Deli mi, Dahi mi?
Guillermo Del Toro’nun
Fantastik Dünyası

Sihiri görebilmek için, önce ona inanmanız lazımdır.1
—Guillermo Del Toro

Şu günlerde Amerika’da gösterime giren, The Shape of Water [Suyun Şekli] filmini, İstanbul Filmekimi’nde (“Aşkın Gücü” olarak çevrilmiş başlığıyla) gördüğümde adeta büyülenmiştim: Bir film nasıl hem vahşet içerip hem de bu kadar insanın içini ısıtabilir? Fantastik bir hikâye sinema diliyle nasıl bu kadar güzel anlatılır? Her ne kadar yönetmen Guillermo del Toro’nun tuhaf, büyülü, rüya gibi filmler yapmaktaki ustalığını on bir sene önce Pan’s Labyrinth’de (2006) görmüş olsak da bu film farklı biçimde şaşırtıyor. Bir eleştirmene göre: “Del Toro’nun estetik duyarlılıkları ile masal anlatma becerisi ilk defa böylesine güzel kaynaşmış ve [aktörlerin başarılı oyunculuğu da eklenince] ortaya kariyerinin en iyi filmi çıkmış.”2 Ben de, henüz güncelliğini korurken, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kaptıktan sonra şimdilerde Golden Globe ve Oscarları gözüne kestirmiş görünen bu filmden söz etmek; biraz da, yaratıcılığı, tuhaflıkları ve olağanüstü hayal gücü ile epeydir ilgimi çeken, dostları Alfonso Cuarón ve Alejandro González Iñárritu ile birlikte Meksika sinemasının üç süper yıldızından birisi olarak anılan del Toro’yu anlatmak istedim.

The Shape of Water, afiş,
kaynak: @shapeofwater
Guillermo del Toro (ortada gözlüklü)
filmin oyuncularıyla birlikte,
kaynak: latimes.com

1960’ların Soğuk Savaş Amerika’sında, Baltimore’da geçen The Shape of Water’ın merkezinde fantastik ve alegorik bir aşk hikâyesi var. Ancak işaretlerle konuşabilen “dilsiz” (!) genç bir kadınla (Eliza rolünde Sally Hawkins’in performansı mükemmel gerçekten), Güney Amerika’da, Amazon ormanlarında bir nehirde ele geçirildiğini öğrendiğimiz, yarı balık yarı insan tuhaf bir amfibik yaratık arasındaki karşılıklı çekim söz konusu. Asla kategorize edilemeyen, sinemanın en bilinen janrlarının hepsinden bir şeyler taşıyan ama hiçbirine indirgenemeyen bu melez filmin içinde “...korku filmi-canavar filmi-müzikal-hapisten kaçış filmi-periyod filmi-casus filmi-romantik film” hepsi var.3 Hikâyeyi merak edenlerin filmi görmesi gerekiyor (spoiler yok) ama bu yer yer şiddet dolu, ağırlıklı olarak büyülü ve romantik, nihayetinde hüzünlü hikâyenin sonunu en güzel özetleyen kısacık cümle yine filmin bir sahnesinde, bizim eski Saatli Maarif Takvimleri gibi her gün bir sayfası koparılan takvim yapraklarından birisinin arkasında yazıyor: “Hayat, planlarımızın karaya vurmasıdır” [Life is the shipwreck of our dreams].

