Havayı Koklama Enstitüsü

2018 yılının temmuz ayının son günlerinde Meksika’nın Chiapas eyaletinin eski başkenti, güncel kültür başkenti San Cristóbal de las Casas şehrinin meteoroloji gözlem ofisindeyim. Yanımda birbirimizi Meksika’da tanımaya karar verdiğimiz yol arkadaşım Hasan, karşımda ise burada tanıştığım ve yeni yeni arkadaş olmaya başladığım doğma büyüme Chiapaslı Janitzin. Janitzin (Yanitsin gibi okunuyor, t harfinde vurgu var.) 37 yaşında, Meksiko’da işletme okumuş. Sonrasında babasından ‘el’ aldığı yerel masaj teknikleri konusunda yetenekli olduğunu fark etmiş ve özel bir işletmede masöz olarak çalışmış. Fakat memleketi San Cristobal’de yaşayan babası bu işinden pek de memnun değilmiş. Kızının geri dönmesini istiyor, ona çeşitli seçenekler sunuyormuş. Bu seçenekleri pek kaale almayan Janitzin, Meksiko’daki hayatından hayli mutluymuş ama işini pek de sevmiyormuş. Bir gün babası kızı için, sadece otuz yıldan fazla çalışmış memur emeklilerine satılan bir piyango bileti almış. Janitzin, kendini bildi bileli piyangoya çok düşkünmüş, sürekli alır ama hiçbir zaman kazanamazmış. Kimi zaman kendine çok fazla bilet almış gibi hissetmemek için yeğenlerine de birer bilet alırmış ama onlar da kazanamazlarmış. Bu piyangoların ödülü para iken, sadece devlet emektarlarının katılabildiği piyangonun ödülü ise devlette bir pozisyonmuş. Otuz bir senelik hayatı boyunca hiçbir piyango biletine ikramiye vurmayan Janitzin’e bu sefer şans yüzünü göstermiş ve Janitzin’in babası küçük kızı için piyangodan Chiapas meteoroloji ofisinde bir pozisyon kazanmış.

Meksiko’daki bireysel hayatını ve rayında giden bir ilişkiyi bırakmak istememiş ilkin Janitzin. Ama devlette çalışmak geleceğini güvence altına almak için faydalı ve kazanacağı para da masaj işinde kazandığından fazlaymış. Sonunda mantığı ağır basmış; ilişkiyi ve büyük şehir yaşantısını geride bırakıp, Chiapas’ın başkenti Tuxtla’da piyangodan çıkan işine başlamış. Zaman içerisinde San Cristoballi olduğu için kabul edilen tayin talebiyle şu anki ofisine taşınmış ve beş yıldır da orada çalışıyor. İşletme okumuş bir insanın meteoroloji gözlemevinde çalışması çok olağan değil, o da bunun bilincinde. Diğer mesai arkadaşları hep meteoroloji bağlantılı bölümlerden mezunlarmış. Ama işi öğrenmek için çok çalışmış ve bu sene de bir kontrol sınavına girecekmiş. Masasında Uluslararası Meteoroloji Terminolojisi ve dev bir Uluslararası Bulut Atlas’ı duruyor. Boş zamanlarında sınava çalışıyormuş. İşe sahip olma kısmı bile bir hayli alışılmadık olan bu işin kendisi de tahmin edersiniz ki anlatmaya değer.

