Hırt-Hışır: Karahindiba
“Air”, bitkisel fresk,
Duy Ahn Nhan Duc, 2016,
kaynak: Duy Ahn Nhan Duc

Herkes için kırların en büyüleyici bitkisinin üfleyince dağılan sihirli topçuklarıyla karahindiba olduğuna eminim. Papatyaya benzeyen sarı çiçekleri tohuma dönüşünce bu beyaz tüycükler oluşuyor. Rüzgârla uçuşan tohumları sayesinde geniş alanlara yayılan, hatta istilacı olarak bile görülen bir bitki. Güzelim çiçeklerine rağmen çimleri bozduğu gerekçesi ile yolunur, kökleri derinlere indiği için bu da pek işe yaramaz, üzerlerine çeşitli zehirler dökülür. Dümdüz çimleri doğa parçası sanan şehirlilerin baş düşmanlarındandır. Halbuki kökleri ile toprağın açılıp havalanmasını, dolayısıyla nemli ve solucanlara uygun hâle gelmesini sağlar. Ayrıca böceklerin ve arıların en sevdiği bitkilerden olduğu için doğadaki düzenin etkili aktörlerindendir.

Neredeyse dünyanın her yerinde yüzyıllardır yetişen bir tür olmasının yanı sıra, yenebilir ve şifalı bitkilerden oluşu ile insanlar için de hep önemli bir bitki olmuş. Çimlerini bozduğu için karahindibalara düşman olanlar genelde kendilerini tabakta görünce bayılıyorlar. Son yıllarda izdiham yaşanan ot festivallerinin baş tacı radika, karahindibanın ta kendisi. Radika —doğrusu radikya— bu bitkiye Rumların verdiği isim ve genelde Ege bölgesinde bu adla biliniyor.

Çiçeğin İngilizce dandelion olan adı Fransızcadan geliyor ve yapraklarının şekli nedeni ile aslan dişi anlamına gelen bu adı almış. Fransızca piss en lit olarak da adlandırılması idrar sökücü özelliği nedeni ile yaşanmış tatsız deneyimler yüzünden olmalı. Hindiba adı ise, tüm tıbbi bitkilerde olduğu gibi Arapçadan Türkçeye geçmiş. Fakat benzer bir sözcük antik Yunancada da bulunduğundan kelimenin kökeni tartışmalı.

Dünyanın her yerinde görülmesi, altın sarısı çiçekleri ve havada süzülen tohumları ile karahindiba hem halk hikâyelerinde hem de modern edebiyatta çokça adı geçen bitkilerden. Bir Ojibwa kızılderili hikâyesine göre kardeşleri doğu, batı ve kuzey rüzgârlarına göre çok daha nazik olan ve dünyanın tadını çıkarmak için tatlı tatlı esen güney rüzgârı Shawondasee, bir gün kırda yeşil elbiseli genç bir kız görür. Saçları güneş gibi parlayan bu kıza hayran olur, fakat yanına gitmekten çekinir. Kızı korkutmaktan korkan Shawondasee onunla konuşmayı sürekli bir sonraki güne erteler. Bir sabah kızın başına gri bir şal geçirdiğini fark eder ve üzgün olduğunu düşünerek yine onunla konuşmaktan vazgeçer. Ertesi gün kızın saçları bembeyaz olmuştur. Çok geç kaldığını anlayan Shawondasee kederle içini çeker ve soluğuyla bir anda gümüş tüyler uçuşur. Tekrar baktığında kız kaybolmuştur ve Shawondasee bir karahindibaya âşık olduğunu anlar.1

Görünüşü dışında, şifalı bir ot oluşu ile de karahindibanın pek çok hikâyede adı geçiyor. Mesela Yunan mitolojisine göre büyü tanrıçası Hecate, güçlensin de Minatour ile dövüşsün diye Theseus’u bir ay boyunca karahindiba ile besler.2 Sadece ot yiyerek boğa başlı bir canavarı yenecek güce sahip olamazsınız muhtemelen ama insan et yemezse güçten düşer diyenler bir düşünsün.

Daha çok Fahrenheit 451 ve Mars Günlükleri ile tanınan Ray Bradbury’nin Karahindiba Şarabı on iki yaşındaki Douglas’ın hayatın büyüsünü keşfetmesi üzerine harika bir roman. Erkek kardeşi ve büyükbabası ile yapıp şişeledikleri karahindiba şarabı yazın güzelliklerinin bir sembolü olarak kitaba ismini vermiş.3 Yine bir bilimkurgu yazarı olan Robert F. Young’ın “The Dandelion Girl” adlı hikâyesi ise, zamanda yolculuk hakkında. Burada da karahindiba âşık olunan genç bir kızın güzelliğine ve zamanla olan ilişkisine referans veriyor.4

