Jeanne Moreau (Catherine)
ve Henri Serre (Jim), Jules et Jim,
François Truffault, 1962,
© 1962 Cinédis, kaynak: IMDb
Pazar Sekmeleri: Jeanne Moreau, Kadın, Hayat ve Şu An

Jeanne Moreau öldü. Seksen dokuz yaşındaydı. Kendisini, biz büyürken tanıdık; çok sevdik. Tanıştığımızda ellisine ulaşmış, Fransız yeni dalga sinemasının “büyük hanımefendisi” muamelesine çoktan maruz kalmaya başlamıştı. Gençlik ve güzellik takıntılı bir dünya ile bunların en makbul metaya dönüştüğü sinemada, büyük hanımefendinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu: “Uzun ömürden dolayı söylenen bir şey bu. Bir aktris kırkını geçer geçmez ona ‘büyük hanımefendi’ diyorlar. ‘Aman Tanrım, hâlâ hayatta!’” Bu hesaba göre, kırk dokuz yıl “aman Tanrım, hâlâ hayatta!” dedirtmeyi başardı gençlik ve güzellik uzmanlarına.

Bu Pazar Sekmeleri, bir Jeanne Moreau hatırlatması. Nostaljik bir hatırlatma olmayacak bu —umarız. Büyük hanımefendi alıntısının da geçtiği, 2001 yılında the Guardian’a verdiği kısa bir röportajda kabaca şöyle diyordu Moreau: “Ne nostaljisi? Nostalji, bir şeylerin değişmeden, aynı kalmasını istemenden başka bir şey değil. Olduğu yerde kalan tomarla insan biliyorum. Ve diyorum ki, aman Tanrım, şunların hâline bak. Ölmeksizin ölüler… …Yaşamak risk almaktır.” Aynı söyleşinin başka bir yerinde ise, yine kabaca, “Şu ana kadar sahip olduğun hayat hiçbir şey değildir. Asıl önemli olan, şu an sahip olduğun hayattır.” saptamasını yapıyor. Dolayısıyla bu sekmeler, Jeanne Moreau’nun üretimine dolananlarla büyüyen ağın Manifold’la bir şekilde ilişkilenen küçücük bir kısmını, bugün burada olan hayata başka türlü bakabilmek için hatırlamaktan ibaret. Başka türlü ifade etmek gerekirse, annesinin kardeşini alarak İngiltere’ye dönmesinden sonra babasıyla Paris’te kalan çocuk Moreau’nun okulda ısrarla tekrarladığı gibi, “ma langue maternelle est l’anglais” [anadilim İngilizce] diyebilmek; içine gömüldüğümüz, doğal varsaydığımız dilleri/hayatları başka türlü konuşabilmek için hatırlamak; özellikle de filmlerdeki birkaç Moreau kadınını.

Patti Smith, 1978 yılında yayımlanan bir söyleşisinde Moreau’ya da değiniyor. Konuşmada Smith önemli bir değerlendirme yapıyor. Moreau’nun 1966 tarihli ve hazmı zor Mademoiselle filminden bir fotoğrafın eşlik ettiği saptama şu: “Filmde, onun görünüşte iffetli bir ilkokul öğretmeni gibi olduğu bir sahne var; oysa içi, dikenli telden alev alev bir çit.” Etiketler, kodlar, genel kabuller, klişeler; Moreau dünyasının işi bunların altını oymak; o ya da bu şekilde ve neredeyse pek farkında değilmişçesine. Sonra şöyle devam ediyor Smith: “Gerçekten Jeanne Moreau’yu inceliyorum. Eğer büyüdüğümde Jeanne Moreau gibi olabilirsem, daha fazla bir şey isteyemem.”

‘Yaratıcı’ insanların tümünü söyleşileriyle tüketmeyi kafasına koymuş gibi görünen, ‘en mobil’ ve ‘hep arada’ HUO, Moreau ile de konuşmuş. AnOther Magazine’in 2012 sonbahar/kış sayısında yayımlanan konuşma, Moreau’nun ölümünden sonra derginin web sitesinde tekrar yayınlandı. Konuşmada Moreau, HUO’nun da altını çizdiği gibi, verdiği —gerekçesi ne olursa olsun— kimi film ve projelere katılmama kararının en az katılma kararları kadar önemli olduğunu söylüyor. Ama daha önemlisi, konuşmanın hemen başında tiyatro oyunculuğuna başlama nedeni olarak “hayır” deme, alışkanlık kesbetmiş değerleri reddetme gücüne işaret ediyor. Bir tür, nedeni çok açık olmasa da, “I would prefer not to” durumu.

