fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui, Ayrancı Sokak, Fatih, İstanbul

Evinizde Kalabilir miyim?
Biraz Âşık II

Peki neden bir önceki metnime Andre Hazes’in “Een Beetje Verliefd” [A Little Love] şiiriyle başladım? Çünkü asıl anlatmak istediğim şey aşk hakkında.

Birçok insan bir erkek ve bir kadın arasındaki aşkın doğal, genetik, biyolojik olarak belirlenmiş ve evrensel olduğunu düşünür. Bu bir yanlış anlamadır. Aşk çok özel ve nispeten yakın zamanda icat edilmiş kültürel bir olgudur. Aşk tıpkı etnik köken gibi modern bir kurgudur.


Hindistan’da evliliklerin çoğu görücü usulüyle yapılır. Bu oranlar %70 ila %90 arasında değişir. Görücü usulü evliliklerde eş, ebeveynler tarafından seçilir. Çeşitli kriterler vardır: kast, toprak mülkiyeti ve astrolojik geçmiş. Bunlar önemli kriterlerdir ancak giderek artan bir şekilde zenginlik, eğitim ve sosyal statü de dikkate alınır. Ve evet, güzellik de dikkate alınır. Kızlarda güzellik erkeklerden daha mühim olsa da.



Şöyle diyebilirsiniz: Aşk Mahabharata ve Ramayana gibi en kadim mitolojik eserlerde bile ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Ancak Tanrı Rama’nın karısı Sita’ya duyduğu aşk modern toplumda anladığımız aşktan farklıydı; daha çok sadakat ve saygıya benziyordu. Krishna’nın Radha’ya olan aşkı ise daha da şüphelidir; çünkü Radha evli bir kadındı ve Krishna karşı konulmaz derecede çekiciydi.

Şunu da söyleyebilirsiniz: Bu Hindistan için geçerli olabilir, Hintliler tuhaf insanlar… Bu doğrudur belki fakat dünya kültürlerinin büyük çoğunluğunda bir aşk eksikliği de görülmekte. Bildiğimiz hâliyle aşk ve tutku, küreselleşmeyle birlikte, film ve televizyon vasıtasıyla Batı kültürünün yükselişi sayesinde ancak bir süredir revaçta. Tıpkı depresyon ve tükenmişlik gibi tipik Batı fenomenlerinin de dünyaya yayılmasında olduğu gibi. Sınırda kişilik bozukluğundan bahsetmiyorum bile.

Neyse: Aşk. Türkiye’de tanıdığım Hintli bir arkadaşım bana on yıl önce bir kızla tanıştığını söyledi. Ona “S.” diye hitap edeceğim. 

S.’nin babası inşaatta çalışıyormuş. Bir noktadan sonra bitkin düşmüş ve günlerini çayevinde, akşamlarını ise televizyon karşısındaki kanepede geçirmeye başlamış. Beş kişilik ailenin durumu pek de iyi değilmiş ama çok fakir de değillermiş. Babası (şimdilerde engelli maaşıyla geçinmek zorunda olmasına karşın) çayevindeki bağlantıları sayesinde neredeyse her gün eve lezzetli bir şeyler getirmeyi başarıyormuş. Leziz ikramlar; birer kasa domates, üzüm ve portakal. Bazen de kocaman bir çanta dolusu yepyeni kadın ayakkabısı.

Hintli arkadaşım, S.’yle hayatının dönüm noktalarından birinde tanışmıştı. Kardeşleri arasından en büyüğü ve iyi bir öğrenci olan S. akademik bir programa yeni kaydolmuştu. Programa kaydolduğu yıl, hayatında ilk kez köyüne gidememişti. Ailesine çalışması gereken bir sürü sınavı olduğunu söylemişti. Bu süreçte arkadaşıma ara sıra spontane bir şeyler söylüyor, o da idare etmek zorunda kalıyordu. Küçük bulmacaları çözmekle meşguldü arkadaşım.

Bir seferinde “Ben hep böyle yaşamak isterdim” demiş. Arkadaşım “Nasıl?” diye sormuş. “Böyle, güneşte, soğuk bir kadeh beyaz şarapla.” Ailesi içki içtiğini bilmiyordu. Sigara içtiğini de bilmiyorlardı. İzin verip vermeyecekleri sorulunca: “İzin verilip verilmeyeceğini bilmiyorum. Sadece içtiğimi bilmiyorlar.” Neden bilmiyorlardı? Çünkü söylememişti. Neden söylememişti? “Çünkü onları ilgilendirmez.” Sonra devam etmiş S.: “Hayır, şimdi onlar hakkında kötü konuşmuş oldum.”

S.’nin yapmak isteyeceği son şey buydu: Ailesi hakkında kötü konuşmak. Aslında kendisi ile ailesi arasında garip bir ilişki vardı. En büyük çocuk olarak her şeyi ayarlamak zorundaydı. Onlarla devlet dairelerine, doktora, notere ve bankaya gitmek zorundaydı. Bir kız çocuk olarak anne ve babasına, tıpkı anne ve babasının kızlarına baktığı gibi bakıyordu.



Tabii bu yeni bir şey değil; ikinci kuşak göçmenler arasında bilinen bir olgu.


Ama S.’nin hayatındaki kırılma noktası sigara ve şarap içmesi ya da babasının memleketine ilk kez gidememesi değildi. Kırılma noktası evden ayrılmak isteyişiydi. “Yirmi üç yaşındayım ve akademik bir eğitim alıyorum, kahretsin!” demişti bir keresinde. “Eve geç gelip pop müzik dinlemek, arkadaşlarımı yemeğe davet etmek ve balkonda bir kasa bira içmek istiyorum. Tıpkı yaşıtım herkes gibi.”



Çok da fazla bir şey istemiyor gibiydi. Ama istedikleri imkânsızdı. Hintli Müslüman bir erkekle usulüne uygun bir şekilde evlenene kadar evden ayrılmasına izin verilmeyecekti. Tabii kendisi de bir erkek seçebilirdi, yeter ki Hintli ve Müslüman olsun. Öğleden sonra, belki kardeşlerinden biri gelirse akşamları onunla dışarı çıkmasına izin verilirdi, ama hepsi bu kadar. Her şeyden önce gereken şey belliydi: Kendine ait bir oda.



Bu da bizi 1929’a götürüyor; Virginia Woolf’un dünyaca ünlü denemesi Kendine Ait Bir Oda’ya. Seksen yıldan uzun bir süre sonra S., Woolf’la tam olarak aynı şeyi dile getirmişti. Aynı amaçla olmasa da (çünkü Woolf kadınların da özerk bir sanat kariyerine sahip olabilmesini savunuyordu) benzer bir motivasyonla. S. özerk bir sanat kariyeri olmasını arzu etmiyordu, sadece biraz mahremiyet istiyordu. Peki neden? Bağımsız bir kişi olmak, özgür bir birey olarak kendini tanımlamak için. İstediğini yapabilme özgürlüğü. Ve belki de bir erkek arkadaşı olması; belki Hintli olmayacak olan, belki Müslüman da olmayacak olan.

S. âşık olma hakkını talep etti. Bu tuhaftı. S. modern aşk gibi Batı kültürüne özgü bir olguyu sahiplenmek istiyordu. S. zaten saflığından sıyrılmakla meşguldü ve siyah ile beyaz arasında bir renk, gri yoktu. Sadece maviye dönüştü. Ya da turkuaza.

aşk, Hindistan, kadın, modernlik, Waseem Ahmad Siddiqui