Filimdeki en unutulmaz karakter hiç şüphesiz başroldeki yarı balık yarı insan “yaratık.” Mavi rengi, pullu derisi, solungaç ve yüzgeçleri ile ‘akvatik’ bir şey olduğu anlaşılan (“akvaryum” sözcüğünü kullandığımıza göre “akvatik” diye bir sözcük uydurmakta sakınca görmedim), ama ayakta durabilen, iletişim kurabilen, çarpan bir kalbi (ve Eliza’nın mahcup bir şekilde ima ettiğine bakılırsa) bir çeşit penisi olan bu amfibik yaratık ilhamını eski bir filmden —King Kong’dan (1933) sonra en popüler Amerikan “canavar filmi” olarak tarihe geçen— Creature from the Black Lagoon (1954) dan almış. Zaten del Toro da çocukken seyredip hiç unutamadığı bu eski filmdeki “solungaçlı adamın” (Gill-Man), daha sekiz-dokuz yaşlarındayken, boya kalemleriyle resimlerini yaptığı en favori üç canavarı arasında olduğunu söylüyor (diğer ikisi Frankenstein ve Operadaki Hayalet).4 Kırk küsur yıl sonra çok benzer bir yaratığın bu filmde karşımıza çıkması, del Toro’nun, kafasındaki fikirleri ve hayalleri nasıl yıllar boyunca geliştirip, sürekli elden geçirip, bir zanaatkâr titizliğiyle projeden projeye taşıdığına güzel bir örnek.

Baş roldeki amfibik yaratık,
balık-adam,
kaynak:
Gizmodo
Creature from the Black Lagoon (1954) filmindeki yaratık Gill-Man,
kaynak: UPHE

Öte yandan, The Shape of Water’daki balık-adamın, King Kong ve Gill-Man’den en önemli farkı, kızı kaçıran kötü canavar klişesinin tam tersine, kızın âşık olduğu “esas oğlan” olması ve insanla insan olmayan arasındaki sınırı ustaca bulanıklaştırması. Filmin, James Jean tarafından tasarlanan, Eliza ile balık-adamın suyun içindeki sarılma sahnesini gösteren harikulade eskizi filmin, bu imkânsız ve alegorik ‘türler-arası’ aşkla anlatmak istediği her şeyi çok estetik bir dille özetliyor. Gustav Klimt’in ünlü “The Kiss” tablosundan da ilham aldığını öğrendiğimiz bu eskiz,5 gerçek dünyadaki şiddete ve acımasızlığa inat, birisi dilsizliği, diğeri de ürkütücü dış görünüşü ile ‘ötekileştirilmiş’ iki canlının ancak birbirlerinde buldukları tenselliği, duygusallığı ve yumuşaklığı yakalıyor. Sevişme sahnelerinde balık-adamın mavi vücudunda beliren küçük ışık pırıltıları bu doğa ötesi aşkın içinde yeşerdiği (mavileştiği mi demeliyiz?) rüya âlemini daha da sihirli hâle getiriyor sanki. Bu sahne ile, filmin kötü karakteri asker-ajan-güvenlik görevlisi Strickland’in (Michael Shannon) karısıyla ilişkisindeki cinsel şiddet arasındaki çarpıcı tezat, “insan eşittir insanlık / canavar eşittir canavarlık” şeklindeki çok aşikârmış gibi görünen kabulü [tautology] tam tersine çeviriyor. Del Toro’nun sık tekrarladığı “en kötü canavarlar insanlardır” sözü Strickland karakteri ile ete kemiğe bürünüyor adeta.

Film afişi için eskiz; tasarımcı James Jean, kaynak: Ain’t It Cool News
Balık-adam (Doug Jones)
ve Eliza (Sally Hawkins),
kaynak: foxsearchlight.com

