Türkiye’de
Olağan İnsanlar…
Toplumsal Hafıza, Mimarlık,
Tarih ve Kuram:
Uğur Tanyeli ile Söyleşi

Erhan Berat Fındıklı’nın 2015 yılında Uğur Tanyeli ile gerçekleştirdiği söyleşilerin toplandığı Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram: Uğur Tanyeli ile Söyleşi, Tanyeli’nin mesleki hayatından olduğu kadar 1970’lerden günümüze mimarlık eğitiminden ve ortamından da kesitler sunuyor. Bu kitap, bir söyleşi kitabından beklendiği gibi geçmiş ile sınırlı değil, bugüne ve geleceğe dair yorumlar içeriyor; anımsananların ötesinde güncel kavramlar, sorunlar ve mimarlık tarihi yazını üzerine de söz söylüyor.

1.

Marc-Antoine Laugier’nin ilk baskısı 1753’te yapılan Essai sur l’architecture bazılarınca modern mimarlık kuramına ilişkin ilk kitap olarak kabul edilir. Kitabın ikinci baskısında yer alan ‘ilkel kulübe’ye dair illüstrasyonlar döneminde çok ilgi çekmiştir. Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram: Uğur Tanyeli ile Söyleşi’nin kapağında ise kitabın 1755’te yayımlanan İngilizce çevirisinin başlık sayfasının karşısındaki illüstrasyondan bir parça yer alıyor. Aydınlanma Çağı’nın düşünce egzersizlerinden biri olarak ilkel kulübe, insanın dört kolon dört kiriş ve bir çatıdan oluşan ilk evi, tüm mimarlığın dayanak noktası olarak ortaya konmuştu. İlkel kulübe düşüncesi, mimarlığın ideal yapı üretiminin ötesinde sorgulanmasını mümkün kılması ve mimarlık tartışmalarına yeni bir boyut kazandırması açısından önemlidir. Mimarlık düşüncesinin salt yapılar üzerinden değil, metinlerin eleştirel okumaları ile yürütüldüğü bir güzergâha işaret eder.

Toplumsal Hafıza, Mimarlık,
Tarih ve Kuram: Uğur Tanyeli ile Söyleşi,
Editör: Erhan Berat Fındıklı,
Everest Yayınları, Aralık 2017
(fotoğraf: Manifold)

2.

Bu kitap biyografik bir söyleşi metni, dolayısıyla Uğur Tanyeli’nin yaşantısından ve düşün dünyasından kesitler sunuyor. Fakat söyleşinin iki kişi arasında akan bir metin olduğunu hiç unutturmuyor. Biyografilerin az ve ürkek yazıldığı, söyleşilerin ise çok edepli yapıldığı bir yerde alışılmışın dışında bir metin bile denebilir. Zaman zaman karşılıklı tartışmaların, itirazların, düzeltmelerin varlığı iki olağan insanın sohbetine tanıklık ettiğimiz hissini pekiştiriyor. Böylece bu kitap, bu kadar uzun bir söyleşideki en zor şeyi yapıyor diye düşünüyorum, söyleşirken iki tarafın da söz söyleyebilmesine olanak tanıyor.

3.

Kitabın ilk bölümü, Tanyeli’nin “Akademik Maceralar”ını içeriyor. İlginç bir biçimde bu kısım eğitim hayatı, akademiye adım atışı gibi lineer bir kronolojide ilerlemiyor. İlk kısım 2011’de Tanyeli’nin Yıldız Teknik Üniversitesi’nden ayrılıp Mardin Artuklu Üniversitesi’ne gidişi hakkında. Mimarlık eğitimini yakından takip edenlerin iyi bildiği “Mardin Deneyimi” ve Türkiye’de her iyi şeyin ancak kısa süreli olabilirliği hissi ile başlıyor söyleşi. Tanyeli’nin Anadolu Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Mardin Artuklu Üniversitesi ve son olarak görev yapmakta olduğu İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki deneyimleri 1990 sonrası mimarlık eğitiminin ve akademisyenliğin hem İstanbul’da hem de Anadolu’da farklı yüzlerini ortaya koyuyor. Bir anlamda bu kısımda, Türkiye’nin geçirdiği politik değişimlerin üniversiteler üzerindeki etkilerini de okumak mümkün.

