Babaannem,
Kabak Lapası
ve Yılanlar

Babaannemi, doğduğum ay olan kasım ayının başında kaybettik. Onu kaybettiğimizi duyduğumda ilk düşündüğüm şey, dünyadan büyük ve derin bir kökün koptuğuydu. Hemen sonrasında, babaannemle ortak zevkimiz olan “kabak lapası”1 aklıma düştü. Kötü haberlerin aklımızın hangi köşesine ışık tutacağı bilinmez ama bu ortaklığın bir yemekle kurulmuş olması üzerine bir süredir düşünüyorum. Bu lapa, babaannemden sonraki kuşağa bile zevkle yenen bir yemek olarak aktarılamamış. Bu sebeple benim kabağı sevmem, onunkine benzer bir iştahla yemem babaannemi çok mutlu ederdi. Bir noktadan sonra ben de kabağı herkesin sandığı kadar seviyor muyum diye düşündüğümü hatırlıyorum, ne yazık ki –ne yazık ki diyorum çünkü biliyorsunuz Karadeniz mutfağı çoğunlukla beğenilmez– seviyordum. Kabak derken kastettiğim, balkabağı. Üst kuşak kadınların birbirine hediye ettiği, tohumlarını çantalarına atıp lazım olur diye sakladıkları. Kapladığı yer sebebiyle, bazen kendine yer bulamayıp salonun ortasında öylece duran, tipik bir enstalasyon havası yaratan bu sebzenin, MÖ 8000 yılına dayanan köklü bir geçmişi var ama konumuz bu değil.

Babaannenin çocukluk evi

Kabak lapası babaannemin özel tarifi değildi. Kendi kuşağından arkadaşlarıyla kabağın dış görünüşünden hangi yemek için uygun olabileceğini konuşurlardı. Yaşamın ilk ve en önemli sürdüreni olan beslenme, insanlık tarihi boyunca sosyalleşme aracı da olmuştur. Yemeklerse halen insanların en ilkel ve birincil duygusu beslenme aracı olarak, toplantıların en sessiz konuğu ve paylaşım aracıdır.

Aile yemek masalarıysa romantik filmlerden korku filmlerine kadar açılış sahnesine konu oluyorsa, orada hemen herkesin ruhsal dünyasında iyi kötü bir nesneye karşılık gelmesindendir.

Levi Strauss hepimizin aslında yamyam olduğumuzu söylerken, büyük krizlerle kalkılan aile masalarını kastetmiyordu ama bu yemek masalarının simgesel anlamından bağımsız bir tanım da sayılmaz. Aile masaları, oturma düzeniyle minör ya da majör iktidar ilişkilerini, travmaları ve sevinçleriyle küçük bir öznelerarasılık prototipi sunar.

Bu prototipte büyükannenin rolü nedir? Büyükanneler, büyükbabalar bizim öznelerarasılığımız için en önemli dış katmanlardan biridir, bu dış katmana kabuk diyeceğim fakat kabuğun sertliği ya da gizlenmişliğinden ziyade kabuğun koruyuculuğu çağrışımıyla.

Büyükannelerimiz, anne babamızın “öteki”leri. Aile içinde ilk dedikodusu edilen, gerçekçi olmayan kahramanlık hikâyeleriyle anlatılan da onlardır, soya ait karanlık sırları gizlenen de. Travma aktarımlarındaki ilk ateşleyiciler, hayatta olmasalar veya hiç tanışılmamış olsalar bile aile içinde ruhsallıklarıyla yer edinir. Bu yer edinme kendilerinden hiç bahsedilmese de bilinmezlik olarak yer kaplar.

İnsanlarının –sağlıklı ya da sağlıksız– bir aradalıklarını sağlayan masada konuşulamayanlarla dolu dolu çiğnediğimiz her şeye karşın, babaannemin pat diye söylediği her şey için, ona hakkını vermek istiyorum. Kaygıların, korkuların eşliğinde ve muhteşem efsanelerle yediğimiz yemek bir hikâyeyle taçlandırılırdı: “Yaylada sulara çok dikkatle bakılmazsa görülemeyecek, minik solucanlar karışır. Böyle bir sudan bir gün hamile bir kadın içmiş. Bebek büyürken solucan da büyüyerek bir yılana dönüşmüş. Annesinin karnındaki bebek de yılana dönüşen bu yaratığın kafasını elleriyle sıkıca tutuyormuş. Doğum anına kadar kimsenin bu durumdan haberi yokmuş. Bebek doğarken, elinde kafasını sıkıca tuttuğu yılanla doğmuş. Böylece anne ve çocuk zarar görmemişler. Yılanın da bir ailesi olduğu için –biliyorsunuz yılanlar intikamcıdır– yılanı da öldürmemişler, gitmesine izin vermişler.”