* * *

Ascenseur pour l’échafaud
[Lift to the Scaffold], Louis Malle, 1958,
BFI tanıtım filmi, süre: 01:40

Ascenseur pour l’échafaud, Louis Malle’in 1958 yılında sinemalarda gösterilen ilk uzun metrajlı filmi. İlk bakışta, varlıklı bir kadının sevgilisiyle işbirliği yaparak eşini öldürmesini konu alan bir cinayet filmidir bu. Ne var ki, filmdeki hayat olağan bir polisiye örgüden daha karmaşıktır ve belki de daha önemlisi giderek öngörülmedik biçimde karmaşıklaşır, çatallanır. Sürekli çeşitli olaylar ve rastlantılar planlanan eylemlerin kesilmesine ya da öngörülmedik sonuçlara ulaşmasına yol açar. Hiç kimse olayların tümünün bilgisine vakıf olamaz. Tüm karakterlerin kimlikleri sürekli dağılır, bitimsiz bir kuşku tüm ilişkileri ve kimlikleri örseler. Hiç kimse, ne salt iyi ne de salt kötüdür; bütün karakterlerin anlaşılabilir/makul yönleri bulunabilir, ne var ki film hiçbiriyle izleyicinin özdeşleşmesine izin vermez. Herkes bir tür yabancıdır. Melodrama uzak, yaygın bir hüzün duygusu filmin dokusunu oluşturur. Louis Malle doğal ışık kullanır, film karanlıktır. Şehir ve fiziksel çevre, belki insanlardan daha fazla Malle’in ana karakteridir. Moreau’nun Paris sokaklarında, olayların belirsizliği içinde sürüklendiği uzun sekanslarda şehir ana karakterdir; aslında bu kesimlerde şehri izlemekten başka yapılacak pek bir şey de yoktur. Ama öte yandan, koltuğundaki izleyici de şehir tarafından izlenmekte olduğunu iliklerine kadar duyumsar.

Ascenseur pour l’échafaud,
Louis Malle, 1958,
Jeanne Moreau ve sokaklar,
süre: 02:15

Alışkanlıklarla arası son derece kötü başka bir karakteri daha var filmin: Miles Davis. Müzik yazarlarının caz müziğini kaç kez yeniden icat ettiği konusunda uzlaşamadıkları Davis, 1957 yılı Kasım ayı boyunca Paris’te bir kulüpte çalmaktadır; otobiyografisinde şöyle hatırlıyor o ayı: “O iş hiç aklımdan çıkmaz çünkü Fransız eleştirmenler dinleyicilerle konuşmadığım, parçaları anons etmediğim için kızmışlardı bana. Yapmıyordum çünkü müzik kendi kendini anlatıyordu. Benim kibirli olduğumu, onları küçümsediğimi sanıyorlardı. Sahnede sırıtıp kaşınan siyah müzisyenlere alışıktılar… …Neyse, bana kızmaları beni hiç ilgilendirmiyordu, yapmam gerekeni yapmayı sürdürdüm. Gelenleri pek rahatsız etmiyordu zaten, çünkü kulüp her gece doluydu.” Rivayet o ki, sadece birkaç akor dizisine karar veren Davis, 4-5 Aralık 1957 tarihinde gerçekleşen kayıttan hemen önce akorları arkadaşlarıyla paylaşır ve doğaçlama çalmaya başlarlar. Kayıt sürecine filmin atmosferini taşımak için kurgulanan filmden görüntüler, müzisyenlerin arkasında sürekli döner. Yine otobiyografisinde Davis, müziğe atmosfer vermek için “eski, kasvetli, karanlık bir binada” çaldıklarını anımsıyor; belki Le Poste Parisien stüdyosu böyle bir binadadır. Sadece sinema ve müzik ilişkisi bağlamında değil, Miles Davis diskografisinde yeni bir dönemin eşiği olan kayıtta Davis’in yanı sıra Saint-Germain kulübünde de birlikte çaldıkları Barney Wilen (tenor), René Utreger (piyano), Pierre Michelot (bas) ve Kenny Clarke (davul) yer alıyor.

* * *

Les Amants, Louis Malle, 1958,
‘amatör’ tanıtım filmi, süre: 03:34

Les Amants, yine Louis Malle ve yine 1958. Yukarıdaki genel temaya taşra burjuvazisi, gazeteci bir eş, taşradan Parisli bir sevgiliye nefes almak için kaçış, hepsinin yarattığı muazzam can sıkıntısı ile boşluk hissi ve tesadüfen karşılaşılan üçüncü bir erkekle tümünü belirsiz ama başka bir hayat için terk etmeyi ekleyin. Tabii bir de, film boyu devam eden Brahms’ı. Burjuva ahlakı ve kadın cinselliği çelişkisi, 1950’lerin soğuk savaş ve muhafazakâr ortamında ABD ve Kanada’da gösterime girdiğinde filmin yasaklanmasına yol açıyor. Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesi’ne kadar taşınan dava, sansür kararının bozulmasıyla sonuçlanır. Kararın bozulması yönünde oy veren yargıçlardan Potter Stewart ise, onu ünlü kılacak pornografi tanımını bu karar sürecinde yapıyor: “I know it when I see it.”