Filmde balık-adamı büyük başarıyla oynayan aktör Doug Jones, del Toro filmlerinin demirbaşı sayılabilir. Kariyerine pantomimle başlayan bu dal gibi ince uzun adamın daracık lastik kostümler içinde zarafetle hareket edebilme yeteneği onu del Toro için vazgeçilmez kılmış.6 Pan’s Labyrinth’de, bir başka unutulmaz del Toro karakteri olan Faun (“yarı keçi, yarı insan orman tanrısı” diye tanımlıyor lügatler) rolünde gördüğümüz aktör, yine aynı filmde yer altındaki mağarada, ağzından ve burun yerine iki delikten başka suratı olmayan, önündeki tabakta duran gözlerini avcunun içine yerleştirip kahramanımız küçük kızı kovalayan korkunç Pale Man’i de oynamış. Del Toro’nun, Marvel Comics serisinden sinemaya aktardığı Hellboy (2004) filminde de yine Doug Jones’in canlandırdığı fantastik çizgi roman kahramanı Abraham Sapien var ki biraz The Shape of Water’daki balık-adamı hatırlatıyor (mavi rengi ve dalgıç gözlüklü balık gözleri bu benzerliği güçlendiriyor olabilir). Diğer del Toro filmlerinde de mutasyona uğramış insan boyunda bir böcek (Mimic, 1997), yılan dilli bir vampir (The Strain televizyon dizisi 2014–2016) ve iskelet suratlı, altı çift gözünü kanatlarında taşıyan ölüm meleği (Hellboy II, 2008) gibi rolleri oynayan Doug Jones, güzellik ve yakışıklılık saplantılı sinema endüstrisinin, bu çirkin ya da korkunç rollerdeki isimsiz aktörlerini yabana atmamamız gerektiğinin kanıtı.

Pan’s Labyrinth (2006) filminde,
yarı keçi-yarı insan Faun (Doug Jones), kaynak:
TechnoBuffalo 
Hellboy (2004) filminde
Abraham Sapiens (Doug Jones),
kaynak:
Collider

Doug Jones’un oynadığı bu rollerden de anlaşılabileceği gibi, 53 yaşındaki del Toro’nun, hayatına ve sinemadaki kariyerine damga vuran en temel saplantısı her türlü “acaibü’l-mahlukat.” Tahayyül gücü çok yüksek kafasını ve her biri birer sanat eseri kıymetindeki not ve eskiz defterlerini dolduran türlü türlü canavarlar, iblisler, cinler, periler, gulyabaniler, zombiler, vampirler, mutant’lar, şekil değiştirenler, deforme yaratıklar ve benzerlerinden oluşan fantastik bir dünya. Meksika’nın Guadalajara şehrinde doğup büyüyen del Toro, çocukluğundan beri doğaötesi yaratıkları büyük bir merakla ve tutkuyla sevmiş. En sevdiği oyuncağı, içi doldurulmuş kumaştan bir kurt adam olan, ailesinden Noel hediyesi olarak, kara büyü yapmakta kullanacağı “adamotu kökü” [mandrake root] isteyen bir çocuktan bahsediyoruz. (Nitekim seyredenler hatırlayacaktır, adamotu kökü Pan’s Labyrinth filminde önemli bir rol oynar: Başroldeki küçük kız Ofelia, annesini iyileştirmek için, ormandaki sihirli yaratık Faun’un kendisine verdiği adamotu köklerini sütle dolu bir leğen içinde yatağının altına koyup, üzerine kan damlatarak besler). Korku edebiyatı ve çizgi romanlarla büyüyen bu tuhaf çocuğun hayal dünyası, Hollywood’a transfer olunca satın aldığı ve bugün ofis olarak kullandığı malikânesinde cisimleşecektir.

Del Toro’nun “Bleak House” adını verdiği bu malikâne, garip, korkunç ve fantastik yaratıklara ait kitaplar, çizimler, tablolar, oyuncak figürler, mankenler, maskeler, filmlerde kullanılmış büyük boy maketler, insan ölçeğinde mumyalar, heykeller, iskeletler, içi doldurulmuş ölü hayvanlar —kısacası uzun yıllar boyu biriktirilmiş akla gelmeyecek türde garip parafernelya ile tıka basa dolu bir ev. Belki ancak “perili köşk”, “lanetli şato”, “mumyalar müzesi”, “nadireler kabinesi” gibi sözcüklerin çağrışımlarıyla anlatılabilecek, pek benzeri olmayan bir çalışma ve yaşama mekânı. Ben sadece, Del Toro’nun hayatını, işlerini, not ve eskiz defterleri tanıtan 2013 basımı kitaptaki resimlerini gördüm bu evin.7 2016’da, Los Angeles County Museum of Art’da açılan, Canavarlarla Yaşamak diye çevirebileceğimiz sergide [At Home with Monsters], bu evden ve içindeki objelerden hareketle del Toro’nun yaratıcılık süreci sinemaseverlere ve korku edebiyatı meraklılarına tanıtılmış.8

