Post-truth Çağında Devlet Sırları
ve Vicdan Meselesi

“‘Düdük çalma’ [whistle-blowing] insanın doğasında mı var, sonradan öğrenilen bir şey mi bilemeyiz ama bence insanların büyük çoğunluğu için ötesine geçemeyecekleri kırmızı çizgiler vardır. Bazılarının kirli işlere tolerans gösterebilme eşiği çok düşüktür. Benim için de böyleydi.”1

Bu sözler, 2003 yılında İngiliz istihbaratında çalışırken, Irak savaşına ilişkin ABD kaynaklı gizli bir belgeyi basına sızdıran ve şu günlerde gösterime giren Official Secrets (Devlet Sırları diye çevirebiliriz herhalde) filmi ile hayatı yeniden gündeme gelen Katharine Gün’e ait. (Soyadı noktalama azizliği olarak her yerde “Gun” olarak geçse de doğrusu “Gün” olacak —Türkiyeli bir Kürt olan eşi Yaşar Gün’ün soyadı).

Kendisiyle yakınlarda yapılan bir söyleşiden aldığım bu paragraftaki “düdük çalma” [whistle-blowing] tabirinin tam bir Türkçe karşılığı yok —ki bu da başlı başına üzerinde düşünmeye değer bir mevzu. Lügat karşılığı olarak verilen “ihbar etme” sözü ise, İngilizcedeki “düdük çalma”nın tarihsel, kültürel, politik ve etik yan anlamlarını yansıtmaktan hayli yoksun. Kısaca tanımlarsak “düdük çalma”, bir devletin, şirketin ya da organizasyonun içinde çalışan birisinin, gözlemlediği herhangi bir kanunsuzluk, yolsuzluk, suistimal, israf veya potansiyel suçu kamuya veya basına ifşa etmesi anlamında kullanılıyor. Ben de filmi gördükten sonra, üstelik hayatı film olmuş bir başka düdük çalıcı Edward Snowden’ın otobiyografik kitabı da henüz çıkmışken, bu son derece güncel ve sinematik konuya dair bir şeyler yazsam diye düşünüyordum ki, ABD istihbarat teşkilatı içinde (şu ana kadar kimliğini bilmediğimiz) bir başka düdük çalıcı öyle bir bomba patlattı ki, belki de sonunda Trump’ın azline kadar gidecek bir politik süreç başlamış görünüyor.

Katharine Gün olayını bilmeyenler ve Official Secrets filmini (2019, yönetmen Gavin Hood) henüz görmemiş olanlar için bu yaşanmış hikâyeyi kısaca özetleyelim (spoiler alert!). Tayvan’da büyüdüğü için ana dili gibi Mandarin konuşan 27 yaşındaki Katharine (filmde Keira Knightley), İngiliz gizli istihbarat servisi GCHQ’da tercüman olarak çalışırken, 2003 yılında bilgisayarına düşen bir belge hayatını altüst edecektir. Amerikan Milli Güvenlik Teşkilatı’ndan (NSA) gelen bu top-secret memorandum, Irak savaşına onay almak üzere Birleşmiş Milletler’de yapılacak oylama öncesi üye ülkelerden bazılarının haberleşmelerinin gizlice dinlenmesi ve savaşa onay vermeleri için manipüle edilmesi konusunda İngilizlerden yardım istemektedir. İşinin gizliliği ile bu bilginin işaret ettiği sevimsiz gerçek arasında vicdan muhasebesi yapan Katharine, Tony Blair hükümetinin, Amerikalıların arkasına takılıp yalanlarla desteklenen yasadışı bir savaşa girmesini belki de engelleyebileceği ümidiyle belgeyi gizlice kopyalayıp dolaylı yollardan The Observer gazetesine sızdırır. Gazeteci Martin Bright’ın (filmde Matt Smith) haberi, 2 Mart 2003 tarihli gazeteye manşet olur ama “film gibi” diyebileceğimiz bu gerçek olay hiç de film gibi bitmez. Bush ve Blair, Birleşmiş Milletler’den onay çıkmamasına ve Saddam Hüseyin’in “kimyasal silahlarının” bir türlü bulunamamasına rağmen Körfez Savaşı’nı başlatır. Katharine savaşı önleyemediği gibi işini kaybeder ve devlet sırlarının gizliliğini ihlalden hakkında soruşturma açılır, kocası sınır dışı edilmekle tehdit edilir. Hikâyenin sonunda serbest kalmasının tek nedeni kirli çamaşırlarının ortaya döküleceğinden korkan hükümetin dava açmaktan vazgeçmesi —ve tabii avukatı Ben Emmerson’un (filmde Ralph Fiennes) ustalığıdır. 2004 yılında dava düşer ama Katharine’in hayatı da bir daha eskisi gibi olmayacaktır.

