Hayat, Hatalar
ve İstoç

“Kavanoz için İstoç’a gideceksiniz. Başka yerde bulmanız zor, bulsanız bile pahalı olur zaten. Onların yeri İstoç.”
“Acı biber mi? Onun yeri Horhor, Eminönü olur mu hiç?”
“Fıstığın uygun fiyatlısı Bayrampaşa’da, başka yerden alıp kazıklanma.”

Geçmişte hiçbir alakanız olmamış yeni bir işe giriştiyseniz, yeni iş hayatınızın yüzde doksanı öğrenerek geçiyor. İşi öğreniyorsunuz, fiyatlandırmayı öğreniyorsunuz, planlamayı öğrendiğinizi sanıyorsunuz, yeri öğreniyorsunuz, alışverişin yeni hâlini öğreniyorsunuz, satışı öğreniyorsunuz, hesabınızı kitabınıza uydurmayı öğreniyorsunuz, kazanamamayı ve işiniz rast giderse çok kazanmayı öğreniyorsunuz. Bu bitmek bilmeyen öğrenim sürecinde bir de kimden neler öğrenmeniz gerektiğini öğreniyorsunuz. Hayatın her aşamasında olduğu gibi, bu aşamasında da sizden deneyimliler size yol gösteriyor. Ve yine hayatın her aşamasında olduğu gibi, bu aşamada da sizden deneyimli olduğunu düşünenler bazı şeyleri yanlış bilebiliyor. Bunu muhakeme etmeyi de zamanla öğreniyorsunuz.

Benim zamanımın bir kısmı her şeye inanarak geçti. Acı biber almaya Horhor’a gittim, Antakya mahsullerinin özenle sergilendiği marketlerde gezdim, Suriye bakkallarını gördüm, onlarca kilo toz acı biber buldum, ama benim aradığım biberin izini bile göremedim. Fıstık için Bayrampaşa’ya gittim, kendi fıstıkçımın verdiği fiyatın bir buçuk katı fiyata alelade fıstıklar tattım. Bu hatalardan ders almadım, yılmadım; bir sabah sekiz buçukta yola koyuldum, İstoç’a gittim.

Hiç İstoç’a gittiniz mi? Gitmediyseniz, güneşli olmayan bir günde gitmenizi tavsiye ederim.

Hiç İstoç’u hayal ettiniz mi? Etmediyseniz, Perpa gibi, İMÇ gibi bir yer hayal etmemenizi tavsiye ederim.

İstoç, genelde iki katlı binalardan oluşan, içinde bir adet bile gölge yapacak ağaç barındırmayan, çevresinde en az on adet mükemmel çirkinlikte yapı barındıran, camisi size ait olduğunuz topraklardaki estetik kavramını sorgulatan bir mahalle. Bence orası bir mahalle; belki okulu yok ama dolmuş hattı, metro durağı, lokantaları, Migros’u, tatlıcısı, camisi, geri kalan her şeyi var. Mahalle idari bir yönetim birimi diye düzeltmek isteyenleri kırmamak için iş yeri mahallesi diyebilirim. Ya da benden önce burayı isimlendirenleri dinleyip, toptancılar çarşısı deriz. Ama günümüz anlam yitirmişliğiyle “çarşı” kelimesi benim gözümde böyle bir yer olarak canlanmamıştı. Saat dokuzda İstoç’taydık. Arabayı bir yere bırakıp yürüyerek kavanoz bakalım dedik. Bu, “hata numara bir.” İsimlerinde “cam” olan dükkânlarda camdan üretilen kavanozlar olmalı diye düşünerek önce onları gezdik; bu “hata numara iki.” Bülent Cam, Evrim Cam, Cankat Can, asla ihtiyaç dahilinde olmayacak, dekoratif, çoğunlukla altın yaldızlı cam nesneler —sürahi, kâse, saksı, vazo, bardak— toptancılarıymış. Gezimizin onuncu dakikasında Güler Ticaret’te halihazırda kullanmakta olduğum kavanozlardan buldum, halihazırda ödediğim fiyatın 20 kuruş eksiğine, ama almadım. Gezeyim daha uygunu çıkar belki dedim, bu da “hata numara üç.” Ucuzun ucuzunu ararken kaybettiğiniz zaman ve sağlık kuruşlardan değerliymiş.

Saatler ilerledi, güneş yükseldi. Henüz ısınmış olan İstanbul’da yılın en sıcak günü vuku bulurken, “aç aç gezmeyelim, bir tost yiyelim öyle devam ederiz” dedik, bu da “hata numara dört.”

Biz tostu yerken hava hepten ısındı, gölgesizlik daha önce hiç olmadığı kadar net bir dert hâline geldi. Camcı camcı gezerken, her dükkânda satılan yirmi litrelik topraklardan almış bulunduk. “Yirmi litresi beş lira, bu fiyat kaçmaz” dedik, toprağı on dakika yürüyüş mesafesindeki arabaya kadar taşıdık. Arabanın hemen çaprazındaki dükkânda da toprak satılıyormuş; “hata numara beş.”

Size bu kadar olumsuz resmettiğim gezimizin en yüz güldürücü, insanın içini aydınlatıcı anları, İstoç esnafıyla iletişim anları oldu. Ramazan günü, yaz sıcağı demeden her anlamsız sorumuza en anlamlı cevabı veren cam toptancıları; kasaya kadar götürüp almadığım şeyleri yerine kendisi koymak için benimle neredeyse yarışa giren Migros Jet çalışanı; ada numaralarını ezbere bilen zücaciyeci bey; yeryüzündeki en odaklı toptancılık işinin sahibi kolonyacı bay; pahalı ama en ender bulunan kavanozları satan hanımefendi ve bu işe yıllarını vermiş babası; bakarak hacmini anlama kapasitem olmadığı için üst üste dizili çöp kovalarından en alttakini benim için çıkarıp sonra bir küçük boy kovaların grisini arayıp bulan sevgili plastik toptancısı; sofuluğu kıyafetinin dikişinden bile belli olan, ama yine de her çerezinin tadına baktıran kuruyemişçi bey; aradığım metal mini huniyi bulmam konusunda benden hevesli plastik hunici amca; siz olmasanız bu yazıda İstoç’a gidin demezdim, çok sağ olun, hep var olun, işleriniz rast gitsin. Şimdi gidin diyor muyum? İstoç’tan aldığım ıvır zıvır Beyoğlu’nun yarı fiyatına orada, aradığım ender bulunan cam şişe orada; yol uzun, alışveriş meşakkatli, güneş insanın beynini eritiyor ama kurumsal hayatın dışında para kazanmak bu yollardan geçiyor. Yolunuza bakın, rotanızı çizin, İstoç’tan geçerseniz, fiyatını iyi bulduğunuz şeyleri hemen alın, arabasız gezmeyin, “araba yakın taşırız” demeyin, bulduğunuz bir dükkânın yerini mutlaka not edin, yemek molasını en sonda verin. Ya da boş verin Ikea’ya gidin, Google’a bakın, online satın alın, Metro’dan toptan alışveriş yapın; hayat sizin değil mi, canınız nasıl isterse.

İstoç yolu, fotoğraf: Selen Bayrak,
2019

alışveriş, girişim, girişimcilik, İstoç, iş kurmak, Selen Bayrak, ticaret