Evinizde Kalabilir miyim?
Kimseye Karşı
Bir Şikâyetim Yok

İnsanlar nasıl olur da birbirine bu kadar yabancılaşır?

En yakın arkadaşın seni artık anlamayacak kadar kalbini kapatabilir mi gerçekten? Aynı evi paylaştığın biri senin varlığından rahatsız olabilir mi? Güvendiğin bir insan bir gün sana şüpheyle bakabilir mi?

Bu satırlar dışarıdan bakıldığında biraz tuhaf karşılanabilir. Tuhaf elbette. Ama bu, daha derin bir sorunun yankısıydı içimde. Sürekli zihnimi kurcalayan, geceleri uykumu bölen bir sorunun…

Bu sorular bir gün sadece düşünce olmaktan çıktı.

İki yıl önceydi. Tanıdığım bir insan, benim gibi uzun süredir Türkiye’de yaşamış bir insan vardı. Adını burada anmak istemiyorum; çünkü bu hikâye sadece ona ait değil. Onun gibi nice isimsiz insanın hikâyesi bu.

Sıradan bir gündü onun için. Eve dönüyordu. Belki aklında akşam yemeği vardı, belki yarınki planları… Ama o gün yolun ortasında durduruldu. Kimlik kontrolü, birkaç kısa soru… Ve sonra bir boşluk.

Kendini geri gönderme merkezinde buldu.

Hiçbir suçu yoktu. Ama bazen bu dünyada suçsuz olmak korunmak için yeterli değildir. Oturma izni bitmişti. Ve bu onu özgürlüğünden ayırmaya yetmişti.

Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Dört aydan fazla orada kaldı. Beton duvarların arasında, belirsizliğin içinde, insanın kendi varlığından bile şüphe ettiği o yerde…

Biz dışarıda onun için mücadele ediyorduk. Dilekçeler, görüşmeler, umutlu konuşmalar… Onu oradan çıkarmak için elimizden geleni yapıyorduk.

Bir gün, bu süreçteyken biriyle konuşuyordum. Sıradan bir sohbetti. Ama o cümle… Hâlâ kulaklarımda yankılanır: “Ya biz bu insanın çıkması için uğraşıyoruz ama… Biz bu kişiyi ne kadar tanıyoruz?”

O an zaman durdu. Sanki başımdan aşağı kaynar su döküldü. Nefesim kesildi. İçimde bir şey kırıldı ama sessizce, kimse duymadan.

Bu cümleyi kuran kişi onu yıllardır tanıyordu. Aynı sofrada oturmuş, aynı anıları paylaşmışlardı. Ama bir anda bütün o geçmiş silinmişti. Yerine sadece şüphe kalmıştı.

İşte o an anladım. Sorun sadece sistem değildi. Sistem insanların içindeki korkuyu büyütüyordu belki ama o korku zaten oradaydı. Ve ortaya çıkmak için doğru anı bekliyordu.

O gün içimde bir soru doğdu. Ve o günden beri benimle yaşıyor: Eğer ihtiyaçlarımız aslında ortaksa, eğer hepimiz anlaşılmak, kabul edilmek istiyorsak, neden birbirimizi olduğu gibi kabul etmek bu kadar uzun sürüyor?

Belki de mesele insanların kötü olması değil. Belki de mesele insanların birbirine güvenmeyi unutmuş olması.

Ve ben hâlâ o sokaklarda yürürken, bazen gölgeme bakıyorum. Hâlâ orada mı diye. Çünkü bir gün insan kendi gölgesine bile güvenemez hâle gelirse, işte o zaman gerçekten yalnız kalır.

Kimseye karşı bir şikâyetim yok. İnsanlara karşı bir şikâyetim yok. Şikâyetim, insanlardan insanlıklarını çalan, kişisel çıkarlar uğruna kardeşleri yabancılara dönüştüren, bir dostu düşmana çeviren o toplum yapısına karşı.

Şikâyetim, ölülere tapılan, yaşayanların ise ayak altında ezildiği, birinin acısına ağlamanın korkaklık olarak görüldüğü, gizlice buluşmanın zayıflık sayıldığı o yapıya karşı.

Bu tür bir ortamda asla huzur bulamayacağım, asla.

{fold içindeki imge: İmroz Adası, fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui}

göçmen, mülteci, sistem, Waseem Ahmad Siddiqui