Katharine Gün, 2004 yılında
hakkındaki dava düştükten sonra mahkeme önünde gazetecilerle,
fotoğraf: David Sillitoe/The Guardian, kaynak:
The Guardian
Official Secrets filminde Katharine Gün’u oynayan Keira Knightley,
kaynak:
The Guardian aracılığıyla Sundance Institute

Düdük çalma filmleri, siyasi gerilim [political thriller] kategorisinde artık çok aşina olduğumuz ve dünyanın gidişatına bakılırsa devamı da geleceğe benzeyen zengin bir janr olarak yerini almış görünüyor. Hatırlayanlar olacaktır, Official Secrets Irak savaşında İngilizlerin rolüne odaklanırken, aynı olayın ABD’deki perde arkası da, Amerikalı diplomat Joseph C. Wilson’un gerçek hikâyesine dayanan Fair Game filmiyle sinemaya aktarılmıştı (2010, yönetmen Doug Liman). Batı Afrika ülkesi Nijer’in Saddam Hüseyin’e uranyum sattığını teyit etmesi için CIA tarafından görevlendirilen Wilson (filmde Sean Penn), 6 Temmuz 2003 tarihli New York Times gazetesine bir makale yazarak, ABD hükümetinin, Irak’ın işgalini meşrulaştırmak için istihbaratı çarpıttığını, Afrika’da var olduğu iddia edilen delillerin aslında olmadığını kamuoyuna duyurur. Bush-Cheney hükümetinden bir yetkili de, bu haddini bilmez düdük çalıcıdan intikam almak üzere, Wilson’un CIA ajanı olan eşi Valerie Plame’in (filmde Naomi Watts) kimliğini ifşa edecek, vicdan ve sorumluluk duygusuyla hareket etmekten başka bir şey yapmadıklarını söyleyen çiftin diplomatik ve istihbarat kariyerleri böylece sekteye uğrayacaktır.2

Konunun dramatik ve sinematik potansiyelini en başarılı kullanan, artık klasik olmuş düdük çalma filmleri için Irak savaşından 30 yıl kadar geriye, Vietnam savasının kirli çamaşırlarını ortaya döken skandallara gitmek gerekiyor. ABD’nin Vietnam savaşındaki gerçek yüzünü gösteren ve Pentagon Dosyası diye bilinen top-secret dokümanları 1971 yılında basına sızdıran ekonomist, güvenlik uzmanı ve aktivist Daniel Ellsberg’in hikâyesi şüphesiz bu janr içinde çok özel bir yere sahip. Watergate skandalını ve Nixon’un azline giden süreçleri tetikleyen bu dokümanların hikâyesi önce Robert Redford ve Dustin Hoffman’ın oynadığı All the President’s Men filmi (1976, yönetmen Alan Pakula), 2003’te de Pentagon Papers adlı popüler bir televizyon dizisi ve daha yakınlarda da, söz konusu dokümanların Washington Post gazetesinde yayımlandığı o kritik günleri konu eden The Post filmi ile ekrana gelmişti (2017, yönetmen Steven Spielberg). Bugün de düdük çalmayı “Amerikan demokrasisinin sigortası” olarak tanımlayan Ellsberg (filmde Matthew Rhys) bir özgür basın savaşçısı olarak efsaneleşecek, 2012’de faaliyete başlayan Freedom of the Press Foundation’ın [Basın Özgürlüğü Vakfı] kurucu üyelerinden birisi olacaktır.3 Bugün bu vakfın başkanlığını 2013’ten beri Rusya’da sürgünde yaşayan Edward Snowden’ın yaptığını, onun hikâyesinin de Snowden filmiyle (2016, yönetmen Oliver Stone) sinemaya aktarıldığını ekleyelim.