Bir söyleşide “…kafamdaki bu canavarları yaratmaya bayılıyorum: Onları heykeltıraş gibi şekillendirmeyi, renk katmayı seviyorum… sevincimin yarısı bu imalat safhası” diye anlatıyor del Toro (öteki yarısı da bitmiş film tabii).9 1983’de Guadalajara’daki film okulundan mezun olduktan sonra kurduğu Necropia şirketinde ucuz Meksika korku filmlerinin makyaj ve special effect’lerini yapan del Toro, bugün Glendale’daki Spectral Motion stüdyolarında, yüzlerce sanatçı, tasarımcı, dijital medya uzmanı ile birlikte tasarladığı canavarlarını animatronics vb. teknolojiler ile ‘canlandırıp’ sinemaya aktarıyor. Aynı zamanda emek-yoğun yöntemlerden ve fiziksel modellerle çalışmaktan da hiç vazgeçmeyen titiz bir zanaatkâr. Bu modellerin çoğu, filmlerde kullanıldıktan sonra “Bleak House”un bir köşesinde yerlerini alıyor —giriş holünün ortasında, tepedeki Frankenstein maskesinin tam altında duran, Hellboy filmine ait ve del Toro’nun, verdiği emekle doğru orantılı olarak bebeği kadar sevdiği ejderha ve iblis karışımı yaratık Sammael’in insan boyundaki maketi gibi.

Guillermo del Toro’nun ofis/malikanesi “Bleak House”in giriş holü
(ortada, Frankenstein kafasının hemen altında iblis Sammael’in maketi duruyor), kaynak:
Jack Kitty
Guillermo del Toro,
Hellboy (2004) filminden
iblis Sammael’in maketi ile,
kaynak: sgvtribune.com

Korku filmi ve edebiyatını hiç sevmeyen birisi olarak bu zebanilerin bana hitap ettiğini pek söyleyemem doğrusu. Del Toro külliyatında, Marvel Comics çizgi romanlarından sinemaya aktardığı Hellboy serisi (2004, 2008), Blade II (2002) gibi filmler de hiç bana göre değil. Oğluma aldığım ve (ortak okuduğumuz epeyce fantastik edebiyat kitabı olmasına karşın) katiyen sevip okuyamadığım, del Toro’nun Chuck Hogan ile birlikte yazdığı vampir trilojisi de keza.10 Fakat bunların tasarlanması ve ortaya çıkması için harcanan büyük emek ve mesaiyi takdir etmemek, del Toro’nun hayal gücüne, özellikle de not ve eskiz defterlerine hayran olmamak elde değil. Sahafta bulunmuşa benzeyen deri ciltli bu defterlerde Leonardo Da Vinci Codex’ini hatırlatan bir şeyler var. Sepya renkli sayfalar, dolmakalem ile tuttuğu notlarla ve flomaster ile çizip renklendirdiği eskizlerle doldurulmuş; kırmızı mürekkepten “kan damlaları” da eklenince, bu eski görünüşlü, özgün ve tuhaf sayfalar, içerikleri kadar, kâğıdın dokusu ile de Da Vinci’nin el yazmalarını hatırlatıyor. Del Toro’nun, “fikir küvezleri” [idea incubators] dediği bu defterler, doğaötesi fantastik dünyaların da aslında son derece rasyonel, sistematik ve bilimsel araştırmalarla, sayısız deneme yanılmayla ve emek-yoğun yöntemlerle kurgulandığını gösteriyor bize. Dâhiler öyle kolayca dâhi olmuyorlar.

