Şey Bu
Annem Pakistan’da yaşlanıyor. Şu an altmış beş yaşında. Bunu düşününce 2008 yılını hatırlıyorum. Türkiye’ye ilk kez geldiğimde ne zaman annemi arasam, önce beş liralık telefon kartı alırdım ve o kartla iki dakikalık bir konuşmamız olurdu. Her konuşmamızın yarıda kesildiğini anımsıyorum. Telefonda son cümlelerimizi asla bitiremezdik. Ona “Anne, telefon beş saniye sonra kapanacak!” derdim. Telefon görüşmelerimiz hep böyle biterdi.
Babam ben Türkiye’deyken vefat etti. Cenazesine katılamadığım için hâlâ pişmanım. Şimdi içimde bir korku taşıyorum: Allah korusun, ya anneme bir şey olursa… Onu zamanında ziyaret edebilecek miyim? Bunlar evden uzakta olmanın getirdiği deneyimler ve beklenmedik zamanlarda gelir.
Bana hep şu soru soruldu: Neden hâlâ evinin “nostalji”si içinde yaşıyorsun? Annem Lahor’dan bana sürekli mektup yazardı. Çoğu zaman bana evdeki durumları anlatırdı: “Bugün çok hastayım. Keşke burada olsaydın. Baban öldü, artık yok. Evimiz satıldı. Ne zaman döneceksin?” Onun varlığı her zaman etrafımdaydı. Çocukluğumun yarısını onunla paylaştığım için o her zaman benim evim olacak. Hayatımın on beş yılı boyunca aynı çatı altında yaşadık. Bu nedenle, yazılarımı çoğu zamana kişisel deneyimlerime dayanarak yazıyorum. Sanırım burada kelimeler öncelikli. Yani kelimeler görüntülerin önünde, çünkü hepsi belirli bir yer ve zamana atıfta bulunuyor.
Sanırım bu noktada “ev” kavramı devreye giriyor. Pakistan’ın doğusunda bulunan Lahor şehrinde doğdum. Biz üç kardeşiz ve ben ortancayım. Ben hep annemin izinden gitmek istiyordum: Sıradan bir hayat yaşamak, sorumluluk sahibi ve saygılı bir insan olmak istediğimi biliyordum, ki bu kolay bir şey değil ve annem için de kolay olmamış. Annem genç yaşta babamla evlendi. Yaşadığımız o evde çok fazla iş yapmak zorunda kaldı. Sabahları erken kalkardı. Babamın kıyafetlerini ütülerdi. Sadece babamın değil, amcalarımın kıyafetlerini de ütülerdi. Bütün evin işlerini yapardı. Evimizi diğer akrabalarımızla paylaşıyorduk. Annem o evde çok mücadele etti ve ben de bunu gördüm.
Annem de sanat konusunda iyi bir zevke sahipti; toprağa yakın doğal malzemeleri severdi. O bir terziydi ancak toprağa karışabilecek kırılgan malzemeleri daha çok hoş bulurdu, kâğıt veya toprağa yakın giysiler gibi. Onun için kumaş cilde çok yakındır, çünkü cilt kaşınır, kokar ve sırları saklar. Annemin kumaşlar için renk seçtiğini hatırlıyorum. Hangi kumaşın hangi rengi uygun olur? Renk seçerken çok hassastı. Bu giysiler el yapımıydı. Renkler çoğunlukla doğaldı. Ağartılmamışlardı. Yaptığı terzilik işlerinin çoğu elle işlenmişti. Hatırlıyorum, ona terzilik işlerinde yardım ederdim. Daha sonra, o giysi parçası üzerinde oluşturduğu tüm küçük motiflerle uğraşmanın ne kadar zor olduğunu anladım.
Dikiş makinemiz yoktu, bu yüzden elle çalışırdı annem. Ne zaman yorgun hissetse yanına gider ve terzilik işlerinde ona yardım ederdim. Çoğu zaman kıyafetleri elleriyle dikerdi, çünkü makineleri hiç sevmezdi. Makineler onu daha çok yoruyordu. Bahçeyle ilgilenmesi de çok sofistikeydi. Sürekli bitkilerle uğraşırdı. Dört duvar arasındaki o evde yaşayarak kendine küçük bir cennet yaratmıştı.
Benim anadilim Urduca. Bu dille büyüdüm. Aidiyet duygum da bu dilimle bağlantılı. Bu nedenle onu tarihsel olarak da ele alıyorum. Bu dilin var olduğu belirli bir dönem vardı: 1947’de Hindistan ve Pakistan bölündüğünde. Belirli bir kültür bu dönemde sona erdi. Günlük deneyimlerimde, Hindistan ve Pakistan’ın ya da başka yerlerin çoğunun toprakları arasında sıkışıp kaldığını fark ettim. Hindistan ve Pakistan arasındaki sınır birçok insanın hayatını etkiledi. Örneğin dedemin hayatını etkiledi. Büyükbabam ailesiyle birlikte Hindistan’ın Delhi kentindeki evini terk etmek zorunda kalmıştı.
Evini kaybetmek ne demektir? Ev artık tanınmaz hâle gelmiş bir yeri temsil edebilir. Ben on altı yıldır ailemle ya da dilimle yaşamadım. Ev kafa karıştırıcı bir kavram. Bir zamanlar tüm ailem Pakistan’da yaşıyordu. Uzun zamandır ziyaret etmediğim Pakistan’ı evim olarak gördüm ancak o ülke de artık bana yabancı hâle geldi.
Birkaç yıl önce bir arkadaşım bana “Senin bir ‘kimlik’ sorun var” dedi, fakat ben bunun sadece kimlik sorunu olmadığını söyledim. “Pakistan vatandaşı” olarak tanımlanıyor olsam da bu tamamen doğru değil. Burada kimliğin ötesinde bir şey söylemeye çalışıyorum. Temel olarak anlattığım şey bir “hikâye” yani evin hikâyesi, ki bu belki sadece benim hikâyem de değil, aynı zamanda evinde olmayanların hikâyesi. Ben burada sadece bu dünyanın küçük bir parçasını paylaşıyorum, ki bu da kendi payına paylaşmaktan başka bir şey değil.
Sanırım bu evrende hepimizin belirli bir şeyi deneyimlediğini varsayıyorum. 20. yüzyıldan itibaren çoğumuz bir geçiş döneminde yani sürekli hareket hâlinde, sınırlar arasında yaşıyoruz. Belki de bu nedenle bu sınırda kucaklanmak, tanınmak, sevmek/sevilmek veya misafir edilmek zaman alıyor. Ancak bence bu engelleri yıkmak ve farklılıkların yan yana gelerek dostluk etkisi yarattığı daha geniş bir dünyaya bakmak da zamanımızın bir aciliyeti.
Karanlıkta kalan bu ev benim. Bu gölgeler de benim. Sahip olduğum haklar için mücadele ettim. Burada tüm hayatım boyunca ilişkiler kurmak için çalıştım. Göç ettim. Egemenliğim tehlikeye girdi ama hayatta kalmayı öğrendim. Bir ev kurdum ve sahip olduğum tek şey bu.
{fold içindeki imge: Happy Faces [Güler Yüzler], 1972, Lahor (Pakistan)}
aile, anne, ev, göç, göçmen, kimlik, mülteci, Pakistan, Waseem Ahmad Siddiqui