1971 yılında Pentagon Dosyalarını
basına sızdıran Daniel Ellsberg,
fotoğraf: The Associated Press,
kaynak: MPRnews
The Post filminde Daniel Ellsberg’i
oynayan Matthew Rhys,
fotoğraf: 20th Century Fox/Niko Tavernise, kaynak:
Variety

Eylül ayından beri Amerikan politikasını, medyasını ve toplumunu bir deprem şiddetiyle sarsan en son düdük çalma olayı ise hiç şüphesiz yakın bir gelecekte başka kitapların, romanların ve filmlerin konusu olmaya aday. Kısaca özetlersek: Şu ana kadar kim olduğunu bilmediğimiz bir CIA ajanı, Amerikan Milli Güvenlik Teşkilatı müfettişine bir “düdük çalma mektubu” [whistle-blowers complaint] yazarak, Trump’ın, 25 Temmuz 2019 tarihinde Ukrayna başkanı Vladimir Zelensky ile yaptığı telefon konuşmasında suç işlediği ihbarında bulunur. Şöyle ki Trump, Zelensky’den, 2020 Amerikan seçimlerinde büyük ihtimalle rakibi olacak Joe Biden ve ailesi hakkında yolsuzluk soruşturması yapmasını —yani “yabancı bir devletin liderinden kendi siyasi rakibine ait kirli çamaşır bulmasını” istemiş, dahası Ukrayna’ya yapılması kararlaştırılmış olan Amerikan askeri yardımını, Zelensky böyle bir soruşturmayı başlatana kadar askıya almıştır. Demokrat Partili kongre üyelerinin, Trump’ın azledilmesi için soruşturma başlatmasına neden olan bu gelişmeler medyada izlenebileceği gibi halen her gün yeni detaylarla katmerlenerek devam etmekte; gün geçmiyor ki Trump’ın yeni bir anayasa ihlali ortaya çıkmasın.

Benim bu olaylara ve onlardan esinlenen roman ve filmlere duyduğum ilginin arkasında çok önemsediğim bazı derin sorular var: Devletlerin istihbarat teşkilatları içinde binlerce insan büyük ve kompleks bir makinenin anonim parçaları olarak sessizce çalışırken içlerinden bazıları ulaştıkları çok gizli ve kendilerince sakıncalı bilgileri, büyük kişisel bedeller ödeme pahasına kamuoyuna sızdıracak cesareti nereden bulur? Hizmet edilen devlete sadakat nerede biter, vicdanın sesi nerede başlar? Çok temel bir “doğru olanı yapma” güdüsü müdür bu? Yoksa para, şöhret, macera tutkusu gibi şeyler midir sıradan bir istihbarat çalışanını bir anda bir casusluk filmi karakteri hâline getirip spotların ışığı altına çeken? Kimilerinin kahraman olarak alkışladığı, kimilerinin ise vatan haini olarak gördüğü bu insanları dinleyen ve koruyan devletlerle, susturan ve cezalandıran devletler arasındaki çizgi bir anlamda demokratik devletin de tanımı değil midir? Yukarıda özetlediğim düdük çalma olaylarına bu soruların çerçevesinden bakarak devam edelim.