Guillermo del Toro’nun Hellboy (2004) filmi için iblis Sammael eskizleri
[Defter 3, s. 38A ve 19A],
kaynak: Guillermo del Toro,
Cabinet of Curiosities:
My Notebooks, Collections
and other Obsessions,
New York: Harper Design, 2013, ss. 142 ve 144
Guillermo del Toro’nun Pan’s Labyrinth (2006) filmi için ormanda Faun eskizi [Defter 4, s. 12B],
kaynak: Guillermo del Toro,
Cabinet of Curiosities:
My Notebooks, Collections
and other Obsessions,
New York: Harper Design, 2013, s. 9 
Guillermo del Toro’nun
Pan’s Labyrinth (2006) filmi için
“adamotu kökü” bitkisi eskizi
[Defter 4, s. 17B],
kaynak: Guillermo del Toro,
Cabinet of Curiosities:
My Notebooks, Collections
and other Obsessions,
New York: Harper Design, 2013, s. 190
Guillermo del Toro’nun, Hellboy II (2008) filmi ve başka bazı projeler için eskizleri [Defter 4, ss. 37A ve 37B],
kaynak: Guillermo del Toro,
Cabinet of Curiosities:
My Notebooks, Collections
and other Obsessions,
New York: Harper Design, 2013, ss. 70 ve 71

The Shape of Water’a dönersek, filmin en ilginç yanlarından birisi içindeki alıntılar ve referanslar zenginliği. Sinema eleştirmeni Anthony Lane’in de işaret ettiği gibi kimisi daha bariz, kimisi detaylar arasına gizlenmiş pek çok gönderme var filmde: Eliza’nın süpürge ile yaptığı dans Fred Astaire’i hatırlatıyor (Royal Wedding, 1951), Eliza’nın ismi bile, kendisi gibi parasız ve önemsiz bir genç kızken hayatı değişen ama bunu, dilsiz Eliza’nın tam tersine, konuşma yeteneği edinerek başaran Eliza Doolitle’ı çağrıştırıyor (My Fair Lady, 1968).11 İsimlerin del Toro için çok önemli olduğu şüphesiz. Örneğin, Pan’s Labyrinth’de de başroldeki küçük kızın ismi Ofelia’nın, Hamlet göndermelerinden, del Toro’nun idollerinden yazar Roald Dahl’ın kızının ismi olmasına kadar uzanan bir anlamlar zenginliği var.12 Aynı Ofelia’nın sihirli ormana giderken giydiği kabarık etekli, karpuz kollu, önlüklü elbise, Harikalar Diyarında’ki Alis’in giydiği elbiseye çok benziyor, çünkü del Toro öyle hayal etmiş, notlarında ve eskizlerinde öyle anlatmış. Aynı şekilde, erken dönem filmlerinde görünen böcek imajlarının Kafka’nın Dönüşüm’ünden ilham aldığını söylemek de çok yanlış olmaz herhalde: İğnesini batırdığı insanı vampir yapan (ve Gregor Samsa’ya hayli benzeyen!) metal kabuklu obje (Cronos, 1993) ya da New York’u istila eden mutasyona uğramış hamamböcekleri (Mimic, 1997) gibi. Kısacası, del Toro’nun filmleri ve bu filmlere kaynak olan defterler, meraklısına metinlerarası (intertextual) ilginç bağlantılarla dolu uçsuz bucaksız hazineler sunuyor.

Guillermo del Toro’nun
Pan’s Labyrinth (2006) filmi için eskizleri
[Defter 4, s. 16A ve 16B],
kaynak: Guillermo del Toro,
Cabinet of Curiosities:
My Notebooks, Collections
and other Obsessions,
New York: Harper Design, 2013,
ss.186 ve 189