San Cristóbal Meteoroloji Dairesi

Başa dönecek olursam, 2018 senesinin temmuz ayının son günlerinde Meksika’da bir hava olayları gözlemevindeyim. Teknoloji adlı kavram günümüzde ‘gelişmiş’ olmasıyla ünlü. İnsanların işlerini devralan makinelerin çağındayız. Küresel ısınmayı önemsemiyoruz, ama bir gün robotların gücü ele geçireceğinden ve insanlığın sonunu, kendi elleriyle yaptığı makinelerin getireceğinden korkuyoruz. İşte böyle bir dönemde, bu gözlemevinde Janitzin’le saat başı merkeze gönderilmesi gereken hava raporunu hazırlamak üzere tek katlı —önceleri konut olarak kullanılmış artık devlet dairesi olan— bir evin bahçesine çıkıyoruz. Yerden üç basamak yüksekte duran demir parmaklıklardan oluşan bir dolap var bu bahçede. Dolabın içerisinde de cıva ile işleyen dört adet cam derece. Derecelerin günümüz Türkiye’sinde yasaklanan vücut sıcaklığı termometrelerinden görsel olarak tek farkı boyutları. Her biri yaklaşık 30 cm uzunluğunda. Bu derecelerden biri ayaklıkta dik, diğeri ise hemen yanında aynı yükseklikte ve yine dik duruyor. Ama o derecenin cıvalı kısmına silikonla monte edilmiş minik bir hortum var; o hortum yandaki su dolu plastik bir bardağın içine giriyor. Hemen yanında da su azaldığında ekleyebilmek için 500 ml’lik plastik bir Ciel —buranın en bilindik su markası— şişesi. Bu iki derecenin biri havanın sıcaklığını, diğeri ise nem ile birlikte hesaplanmış sıcaklığı gösteriyormuş. Yukarıda bir derece daha var, o gün içerisinde maksimum sıcaklığa erişilince sabitleniyormuş. Bir de demir dolabın tabanında yatay duran bir derece var, onu hava tamamen karardıktan sonra dışarıda, çimin üzerinde duran ayaklığa koyuyoruz, gece sıcaklığın en düşük değerini kaydedebilmek için.

Farklı derecelerdeki değerleri, on iki kareye bölünmüş harita metot defterine özenle not ediyor Janitzin ve bahçedeki diğer birime gidiyoruz. Bu birim yerde duran, yine demirden yapılmış büyük bir leğen gibi. Yaklaşık bir metre çapında ve otuz cm derinliğinde; içi su dolu. Bu alet suyun buharlaşma seviyesini anlamak için kullanılıyormuş. Rüzgârlı günlerde buharlaşma çok daha fazla oluyormuş; bu özel ölçer de en doğru değerleri veriyormuş.

Sonra binanın çatısına çıkıyoruz. Çatıya çıkan merdivenin duvarlarına asılmış bulut tipleri tabloları var. Bize kısaca anlatıyor: “Bakın bunlar alçakta bulunan bulutlar, bunlar orta yükseklik bunlarsa yüksekteki bulutlar. Bunlar fırtına demek, bunlar hava değişimi, bunlar şu yönden rüzgâr geliyor…” gibi ufak bir özet geçiyor, hiçbiri aklımızda kalmıyor. Çatıya çıkıp bulutlara bakmaya başlıyoruz, bu aşamada destek için bir alete gereksinim duyulmuyor. Gökyüzünün sekiz birimden oluştuğunu var sayıyoruz ve aynı çeşitten olan bulutlar, sekizde birlik alanı doldurabilecek kadar fazlaysa onu raporluyoruz. Biz pek bir şey yapmıyoruz tabii, Janitzin havaya bakıyor, elleriyle birkaç bölge işaret ediyor ve “1/8 stratüs” diyerek defterine yazıyor. Hasan’la ben boş boş havaya bakarken Janitzin sekizde sekizi tamamlıyor. 2/8 kümülüs, 1/8 stratüs, 3/8 yüksek kümülüs… Her ne kadar bu aşamada gökyüzünü sekize bölerek bulut hesaplamış olsak da günün en ilginç anı çatıda bulunan cam küreyi incelemek oluyor. İlk çıkışımızda henüz hiç ilgilenmiyoruz, çünkü hava hâlâ güneşli. Bir saat sonraki kontrolde, Janitzin eline bir kâğıt alıyor ve bize anlatıyor. “Bu çok önemli bir kâğıt, bir günde kaç dakika güneş olduğunu bu kâğıtlarla hesaplıyoruz, gelin bakın burada yazıyor” diyor ve bize eski devlet dairelerinin demirbaş dolaplarına benzer metal bir dolabın yanına yapıştırılmış el yazması bir not gösteriyor. Notta yılın hangi aylarında hangi model kâğıdın kullanılacağı yazıyor: Kimi zaman içe eğri bir çember parçası, kimi zaman dışa eğri, kimi zamansa dikdörtgen bir kâğıt kullanılıyor güneşin San Cristóbal’e geliş açısına bağlı olarak. Biz dışa eğri çember parçası dönemindeyiz, her üç parçanın de bulunduğu kâğıttan, dışa dönük eğriyi makas yardımıyla kesiyor ve çatıya çıkıyoruz. Ben kâğıdın özel bir kâğıt olduğunu ve renk değiştirdiğini filan düşünüyorum kafamda. Oysa olan, lisede derslerden sıkılan sıra arkadaşlarımın büyüteçle masayı yakma çabalarının aynısı. O dev küreye güneş gelince altına koyduğumuz kâğıdı yakıyor. Kâğıt yarım saatlik çizgilerle dilimlere bölünmüş; kâğıdın üzerindeki yanık alanları toplayarak günlük kaç dakika güneş olduğu hesaplanıyor. 557 dakikalık güneşli bir günü henüz bitirmişiz. Bu kâğıt sayesinde güneşin ilk kendini gösterdiği dakikaları da görebiliyoruz: Sabah saat 7:40 suları.