Düdük çalma konusunun merkezinde yer alan vicdan meselesi, Katharine Gün’ün hikâyesinde en öne çıkıyor. Girişte alıntıladığım söyleşiden öğrendiğimize göre, filmde Keira Knightley’in ağzından çıkan o can alıcı sözleri Katharine gerçekten söylemiş, tutuklandıktan sonra kendisini sorgulayan özel harekâtçıya “ben İngiliz hükümeti için değil, İngiliz halkı için çalışıyorum” demiştir. Ne var ki Katharine’in, nasıl bir insan olduğunu çok güzel özetleyen bu tek cümle dışında film malzemesi olacak türden kahramanlıkları yoktur. Official Secrets filminin yönetmeni Gavin Hood, üç yıllık araştırmanın sonucu olan film için uzun uzun sohbet ettiği bu genç kadını “mütevazı, utangaç, sessiz, gözlerden uzak olmayı tercih eden birisi” olarak tanımladıktan sonra bu hikâyenin bir Hollywood filminden farkını şöyle özetliyor: “Alışılagelmiş sinematik şemada, kahraman bütün güçlükleri yener, kötü adamları alt eder, sonunda kocaman laflar eden bir zafer nutku çeker ve dünyayı düzeltir. Bu film bunu yapamazdı ve yapmadı çünkü gerçek olaylara dayanıyordu.”4

Eleştirmenler, tam da Hood’un tahmin ettiği gibi “filmde pek bir şey olmadığını”, nefes kesici bir casusluk hikâyesi bekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacağını söylese de,5 ben olayı bu kadar etkileyici kılan şeyin tam da bu “sıradan birisinin sıradışı bir şey yapması” olduğunu düşünüyorum. Irak savaşından kaygı duymakla beraber politik ve militan bir kimlik taşımayan, savaş-karşıtı gruplara ve gösterilere katılmayan, pek etliye sütlüye karışmadan kendi hâlinde bir istihbarat tercümanı olarak yaşayıp giden bir genç kadının, günün birinde doğru bildiği şeyi tereddütsüz yapması nadir rastlanan cinsten bir saf vicdan örneği olsa gerek.

Davası düşünce de mütevazı kişiliğine uygun bir şekilde ortadan yok olacak, kocası ve küçük kızıyla Türkiye’de yaşamayı tercih edecektir. Sonunda, vicdan sahibi bir anti-kahraman olarak Katharine’in hikâyesi 2008 yılında kitap olur6 ama her zaman sansasyonel olayların peşindeki basın onu çabuk unutacaktır. Öyle ki Official Secrets filminin yapımcısı, film teklifini Gavin Hood’a götürdüğünde yönetmen Katharine’in kim olduğunu Google’da aramak zorunda kaldığını söyler.

Yeni otobiyografik kitabı Permanent Record (Metropolitan Books, 2019) ile şu günlerde tekrar gündeme gelen Edward Snowden da vicdan meselesine değinir.

30 yaşında alt kademede bir CIA görevlisi olarak NSA için çalışırken XKEYSCORE elektronik gözetleme programıyla ulaşabildiği bilgiler kendisini dehşete düşürmüştür. “Oturduğum yerden, dünya üzerinde herhangi bir bilgisayarı veya akıllı telefonu kullanmış herhangi birinin bütün iletişim bilgilerine sınırsız ulaşımım vardı. Bu insanların 320 milyonu, gündelik hayatlarını yaşayıp giderken, sadece Amerikan anayasasına değil, özgür toplumun bütün temel değerlerine aykırı olarak gözetlenen kendi vatandaşım Amerikalılardı.” diye yazar ve bunu “gerçeğin bilimkurgunun ötesine geçmesi” olarak tanımlar.7 NSA’da çalıştığı için utanç duymaktan, etrafındakilerin aldırmazlığı karşısında hayret, kendini yalnız hissetme ve bir şeyler yapacak olursa başına geleceklerden korkma gibi karmaşık duygular arasında gidip gelir. Sonunda bilindiği gibi binlerce en üst düzeyde gizli [classified] dokümanı kopyalayarak Hong Kong’da gazetecilere sızdıracak ve Rusya’ya sığınacaktır.