Kitabın genel okuyucu kitlesi için en ilginç gelecek kısmı ise, herhalde Tanyeli’nin Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki mimarlık eğitimini ve asistanlık yıllarını anlattığı bölümlerdir. Gerek öğrenci profilleri, gerekse Sedad Hakkı Eldem ve Muammer Onat gibi hocalara ilişkin analizler ve Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki ambiyansın İstanbul Teknik Üniversitesi ile karşılaştırılması dönemin gençlik ortamına ilişkin ilginç şeyler söylüyor.

Tanyeli akademisyenliğe Güzel Sanatlar Akademisi mimarlık tarihi kürsüsünde adım atmış ve “sonraki dönemde ne yapmamak için çalıştıysam, hepsini burada görme imkânım oldu” dediği (s. 145) bu kürsüden doktora tezini geri çekerek istifa etmiş. Sonrasında ise İTÜ’de doktoraya başlamış, fakat burada da sorunlar yaşamış ve bunlar üniversiteden atılması için yapılan bir oylamaya kadar gitmiş. Bu kısımda Tanyeli’nin kariyerinin başında yaşadıklarının yanı sıra 1980’lerde YÖK’ün kuruluşu ile üniversitelerdeki hiyerarşik yetkilerin nasıl arttığını ve nasıl kullanılmaya başlandığına da tanık oluyoruz.

Bu bölümdeki söyleşi başlık olarak “macera” kelimesinin ne kadar doğru bir seçim olduğunu kanıtlar nitelikte. “Kahramanımız hiç gün yüzü göremeyecek mi?” endişesi ile okuduğum bu kısım aslında Türkiye’de bu yıllarda akademinin sorunlarını ortaya koyuyor. Bunları bu kadar yoğun yaşamış olan başkaları da var mıdır bilemiyorum, fakat özellikle kişisel çatışmaları metne döken pek kişi olduğunu sanmıyorum. Bu bölüm, Bülent Özer ve Doğan Kuban gibi tanınmış kişilere ilişkin anlatılar içerdiği için değil, tam da bu cesareti ile dikkat çekici bence.

4.

“Akademya Dışı Uğraşlar” kısmı bu maceralı yılların güzel yanlarını anlatıyor diyebilirim. Tanyeli en sürekli işi olarak nitelendirdiği Arredamento Mimarlık dergisinden hem zor dönemlerinde iyi bir dayanak oluşu hem de mimarlık eleştirisine dair yeni bir yol açtığı için severek bahsediyor. Yine de metin eleştirisinin Türkiye’de halen varlık gösteremediğine, Türkiye’de en eksik olan şeyin diyalog olduğuna ilişkin yakınmasını yayın dünyası bağlamında da hatırlatıyor.

Sergicilik hakkındaki söyleşi ise, 1979’da Akademi’de Mine ve Adnan Kazmazoğlu ile birlikte yaptıkları sergi ile başlıyor. Bu bölümde başta Mimarlığın Aktörleri: Türkiye 1900–2000 (2003), Atilla Yücel ile birlikte Turgut Cansever: Mimarlık ve Düşünce Adamı (2007), Bülent Tanju ve Edhem Eldem ile Sedad Hakkı Eldem: Gençlik Yılları (2008) yine Tanju ile Sedad Hakkı Eldem: Retrospektif sergileri olmak üzere bu alandaki çalışmalarının süreçlerini anlatıyor. Sedad Hakkı Eldem ve Turgut Cansever üzerine çalışmaları hakkında konuşurken Türkiye’de tarihyazımında yeni kutsallıklar inşa etme talebine karşı çok yönlü biyografiler ve metinler üretmenin zorluklarından bahsediyor. Özellikle söyleşinin Seyfi Arkan’a ilişkin kısmında Türkiye’de tarihyazımının ikonlar inşa edip kutsallığa hizmet etmeyecekse tepkiyle karşılaşılacak kadar bariyerlerle dolu olduğuna değiniyor.

Alman Mimarlık Müzesi’nin farklı ülkelerin çağdaş mimarlıklarını sergilerken Türkiye’den modern mimarlık sergisi değil de İstanbul’u anlatan bir sergi istemesi üzerine; Pelin Derviş ve Bülent Tanju ile birlikte küratörlüğünü üstlendikleri İstanbul’u anlatan, kente dair Batılı önyargıları tiye almayı amaçladıkları Becoming Istanbul sergisine ilişkin kısım ise başka sorgulamaları doğurmuş. Fındıklı’nın başlattığı postmodern-oryantalizm ve kendini-doğululaştırma [self-orientalization] tartışması bence bu bölümün en ilgi çekici kısmını oluşturuyor.

5.