Güneşin kendini gösterme süresini
takip için cam bir küre

Dış mekândaki işimiz bitiyor, “Şimdi” diyor Janitzin “Bunları raporlayıp Meksiko’ya göndermemiz lazım, oradan Amerika’ya gidiyor, oradan da İngiltere’ye gidiyor bilgiler.”

O, raporu hazırlarken hemen arkamızdaki makine çalışmaya başlıyor. Eski model metal dolap gibi gözüken makineye iki beyaz kâğıt takılı ve o beyaz kâğıtlara, makinenin plakçalarlardakine benzer aparatı kırmızı çizgiler çiziyor zaman zaman. Bu makine de rüzgârın hızını ve tur sayısını ölçüyormuş. Yandaki sehpanın üzerinde duran içi kırmızı mürekkep dolu şırıngayı alıyor ve makinenin içindeki plak iğnesi kılıklı yazıcının kartuşuna iğne ile mürekkep enjekte ediyor. Bu makine en az elli yaşında duruyor, ama hala hayli iyi işliyor görünüyor. Tek sorunu, devlet ofise kâğıt göndermediği için arşivlenmek yerine yeniden kullanılan rapor kâğıtları.

Rüzgârın yönünü ve şiddetini
(eski raporların üzerine) raporlayan makine

Rüzgârla ilgili notlarını aldıktan sonra, masasının arkasındaki barometreye gidiyor Janitzin. İki barometre var; biri ahşap ve antika gibi duruyor, diğeri ise elektronik. İkisinden de basınç miktarını alıyor ve sonra da belirtiyor: “Elektronik olan her zaman biraz daha düşük gösteriyor, o yüzden eskisini kullanıyoruz…” Bu noktada konu nihayet teknolojiye geliyor. Meğer gözlemevinde, milyon pesoluk yatırımlarla yerleştirilmiş bir de teknolojik sistem mevcutmuş. Dışarı çıkıp bakıyoruz; gerçekten de güneş panelleri, onlarca kablo, iki tane dev direk ve onların üzerine takılı farklı sensörler var. Janitzin raporunu gönderdikten sonra, arkasındaki bilgisayar ekranına dönüyor. “Bakın” diyor, “bu elektronik sistemin raporu, gelin karşılaştıralım.” Hava sıcaklığı bile bir derece yüksek gözüküyor sistemde, tüm değerler manuel rapordan farklı. Janitzin, “İşte bu yüzden bu rapora hiç güvenilmiyor, biz kendi değerlerimizi gönderiyoruz ve Meksiko’da ikisi karşılaştırılıyor.” diyor ve ekliyor: “Burası Chiapas (Meksika’nın en fakir eyaletlerinden) olduğu için bu ofis böyle sanmayın, Meksiko’daki gözlemevine gittim neredeyse buradan daha kötü durumda.” Yirmi dört saatlik mesaisinin altıncı saat kontrolünü bitirmenin rahatlığıyla şarabımızı açıyoruz konuttan bozma devlet meteoroloji ofisinde.

O sırada ben, insanın yaptığı makineler insanları işsiz bırakamayacak, her zaman insana ihtiyaç olacak ve makinelerle insanlar savaşmayacak diye düşünüyorum, içime bir ümit doluyor. Sonra rüzgâr ölçer makine bir şeyler çiziyor, arkada Oasis çaldığını fark ediyorum, 2018’de bir hava durumu gözlem ofisindeyim ve burada insan makineden daha iyi iş çıkarıyor.

{fotoğraflar: Selen Bayrak, 2018}

hava durumu, Meksika, meteoroloji, Selen Bayrak, teknoloji