Öncelikle popüler kültürden, çizgi romanlardan [comics] ve ucuz edebiyattan [pulp] beslendiği iyi bilinse de, del Toro aslında klasiklere, edebiyata, mitolojiye ve sinema tarihine de çok hakim. Kütüphanesindeki raflar, “korku yazarları”, “vampir edebiyatı”, “anatomi kitapları”, “çocuk kitapları”, “peri masalları” gibi kategorilere ayrılmış; epeyce de nadir eser var (benim favorim, 1759 Paris basımı Meleklerin, İblislerin ve Hayaletlerin Suretleri ve Macaristan, Bohemya, Moravya ve Silezya’nın Vampirleri Hakkında Tezler gibi).13 İslam kaynaklarından haberi var mıdır bilmiyorum ama 13. yüzyılda yaşamış İranlı Zekeriya el-Kazvini’nin Acaibü’l-Mahlukat ve Garaibü’l-Mevcudat’ı ya da 15. yüzyılda yaşamış nakkaş Mehmed Siyahkalem’in zebanileri de tam ona göre olsa gerek. Kendisi de, çalışmalarına en fazla ilham veren kaynaklar arasında sürrealizmi ve korku edebiyatı klasiklerini (Mary Shelley, Edgar Alan Poe ve H.P. Lovecraft), özellikle de 19. yüzyıl sembolist sanatını (Félicien Rops, Arnold Böcklin, Odilon Redon ve Carlos Schwabe) sayıyor. Bir örnek vermek gerekirse, sembolist edebiyatta önemli bir yer tutan göz imgesi, del Toro’nun da çok kullandığı bir sembol. Pan’s Labyrinth’deki Pale Man gibi gözsüz yaratıklar, ya da The Shape of Water’da Rus bilim adamı Dimitri’nin kırılmış gözlükleri gibi imgeler, kör olma korkusu, dünyayı görememe ve nihayetinde ölüm alegorisi olarak filmlerinde yer almış. “Belki kendim de gözlüklü olduğum için, kırılmış gözlükleri tam bir düşüş/kaybediş simgesi olarak görüyor ve tekrar tekrar kullanıyorum” diyor del Toro.14 Paganizm, mistisizm, romantisizm ve dekadanlık da içeren sembolistlere olan merakını şöyle özetliyor: “Kanımca, iyi ya da kötü bütün insani dürtülerimizi, mistik, mitolojik ve doğaötesi kökenleriyle ve onların sanattaki temsilleriyle (örneğin satirler, iskeletler, iblisler, insan başlı atlar) ilişkilendiren sembolistler, bu anlamda gerçekten ‘modern’ ve ‘zaman ötesidirler’”.15

Modernite ile korku edebiyatı arasındaki ilişki çok geniş bir konu. Yakınlarda izlediğim bir Edgar Alan Poe belgeselinde, erken 19. yüzyılda endüstri devriminin yarattığı hastalık ve kötü koşulların sebep olduğu çocuk ve genç yaştaki ölümlerin, ölüm düşüncesini kolektif bir saplantı hâline getirdiği ve gotik korku hikâyelerine ilgiyi artırdığı anlatılıyordu.16 Del Toro’nun, modern korku kavramını biraz daha eskiye, Aydınlanma’ya bağlayan bir saptaması, bana özellikle ilginç geldi: “Ancak ‘akıl’ [reason] fikri var olduğunda ‘canavarlar’ [monsters] da vardır. Akıl Çağı’ndan önce canavarlar doğaötesi bir güç değildi, çünkü o zaman zaten haritalarda ejderhalar vardı ve güneşin doğuşu kadar gerçektiler” diyor.17 Yani canavarların ve doğaötesi yaratıkların, gerçekliğin ve aklın ‘ötekileri’ olarak ortaya çıkması modern zamanların bir ürünü (Foucault da bunu söylemişti, değil mi)? O hâlde, içinde canavarların olduğu fantastik dünyalar bir anlamda aklın fetişleştirilmesine, düzen ve rasyonalitenin hegemonyasına karşı eleştirel bir potansiyel de taşıyorlar ki del Toro için işin püf noktası tam burada. Katolik yetiştirildikten sonra ateist olmayı seçmiş ve toplumu zapturapt altında tutan kurumlara hep karşı olmuş bu asi çocuk için fantastik dünyalarda özgürce at koşturabilmek, özellikle de canavarlar dahil her türlü ‘öteki’ ile empati kurabilmek özünde politik bir eylem. “Benim en çok önem verdiğim ve dert edindiğim [toplumun dışladığı] iki şey canavarlarda cisimleşiyor” diye anlatıyor del Toro: “ötekilik ve kusurluluk”[otherness and imperfection].18