Bu noktada, son günlerde çok konuşulan hassas bir ayrımı hatırlamak yerinde olacak. “Düdük çalıcılar [whistle-blower] genel olarak yanlış olduğunu düşündükleri bir şeyi engellemek için hareket ederken, bilgi sızdırıcıların [leaker] motivasyonu ise daha çok kendilerini öne çıkarmaktır.”8 Snowden da kendisinin bilgi-sızdırıcı değil bir düdük çalıcı olduğunda ısrar eder, ama Katharine Gün örneğinden farklı olarak yaptığı işi sürekli bir misyona, adeta bir kariyere dönüştürdüğü, yakaladığı şöhreti kendisine sermaye yaptığı (Permanent Record çıktığı günden beri “çok satanlar” listelerinin başlarında yer alıyor), güncel ve sansasyonel kalmaya uğraşan bir profil çizdiği de yadsınamaz. Belki de bu nedenle, bu “kendini efsaneleştirmeye çalışan, bilgisayar oyunları tutkunu yaramaz çocuğun” kitabı, fena hâlde sevilmek isteyen birisinin kendi hikâyesini yeniden yazma çabası olarak da okunuyor ve kitaba yapılan kararsız yorumlar, Snowden’ın kendine atfettiği vatanseverliği takdir etmek ile patetik ve beyhude bulmak arasında gidip geliyor.9

Hangi nedenle olursa olsun, düdük çalma cesaretini gösterenlerin soruşturulma, itibarsızlaştırılma ve işten atılmadan, tehdit, taciz, hatta öldürülmeye kadar gidebilen bir skalada büyük bedeller ödediklerini biliyoruz. Edward Snowden’ın Rusya’da sürgünde, Wikileaks’e bilgi sızdıran Chelsia Manning’in hapiste olması hemen akla gelebilir, keza Türkiye’de de Can Dündar ya da Bülent Şık bilgi açıklama karşılığında devletin gazabına hedef olmuş isimler. Bunların yanında Katharine Gün’ün şanslı olduğu bile düşünülebilir, ama son kertede bütün bu insanların, düdük çalmadan önceki huzurlarını, anonim sayılabilecek hayatlarını, güvendikleri işlerini, hatta dostlarının bir kısmını geri dönülmez biçimde yitirdiklerini de unutmayalım. Bir araştırmacı, Amerikalıların teoride düdük çalıcıları desteklemelerine rağmen pratikte onlara pek iyi davranmadığını, onları “işleri karıştıran, yaramazlık yapan, pek güvenilmez” kişiler olarak gördüğünü yazıyor.10 Gerçekten de düdük çalmak sadece tehlikeli değil özünde kadir bilmez bir iş aslında. Toplumun bir kesiminin kahramanlık olarak alkışladığı şey, diğerleri için ihanet olarak görülebiliyor, çünkü çoğu insan defansif olarak devletlerinin kendilerine yalan söylediğini kabul etmek istemiyor. İçinde yaşadıkları düzenin bozulduğu, kanunsuzluğun en üst kademelerde kabul bulduğu, devletin mafyalaştığı gibi gerçekler son derece rahatsız edici olabiliyor. Bilinmesi gereken ama bilinmek istemeyen gerçekler de diyebiliriz, çünkü bir kere bilindiğinde her şey normalmiş gibi devam etmenin mümkün olamayacağı türden bilgiler bunlar.

Düdük çalmanın mümkün olabilmesi için her şeyden önce basının bağımsızlığına güven gerekiyor. Zaten düdük çalma filmlerinde genellikle bilgiyi haber yapan gazete ve gazetecileri esas kahraman olarak başrolde görüyoruz. Sızdırılan haberin hazırlanması ve yayına girmesi sırasında gazete ofislerindeki hummalı faaliyet, bilgisayar ekranlarına bakan endişeli yüzler, sürekli çalan telefonlar vb. bu filmlerin en unutulmaz sahneleri olarak sinema tarihine geçmiş hâlde.