Bu hikâyeyi dinlerken, yılanı evine gönderen kesin babaannemdir diye düşünürdüm, başkası olsa öldürür. Babaannem göndermiştir çünkü o kimseyi öldürmez. Yani babaannemle kesinlikle Oidipal bir meselem olamaz. Freudyen bir yorum denemesi yapacak olursam, babaannem kadını ve çocuğu sağ bırakır, solucandan yılana dönüşen fallusu aile üyesi yapar, ona da ailesini hatırlatır. Muhteşem birisidir.

Sadece efsaneler değil, kendi hayat hikâyesini, hiç görmediğim ve hiçbir zaman dokunamayacak olduğum insanların hikâyelerini de anlatırdı. “Öykü anlatan babaanne zamanı ve mekânı genişletir. Anne babanın kapalı Oidipal dinamiğinin dışına çıkma olanağını torununa verir. Oidipal öykünün dışında bir öykü sağlar ve böylelikle başka özdeşleşimler kurma olanağını verir. Artık yeni bir öykü için daha geniş bir mekân, daha büyük bir sayfa ve daha çok kahraman bulunmaktadır. Böylece farklı seslerin varlığı ve bir aradalığından emin olunduğundan çoksesliliğe, kontrapuantal duruma geçmek mümkündür.”2

Nineler, baba ya da anne sizi başarısızlıkla suçladığında araya girip ebeveynlerinize çocukluklarını hatırlatır, onların katı mamaya geçme hızı herkesi şaşırtır; öyle korkunç ya da erotik sayılabilecek hikâyeler anlatmaları hoş karşılanmaz, yetişkin ahlakıyla uyuşmayan kuralları vardır. Çünkü kapitalist sistem, aile kurumuna sürekli tüketilebilir yeni ahlaki yasalar koyar. Bazen bu yasaların uygulayıcılarını gülümseyen bir maskenin arkasına saklayarak evcilleştirir. Gelgelelim babaanneler de –tıpkı çocuklar ve ergenler gibi– evcil değildir. Bir sırrı ya da bir ayıbı pat diye söyleme cesaretini gösteren onlardır.

Babaannemin masada olduğu bir yemek seremonisi, ailenin ikinci halkasından gelen beslenmeydi ve en sıcak beslenme biçimlerinden biriydi. İkimize de yetişkinlerin arasında yer yoktu, ikimiz de para kazanmıyorduk, lapayı severek ikimiz de çiğneme mücadelesi vermek istemiyorduk, sunumuyla galaksiye benzeyen balkabağını seviyorduk ve ikimiz de yetişkin iktidarının dışındaydık.

Sistemin kendileriyle ne yapacağını bilmediği ergenler ve yaşlılar, bir Karadenizlinin salonunun ortasındaki kabak gibi kendi hâlinde ve aykırıdır. Bu metin her ne kadar olumlu bir babaanne iletişimselliğinden bahsediyor olsa da olumsuz büyükanne iletişimimin de geliştirici bir rolü vardır: Ne olmak istemediğimizi ve köklerimizin hangi parçalarını reddetme hakkımız olduğunu bize öğretirler. Bir yemeği tarif eder gibi söyleyecek olursak –acısıyla tatlısıyla– köklerimiz bizim kişisel antropolojimize ışık tutar.

fotoğraflar: Mihrap Aydın

1. Kabak lapası, pişmiş kabağı pirinç ya da unla lapa hâline getirdikten sonra tabakta servis edilirken tabağın ortasında oluşturulan çukura tereyağı konulan ve isteğe göre tabağın dış kenarlarına ayran dökülen eski bir Doğu Karadeniz yemeğidir.

2. Filiz Torun, “Baba-Anne”, Nineler ve Dedeler içinde, ed. Talat Parman (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2024).

aile, anne, baba, babaanne, balkabağı, çocuk, iktidar, Mihrap Aydın, yeme içme