Shalimar Bagh, Lahore, Pakistan,
fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui

Evinizde Kalabilir miyim?
Sanki Bir Bulutun Üstünde Duruyorum

“İnsan yaşadığı yere dokunmak ister.” Bu cümleyi kurduğumda bile içimde bir tereddüt var. Çünkü dokunmak sandığımız kadar kolay değil. Ya yer insanın ağırlığını kabul etmezse?

Neredeyse on dört yıl sonra Lahor’a döndüğümde ilk hissettiğim şey buydu. Doğduğum şehirde olmam gerekiyordu. Bedenim oradaydı. Ama içim buna inanmadı. Şehrin üzerindeki sis geçmişimi de bulanıklaştırmıştı. Lahor’u net göremiyordum. Ayaklarımı yere bastım ama bir zemin hissetmedim. Sanki toprağın yerini boşluk almıştı. Bulutların üzerinde durur gibi… Hafif, kaygan ve her an dağılıp yok olabilecek bir şeyin üzerinde.

Bu his geçici olmadı. Günler geçtikçe yer, yer olmaktan çıktı. Yeryüzü bana giderek daha az güvenilir gelmeye başladı. Ayağımı bastığım her an aşağıya doğru çekileceğimi düşündüm. Düşmekten çok kaybolmak gibi bir şeydi bu. Belki de bu yüzden son olan biteni hatırlayamıyorum. Boşluk hafızayı da beraberinde götürüyor. Geçmiş siliniyor. Anılar sessizce çekiliyor. Geriye sadece şimdi kalıyor. Ne öncesi var ne de sonrası. Sadece şimdi var.

Bu hissi anlatmak zor. İnsanlara anlattığınızda genellikle ciddiye almazlar. “Havada duruyormuş gibi hissediyorum” dediğinizde bunu bir benzetme sanıyorlar. Oysa his fazlasıyla gerçek. O kadar gerçek ki insan gerçekten bayılıp düşebileceğini düşünüyor. Bir anlık dalgınlık değil bu; sürekliliği olan bir sersemlik hâli. Gerçek elinizden kayıyor. Yer somutluğunu yitiriyor.

Lahor’la karşılaşmam tam olarak böyleydi. Şehir hem vardı hem de yoktu. Gerçeküstü bir görüntü gibiydi. Yaklaştıkça silikleşen, dokununca dağılacakmış hissi veren bir şey. Haritada yeri olan ama zihnimde hayale dönüşmüş bir şehir. İşin tuhafı İstanbul’dayken Lahor’u hayal ediyorum, Lahor’dayken de İstanbul’u. Bir noktadan sonra şu soruya takılıp kalıyorum: Gerçekten var mı bu yerler? Yoksa ben mi onları yalnızca zihnimde yaşatıyorum?

Haritalar var, fotoğraflar var. Ama orada değilseniz hepsi eksik. Hayal etmek zorunda kalıyorsunuz. Hayal etmek ise masum bir eylem değil. İçinde çaresizlik barındırıyor. Çünkü hayal ettiğiniz yere hiçbir zaman tam zamanında varamıyorsunuz. Hep bir gecikme var. Hayalin yarattığı o gecikme… Acil durumlarda, sevinçte, kayıpta… Hep biraz geç kalıyorsunuz.

Daha da tuhaf olan şu: Bu his artık yalnızca Lahor’a ait değil. İstanbul’da da benimle yaşıyor. Her sabah onunla uyanıyorum. Evden çıkarken, yokuştan aşağı inerken, adımlarımı dikkatle atıyorum. Çünkü her an düşecekmişim gibi hissediyorum. Şu anda Tarihi Yarımada’da nadir korunmuş bir sokakta yaşıyorum: Ayrancı Caddesi. Neyse, bu sokak hakkında daha sonra daha fazla yazmak istiyorum. Aklımda. Şimdilik şunu söyleyeyim: Bu sokak geceleri ıssız, gündüzleri bol güneşli. Yıkıntılar arasında küçük bir cennet gibi…



İnsanlara sık sık şu soruyu soruyor: “Alıştın mı?”



Bu soru beni durduruyor. Alışmak ne demek? Bir yere kök salmak mı? Onun ağırlığını kabullenmek mi? Ben hiçbir yere alışamadım. Ne İstanbul’a ne de Lahor’a. Bu, hâlâ oraya ait olmadığım anlamına mı geliyor? Belki. Ama doğduğum yere bile alışamamışsam sorun bende mi, yoksa dünyada mı?

Yer bana artık çok kırılgan geliyor. İnce bir yüzey gibi. Üzerinde yürüyorsun ama her an çatlayabilir. Bu yüzden bazen “Keşke kanatlarım olsaydı” diyorum. Uçmak yere güvenmemekle barışmanın bir yolu gibi geliyor. Çünkü yer hayal kırıklıklarıyla dolu. Zaman çok hızlı akıyor. Lahor’da geçirdiğim on beş gün sanki bir anmış gibi geçti. Belki de bu yüzden hiçbir yerde kalamıyoruz. Her şey geçici, her şey kaygan.

Bazı insanlar yere basar, bazıları ise hayat boyu bulutların üstünde durur. Ve düşmemek için hafif kalmayı öğrenirler.

dokunmak, Lahor, Pakistan, Waseem Ahmad Siddiqui, yer