The Post filminde Washington Post
gazete ofisindeki sahne
(2017, yönetmen Steven Spielberg),
kaynak: East of 82nd
Official Secrets filminde
The Observer gazete ofisindeki sahne
(2019, yönetmen Gavin Hood],
fotoğraf: IFC Films/Allstar,
kaynak:
The Guardian

Trump’ın sonunu getirebilecek olan en son düdük çalma olayı ise bu aşina imgeden çok farklı bir şekilde seyrediyor. Kimliği henüz gizli olan bu isimsiz CIA ajanı, basına ya da medyaya gitmemiş, gazetecilere boşboğazlık yapmak ve haber sızdırmak yerine, çalıştığı istihbarat teşkilatının içindeki prosedürleri adım adım takip ederek konuyu ilgili mercilere taşımıştır. Sistematik olarak ve büyük bir titizlikle delil toplayıp suçlamasını çok sağlam bilgilere dayamış, ihbar mektubunu (bir Harvard profesörü tarafından “güzel yazı yazma örneği” olarak incelenecek kadar) mükemmel bir dille, kısa ve öz olarak kaleme almış, insanları yüzlerce sayfalık bir rapor içinde boğmak yerine, konunun ciddiyetini daha ilk paragrafta ikna edici bicimde özetlemiştir.11

Bir tarihçi, bu kişinin ismi ortaya çıktığında “Pentagon dosyalarını açıklayan Daniel Ellsberg gibi tarih kitaplarına geçeceğini, gerçeği arayan bir kahraman olarak hep hatırlanacağını” yazıyor.12 Tabii Trump şimdiden bu kişiyi yargılanması ve en ağır şekilde mahkûm edilmesi gereken bir casus ve vatan haini ilan etmiş durumda. Bu olayda bana çok ilginç gelen bir başka şey de Amerika’da bir “Düdük Çalıcıları Koruma Kanunu”nun mevcudiyeti [Whistle-blower Protection Act, 1989]. Sağlam gerekçelerle düdük çalmak “Amerikan demokrasisinin sağlığı için gerekli, hatta cesaretlendirilen ve kanunlarla korunan” bir eylem olarak tanımlanıyor; “kuvvetler ayrılığı ilkesi” ve “denetleme ve denge mekanizmaları” [checks and balances] içinde nasıl düdük çalınacağı detaylı şekilde anlatılıyor.13 Şöyle ki, düdük çalan kişinin, tespit ettiği usulsüzlüğü ve yolsuzluğu yazılı olarak istihbarat örgütünün başmüfettişine iletmesi, müfettişin bu ihbarı “inandırıcı” [credible] bulması hâlinde Milli Güvenlik Başkanı’na aktarması, başkanın da en geç bir hafta içinde konuyu Temsilciler Meclisi ve Senato ile paylaşması gerekiyor.

Bizimki gibi ülkelerde yaşayanların ancak imrenerek bakabilecekleri bu kanun aslında devletin kendini koruması açısından dahiyane bir manevra olarak da görülebilir. Şöyle ki, sadece yukarıdaki prosedürleri harfine kadar takip eden düdük çalıcıları koruyan, gazetecilerle konuşanları ise kapsamı dışında bırakan bu kanun özünde, tespit edilen yolsuzluk ya da potansiyel suçun basına sızmasına engel olmaya, meseleyi sistemin kendi içinde çözmeye yönelik bir tedbir aslında. Nitekim konuyla ilgili fikri sorulan Daniel Ellsberg, böyle sistemin içinden yapılan şikâyetleri yetersiz bir “düdük çalma teşebbüsü” olarak görür çünkü, “düdük çalma tanımı icabı, sistemin (devletin de diyebiliriz) içindeki bir usulsüzlüğü deşifre etmeye yönelik olduğu içindir ki sistem de bunu önlemek için her şeyi yapacak, kanundışı önlemler de dahil olmak üzere her tedbiri mubah görecektir.”14 Şu sıralarda Trump yönetimi de Ellsberg’i haklı çıkarır biçimde isimsiz düdük çalıcıyı tehdit etmeye, kritik dokümanları Temsilciler Meclisi’ne vermeyip gizlemeye devam ediyor. Her şeyi usulüne göre yapan, kendisini itibarsızlaştıracak hiçbir hata yapmayan ve hiçbir açık vermemeyi başaran bu CIA ajanının akıbetini ise yakında hep birlikte göreceğiz.