Müzik dünyasında da, âşık olunan kadınların tasvirinde sıkça kullanılmış karahindiba. Uçuşan tohumları ise hayatın ve zamanın geçiciliğinin önemli sembollerinden olmuş. Pink Floyd’un “Flaming”inde, Elton John’un “Curtains”ında, The Lemonheads’in “Dandelion Seeds”inde hep o tohumları hissediyoruz. Sanırım yakın zamandaki ölümünden dolayı, bu yazıyı yazarken sürekli kafamda çalan ise, Chris Cornell’in kızı doğmadan önce ona yazdığı “Dandelion”:

“Dandelion”, Chris Cornell,
Cadillac Palace Theatre, Chicago, 2013

Altın sarısı çiçekleri ve narin görünümlü tohumları ile görsel sanatlarda da sıkça kendini göstermiş karahindibalar. William Henry Fox Talbot’un fotogravürlerinden en güzelinde de tohumları bulunuyor. 1833’te Como gölünün müthiş peyzajını gördüğü gibi yansıtamamak Fox Talbot’un otomatik eskiz yapacak bir makine hayal etmesine neden olmuştu. Bu dönemde benzer hayallerle çeşitli denemeler yapanlar vardı, fakat Fox Talbot’un başarısı ışığa duyarlı hâle getirdiği kâğıda baskı alabilmesiydi. Fotoğraf kâğıdını üzerine yaprak gibi nesneler koyup ışığa maruz bırakarak bir imge elde etmek mümkündü tabii, ama çok uzun bir poz süresi gerekiyordu. Fox Talbot bunlara sciagraph adını vermişti, yani gölge çizimleri. Daha sonra kimyasallarla bu süreyi kısaltabildiğini ve negatiften baskı yapabildiğini fark etti. 1850’lerde fotoğraf alanında yeni denemeler yapmaya başladı ve photoglyphic engraving adını verdiği modern fotogravürün öncüsü olan işlemi buldu. Fox Talbot’un denemeleri ve binlerce fotoğrafı için The William Henry Fox Talbot Catalogue Raisonné web sitesine bakılabilir.

“Dandelion Seeds”,
William Henry Fox Talbot,
1858 ya da sonrası, fotogravür,
kaynak: the Met

Fox Talbot’tan yüz sene kadar sonra dünyaya gelen başka bir İngiliz olan Lucienne Day de, bitkilerin yapılarından çok etkilenmişti. Döneminin en ünlü tekstil tasarımcısı olan Day’in erken tasarımlarının çoğunda soyutlanmış bitki formları ve parçaları görülür. Sadece floral desenlerle değil, sanatın herkesin erişebileceği bir şey olması gerektiği düşüncesiyle de William Morris’in izleyicisi olan Day, savaşın yaralarını sarmaya çalışan İngiliz ailelerinin evlerine doğadan desenleri taşımıştır. Kandinsky, Miro ve Klee gibi soyut resmin öncülerinden çokça etkilendiği 1951’de The Festival of Britain’da sergilenen ve Day’in üne kavuşmasını sağlayan “Calyx” deseninde açıkça görülebilir. 1960’lardan sonra geometrik şekillerden oluşturulmuş yeni bir dile yönelmiştir.

“Dandelion Clocks”,
döşemelik kumaş, Lucienne Day, 

Köklerinden kahve yapılan, yaprakları lezzetli, yüzyıllarca tıbbi amaçlı kullanılmış olan karahindiba neredeyse her toplum tarafından tanınan ve kullanılan bir bitki. Bir karıncanın kolonisini kurtarmasını sağlayan tohumları ve Buz Devri’ndeki gergedan çiftinin romantik yemeğini oluşturan çiçekleri ile karahindibalar toprağa, böceklere, insanlara, tüm dünyaya faydalı. Eminim ki, biz de en azından bir kere tohumlarını üfleyerek onlara yardım etmişizdir.

A Bug’s Life,
Flik karahindiba tohumuna
tutunup uçuyor.
Yönetmen: John Lassater
ve Andrew Stanton, 1998

1. Anne Pellowski,“Shawondasee and the Golden Girl” (Ojibwa tale), Hidden Stories in Plants: Unusual and Easy-to-tell Stories from Around the World, Together with Creative Things to Do While Telling Them, Londra: MacMillan, 1990.

2. Michael Murray, Joseph Pizzorno, The Encyclopedia of Healing Foods, New York: Atria Books, 2005.

3. Ray Bradbury, Karahindiba Şarabı, çev. Ozan Kayalıoğlu, Zeynep Kayalıoğlu, İthaki Yayınları, 2015.

4. Robert F. Young, “The Dandelion Girl”, Memories of the Future, Electric Story: 2001.


{Fold içindeki imge: karahindiba tohumu (detay), fotoğraf: Greg Hume, kaynak: Wikimedia Commons}

Hırt-Hışır, hindiba, Işıl Çokuğraş, radika, William Henry Fox Talbot