“Mimarlık Sorunsalları ve Mimarlık Tarihi Tartışmaları” başlığı altında güncel mimarlık pratiği ve kentsel mekânın siyasallığı, sanat ve mimarlık tarihyazımı üzerine söyleşiler toplanmış. Güncel mimarlığa ilişkin kısım Türkiye için yeni kavramlardan biri olan star mimarlık ile başlıyor. Star mimarlığın kişinin kendine atfettiği değil, toplumsal olarak inşa edilen bir süreç olması; Türkiye’de mimarlık pratiğinin kavranışına dair bir tartışmaya da olanak sağlıyor. Star mimarlık, kapitalizm ve mimarlık ilişkisine dayanıyor ve Tanyeli Türkiye’de bu ilişkinin tam olarak okunamadığından yakınıyor. Bu bağlamda meslek örgütünü de mesleğin kapitalizmle, ekonomik gerçeklikle ilişkisini kabullenemediği, “tertemiz bir mimarlık” hayali ile hareket ettiği için eleştiriyor.

Bugünkü yapı sektöründen konuşurken konu tabii ki tarihselciliğe geliyor. Tarihselcilik Türkiye’de kimlik sorununu çözmek için sıkça başvurulan yöntemlerden, halbuki sorunu yeniden yaratan bir süreç olarak işliyor. Tanyeli aslında yüzyıllardır paradigmaların aşınmamasının kentsel mekânın organizasyonunda da ifade bulduğunu söylüyor. Lümpen-tarihselcilik* de Türkiye’de, başta son dönemde Eskişehir ve Ankara’daki kentsel düzenlemeler olmak üzere, kendine epey yer buluyor. Fındıklı’nın, siyasi gösteri kültürünün en temel dinamiği dediği hayal kurma, kolektif bir deneyim yaşama hâli (s. 343) —Türkiye’de örnekleri bol olduğu için— keyifli bir tartışma konusu ortaya çıkarıyor.

6.

Bu kitabın benim için en dikkat çekici kısmı ise Türkiye’de sanat ve mimarlık tarihyazımına ilişkin söyleşiler oldu. Bu bölüm için kozmopolit Osmanlı dünyasında yetişmiş entelektüellerden, ulusalcı ideoloji içinde üretenlerden bugünkü tarihçilere kadar geniş bir listenin değerlendirilmesi diyebiliriz. Celal Esad Arseven’in “Türk ulusunun inşasını tarihçilik amacının ekseni olarak tanımlayan” (s. 359) tarihçiliğinden Süheyl Ünver ve Rıfat Osman gibi mimarlık ve mimarlık tarihi ile amatör olarak ilgilenmiş kişilere kadar geniş bir yelpaze görüyoruz. Bu bölümde yalnızca bu kişiler ve onların ürettiği metinlerin değil, bu çerçevede pek çok kavramın da tartışıldığını belirteyim. Örneğin Gülru Necipoğlu kısmı Mimar Sinan historiyografisi üzerine, Zeynep Çelik kısmı kolonyalist söylemin Türkiye’ye uyarlanma çabalarına, Sibel Bozdoğan hakkındaki söyleşi ise Erken Cumhuriyet Dönemi’ne ilişkin romantik bir bakışa eleştiri niteliğinde.

7.

“Tarihçilik işi benim için gerçekten çomak sokma işidir. Tarihçi bugüne kadarki anlatılarla itişmeli bir ilişki kurmuyorsa, bence görevini yapmıyor demektir.” (s. 465) sözü hem Tanyeli’nin kendi üretimini, hem de diğer üretimleri nasıl değerlendirdiğini özetler nitelikte. Aslında kendisinin tüm söyleşiler boyunca en çok değindiği konu da kutsallaştırmadan kaçınma, efsane oluşumunun önüne geçme meselesi. Bu söyleşiyi Fındıklı gibi Tanyeli eleştirileri yazan birinin yapmasının da bu bağlamda önemli olduğunu sanıyorum. Her ikisi de daha fazlasını söylemek ve eleştirel olmak gerekliliğini yerine getirmiş görünüyor.

“[H]iç kimse sadece mutlak iyiliği temsil etmiyor. Herkes olağan insan. Bir tarafında defektler, zaaflar, diğerinde ilginç özellikler var, aynı zamanda çok alelade özellikler de taşıyor. Ben de dahil böyle. Hiçbirimiz sandığımız kadar pırıltılı ve temiz yazık ki değiliz.” —U.T. (s. 420)

* Farklı siyasal görüşlerin temsillerini aynı argümanları kullanarak üretmesi.

Işıl Çokuğraş, kitap, mimarlık tarihi, Uğur Tanyeli