2 Mart 2003 tarihli The Observer gazetesinin baş sayfası, kaynak: The Guardian ve
Beyaz Saray’ın Kongre’ye ve kamuya açıklamak zorunda kaldıkları, Trump ile Ukrayna Başkanı Zelensky arasındaki
25 Temmuz 2019 tarihli telefon konuşmasının transkripsiyonu
(AP’den Wayne Partlow’un fotoğrafından ayrıntı, kaynak:
The New Yorker)

Tom Mueller, Vicdan Krizi başlıklı yeni kitabında, sadece devletin istihbarat organizasyonları içinde değil, büyük finans ve sigorta şirketlerindeki olaylarla da örnekleyerek içinde yaşadığımız zamanları “düdük çalma çağı” olarak tanımlıyor.15 Ne var ki, düdük çalmanın artık nitelik değiştirdiği de muhakkak. Her şeyden önce bilgiye ulaşma ve sızdırma biçimi artık farklı. Katharine Gün, belki de düdük çalmanın romantik dönemine son örnek olarak, tek sayfalık bir belgeyi Xerox makinesinde kopyalayıp, bir zarfa koyup güvendiği birisine elden vermişti. Bugün ise binlerce sayfalık dijital kopyalardan ve siber dünyada gerçekleşen düdük çalmalardan bahsediyoruz. Öyle ki, Snowden’ın başkanlık ettiği Basın Özgürlüğü Vakfı’nın hedefleri arasında potansiyel düdük çalıcıların deşifre olmadan basına ulaşabilmesi için onlara güvenli dijital kanallar, kodlama sistemleri ve encryption araçları sunmak da var. Ama belki de sorun tam burada: Bilginin hacmi arttıkça etkisi de azalıyor; gerçekler sanki sınırsız, muğlak ve sisli bir atmosferde kayboluyor.

Düdük çalmanın arkasındaki temel varsayım —yani gerçek bilinirse bir şeylerin düzeleceği, insanların doğru olanı yapacağı varsayımı— belki yakın zamana kadar geçerliydi. Örneğin, Daniel Ellsberg, Pentagon dosyasıyla Vietnam savaşına karşı çıkan harekete güç vermiş, gizlenen bilgiler açığa çıktığında Amerikalıların gerçeği göreceği ve bir şeylerin değişebileceği inancını pekiştirmişti. Sonunda haksız da çıkmadı. Katharine Gün ise, savaşa engel olamamış olsa da, doğru bir şey yaptığından hiç şüphe etmemiş, “gerçek önemlidir” [truth matters] demekten bugün bile vaz geçmemiştir. Oysa bir de Snowden’ın hissettiği şüphe ve ümitsizliğe bakalım. Yazdıklarından öğrendiğimize göre Snowden gözetleme teknolojilerin mahremiyeti tamamen yok ettiğini, devletin ve büyük şirketlerin herkesi izlediğini açığa çıkarmış olduğu için artık sevinemiyor ve adeta kendisiyle hesaplaşıyor. Evlerindeki akıllı buzdolapları, Alexa’lar, Siri’ler ile gayet mesut yasayan insanlara bakıp büyük bir yenilmişlik ve beyhudelik duygusuna kapıldığını yazdıktan sonra ekliyor: “Arkadaşlarım, komşularım ve diğer vatandaşlarımın, büyük şirketlerin kendilerini gözlemesinde en ufak bir beis görmediklerine bakınca ben neden devletin bizleri gözlemesi konusuna bu kadar öfkeye kapıldım diye düşünmeden edemiyorum.”16