The Shape of Water böyle politik mesajlar içeren ilk del Toro filmi değil tabii. İspanyol İç Savaşı’nda geçen, korku ve fantezi ögeleri ile birlikte antifaşist mesajlar taşıyan önceki iki filmin hakkını yemeyelim (The Devil’s Backbone, 2001 ve Pan’s Labyrinth, 2006). Ne var ki, The Shape of Water’da ‘ötekileştirmeye’ karşı çıkma ve “farklılıklara/ötekiliklere rağmen aşk” mesajı ilk defa bu kadar güçlü biçimde işlenmiş. Başroldeki amfibik yaratığın her türlü ‘ötekiyi’ simgelediğini zaten del Toro da açıkça söylüyor. Yaratıkla empati kurabilen ve ona yardım etmeye çalışan karakterlerin hepsinin de 1960’lar Amerika’sında ‘ötekiler’ olması (özürlü kız, siyah kadın, orta yaşlı gay adam, hatta Rus bilim adamı gibi), bunlara savaş açmış ‘kötülerin’ ise iktidar ve güç saplantılı, erkek, beyaz ve gaddar olması bazılarınca fazla şematik bulunabilir belki ama filmin bugünün Trump Amerika’sında büyük yankı yapması en başta bu politik mesajla ilgili olsa gerek. Pek çok eleştirmenin de işaret ettiği gibi, Trump’ın göçmen politikaları, yabancı düşmanlıkları ve ‘aşırı sağ’ın yükselişi bağlamında, filmde Eliza’nın aşık olduğu amfibik yaratık son derece güncel anlamlar yüklenebilecek, politik okumalara açık bir masal kahramanı sunuyor.19

Benim için de filmin “öteki insan mı?” sorusunu sordurması en başarılı ve etkileyici yanı —özellikle şiddetin temelinde, her zaman bir ‘ötekileştirme’ olduğunu, farklı olanın ‘insan olmadığı’ dolayısıyla ‘ezilip yok edilebileceği’ argümanının tarihte ve günümüzde ne kadar vahşet ürettiğini düşünürsek (Amerika kıtasının yerlilerinin ‘insan’ olmadığına dair Kilise’nin fetvasını isteyen İspanyol conquistador’larından son günlerde sık duyduğumuz hayvanlara işkence haberlerine kadar). Filmdeki balık-adam da, insan/insan-değil kategorilerini bulanıklaştırarak ön yargılarımızı ve farklılığa karşı tavırlarımızı gözden geçirmeye davet ediyor bizi —bütün farklı, melez, mutant, transgender vb. canlılar gibi. İsteyen bunların yerine göçmenleri, Meksikalıları, Müslümanları, siyahları, kadınları vb. koyabilir duruma göre. Sonunda insaniliğimizin sınandığı nokta farklı olana karşı nasıl davrandığımızdır. Filmin kanımca en can alıcı diyalogu tam da buna parmak basıyor. Eliza’nın, balık-adamı kurtarmak için yardım istediği kapı komşusu Giles (Richard Jenkins), “hiçbir şey yapamayız, gücümüz yetmez” dedikten sonra “…üstelik o insan bile değil” diye eklediğinde Eliza, neredeyse elle tutulur bir öfke ile (tabii işaretlerle) cevap veriyor: “Eğer hiçbir şey yapmazsak biz de değiliz!”

The Shape of Water, resmi tanıtım filmi

1. Aslında bu deyişin orijinali, del Toro’nun en sevdiği yazarlar arasında saydığı, bizim de daha çok çocuk kitaplarıyla tanıdığımız ama yetişkinler için yazdığı korku hikâyelerine benim de ziyadesiyle müptela olduğum Roald Dahl’in “sihire inanmayanlar asla onu bulamayacaklardır” sözü.

2. Benjamin Lee, “The Top Films of 2017: The Shape of Water”, The Guardian, 14 December 2017. Meraklısı için Del Toro’nun filmografisi: Cronos (1993), Mimic (1997), The Devil’s Backbone (2001), Blade II (2002), Hellboy (2004) Pan’s Labyrinth (2006), The Orphanage (2007), Hellboy II (2008), Pacific Rim (2013), Crimson Peak (2015), The Shape of Water (2017).

3. Bu tespitler The New Yorker’ın sinema eleştirmeni Anthony Lane’e ait. Bkz. “The Genre-Fluid Fantasy of ‘The Shape of Water’”, The New Yorker, December 11, 2017.

4. Guillermo del Toro, Cabinet of Curiosities: My Notebooks, Collections and Other Obsessions, New York: Harper Design, 2013, s. 15.

5. Mekado Murphy, “A Movie’s Floating World Takes Shape”, The New York Times, Sunday, November 5, 2017.

6. Roberto Ito, “The Shape of Water: Meet Guillermo del Toro’s Favorite Creature”, The New York Times, November 23, 2017.

7. Guillermo del Toro, Cabinet of Curiosities: My Notebooks, Collections and other Obsessions, New York: Harper Design, 2013.

8. Sergiye eşlik eden kitap Guillermo del Toro, At Home with Monsters: Inside His Films, Notebooks and Collections, San Rafael, California: Insight Editions, 2016.

9. Daniel Zalewski, “Show the Monster: Guillermo del Toro’s Quest to Get Amazing Creatures on Screen”, The New Yorker, 7 February 2011.

10. Trilojideki kitaplar The Strain (2009), The Fall (2010), The Night Eternal (2011).

11. Anthony Lane, “The Genre-Fluid Fantasy of ‘The Shape of Water’”, The New Yorker, December 11, 2017.

12. Guillermo del Toro, Cabinet of Curiosities, s. 176.

13. Dissertations upon the Apparitions of Angels, Demons and Ghosts and Concerning the Vampires of Hungary, Bohemia, Moravia and Silesia (Paris, 1759); zikredildiği kaynak Daniel Zalewski, “Show the Monster: Guillermo del Toro’s Quest to Get Amazing Creatures on Screen”, The New Yorker, 7 February 2011.

14. Guillermo del Toro, Cabinet of Curiosities, s. 94.

15. Guillermo del Toro, Cabinet of Curiosities, s. 52.

16. American Masters - Edgar Alan Poe: Buried Alive, belgesel film, yazan ve yöneten Eric Stange, PBS ilk gösterimi 30 Ekim, 2017.

17. Daniel Zalewski, “Show the Monster: Guillermo del Toro’s Quest to Get Amazing Creatures on Screen”, The New Yorker, 7 February 2011.

18. Guillermo del Toro, Scott Feinberg ile Söyleşi, Hollywood Reporter Podcast, 29 November 2017. The Shape of Water’daki kadar estetik ve şiirsel işlenmemiş, çizgi roman dilinde kalmış olsa da X-Men serisindeki mutant’lar da böyle toplum içindeki ‘ötekiler’ olarak ilginç gelir bana. ‘İnsan’ kategorisini daha geçişken ve muğlak hâle getirmeleriyle del Toro’nun filmindeki balık-adama benzer çağrışımlar yaparlar (favori karakterlerimden Mystique, mavi rengi ve pullu derisi ile balık adama biraz benzer üstelik). Bazıları ‘normal insanlarla’ barış içinde yaşamaktan yana, bazıları ise savaşma taraftarı —böylece kendi içlerinde de farklı bu mutant’lar topluluğu gerçek dünyaya ayna tutar adeta.

19. David Sims, “How This Year’s Oscar Contenders Are Tackling Trump”, The Atlantic Daily, 20 August 2017.

canavar, canavarsılık, film, Guillermo del Toro, Hellboy, öteki, Sibel Bozdoğan, The Shape of Water