Gerçek, gerçekten de önemli mi? Ne yazık ki günümüzde pek de öyle görünmüyor. Düdük çalanlar gerçekleri göstermeyi amaçlarken, tam tersine, gerçeklerin bilgi bolluğu ve kirliliği içinde kolayca boğulduğu bir post-truth çağında yaşıyoruz. Açığa çıkarılan gizli bilgiler umulduğu gibi infial yaratmıyor, yer yerinden oynamıyor; ifşa edilen gerçekler, karşı iddialarla manipüle edilip itibarsızlaştırılıyor, troller ve yalan haberler devreye giriyor, komplo teorileri üretiliyor. Bu karmaşa ve keşmekeş içinde kaybolan sıradan vatandaşlar ise, asla anlayamayacakları gizli dümenlerin döndüğüne, kendilerini çok aşan bu dünyayı değiştirecek güçlerinin olmadığına inandırılıp, çaresizliğe ya da aldırmazlığa itiliyor. Büyük düşünür Leonard Cohen’in dediği gibi, “zarların hileli olduğunu herkes biliyor, oyunda şike yapıldığından herkesin haberi var” ama elden bir şey gelmiyor. Her şey gözümüzün önünde cereyan ediyorsa düdük çalmanın da anlamı kalmamış oluyor.

Official Secrets, 2019, yön. Gavin Hood, tanıtım filmi

1. Tim Adams, “Interview: Iraq War whistleblower Katharine Gun: ‘Truth always matters!’” The Guardian, 22 Eylül 2019.

2. Çiftin, iki çocuğuyla gözlerden uzak geçirdiği yıllardan sonra Valerie Plame’in New Mexico milletvekili adayı olarak şu sıralarda seçime hazırlandığını, Joseph C. Wilson’un ise geçtiğimiz hafta 69 yaşında öldüğünü de ekleyelim (The New York Times, Obituaries, 28 Eylül 2019).

3. Ellsberg ile çok yeni bir söyleşi için “Daniel Ellsberg: Whistleblowers Preserve American Democracy”, Truthdig Newsletter, 25 Eylül 2019.

4. Robert Sheer’in yönetmen Gavin Hood ile söyleşisi, “The Most Consequential Whistleblower Who Wasn’t”, Truthdig Newsletter, 6 Eylül 2019.

5. Mesela Manohla Dargis, filmin gerilim yaratamadığını, karakterlerin doyurmadığını yazar. “Official Secrets Review: Betraying Her Government for Her Country”, The New York Times, 28 Ağustos 2019.

6. Marcia Mitchell, The Spy Who Tried to Stop a War: Katharine Gun and the Secret Plot to Sanction the Iraq Invasion, Polipoint Press, 2008.

7. Zikreden Jonathan Lethem, “Snowden in the Labyrinth”, The New York Review of Books, 24 October 2019, s. 27-33.

8. Masha Gessen, “The Difference between Leaking and Whistleblowing in the Trump White House”, The New Yorker, October 4, 2019.

9. Özellikle Jill Lepore, “Know It All: Edward Snowden and the Culture of Whistle-blowing”, The New Yorker, 23 September, 2019, s. 60-65.

10. Allison Stanger, Whistleblowers: Honesty in America from Washington to Trump, Yale University Press, 2019.

11. Mektubun tam metni şurada okunabilir: “Document: Read the Whistle-Blower Complaint.”

12. Tarihçi Douglas Brinkley’in sözleri, The Washington Post, 27 Eylül 2019.

13. Charlie Savage, “The Hurdles of Whistle-blowing Within the Intelligence Community”, The New York Times, 21 Eylül 2019.

14. Daniel Ellsberg ile söyleşi, 25 Eylül 2019.

15. Tom Mueller, Crisis of Conscience: Whistleblowing in an Age of Fraud, Riverhead Books, Ekim 2019.

16. Jill Lepore, 2019, s. 33.

casusluk, devlet, film, Official Secrets, post-truth, Sibel Bozdoğan, sinema, whistle-blowing (düdük çalma)