* * *

La Notte, Michelangelo Antonioni, 1961, tanıtım filmi, süre: 03:01

Üst orta sınıf kentli hayatına yabancılaşmanın artık varoluşsal bir yabancılaşmaya dönüştüğü bir başyapıt La Notte. Antonioni’nin L’Avventura ve L’Eclisse filmleri ile bir üçleme oluşturan dizinin ikincisi. Sadece Moreau’nun değil, Marcello Mastroianni’nin de en iyi performanslarından biri. Filmin, bir kez daha, asıl karakteri hastaneleri, gece kulüpleri, sokakları, zengin ve yoksul mahalleleri, konutları ve partileriyle Milano. Başarılı bir yazar olan eşi Mastroianni ile kıskanılası ve boş bir hayatı olan Moreau, bu kez kaçamaz; boş hayat devam eder. Aşağıdaki video, filmin ve Antonioni’nin mekân ve şehirle ilişkisinin bir özeti olarak okunabilir:

La Notte in 73 Screenshots,
Raoul Suermondt, süre: 05:59

* * *

Jules et Jim, François Truffault, 1962,
Critics’ Picks:
The New York Times,
süre: 03:35

Fransız yeni dalga sineması denince neredeyse ilk akla gelen kült filmlerden Jules et Jim. Adına karşın, filmde anlatılan hikâye Catherine’nin hikâyesi. Biri Avusturyalı diğeri Fransız iki arkadaşın (Jules ve Jim) Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki on yılda başlayıp sonraki on yıla uzanan süre içinde Catherine’le ilişkileri. Film sinema tekniği açısından 1980 ve 90’larda norm hâline gelecek, neredeyse sinemanın ortaya çıkışından beri bilinen tekniklerin hemen hepsini kullanan ve sinema tarihine sürekli referans veren eklektik bir anlatım diline sahip. Filmde yer alan ve Jeanne Moreau’nun seslendirdiği “Le Tourbillion”, filmle birlikte küçük bir hit olur. Şarkı önemsiz, ama Patti Smith’in değindiği “ilkokul öğretmeni” edasına bir göz atmak için uygun:

“Le Tourbillion”, Jeanne Moreau,
beste: Serge Rezvani.
Jules et Jim’den.
Gitar çalan oyuncu Serge Rezvani.
Jules (Oskar Werner) ve
Jim (Henri Serre), izliyorlar; süre: 02:35

* * *

Le Journal d’une Femme de Chambre,
Luis Buñuel, 1964, tanıtım filmi,
süre 03:37

“Yürüdüğünde ayakları yüksek topukluların üzerinde, muayyen bir gerginlik ve dengesizlik ima eden bir biçimde bir parça titrer.” diye yazıyor, My Last Breath [Son Nefesim] adlı otobiyografisinde Luis Buñuel. Octave Mirbeau’nun ünlü romanının bu ikinci sinematografik uyarlaması olan Le Journal d’une Femme de Chambre’da Buñuel’in yönetiminde Moreau, 1930’larda hizmetçi olarak çalıştığı bir Normandiya malikânesinde toplumsal hiyerarşinin farklı konumlarında yer alan herkesin sapkınlığı, ikiyüzlülüğü, bağnazlığı ve gaddarlığına tanık olmakla kalmaz, hepsine tepeden bakan bir faşiste dönüşür. Filmin trailer’ının dış sesi, filmin ‘yıldızı’ Moreau ile sohbet biçiminde kurgulanmış ve sonu güzel: Moreau’ya filmin hangi ‘türde’ olduğu soruluyor, “komedi? dram? polisiye?” Moreau hepsine “evet ve hayır” cevabını verdikten sonra, asıl baklayı ağzından çıkarıyor: “Bu bir Buñuel filmi.” Hiçbir etikete sığmayan bir tikellik ile, sadece diğerlerinden ayrılmayı sağlayan marka arasındaki farkı yeniden hatırlamak mümkün mü acaba?

* * *

Mademoiselle, Tony Richardson, 1966, tanıtım filmi, süre: 05:00

Patti Smith’in yukarıda değindiği Mademoiselle, Jean Genet’nin bir hikâyesinden yola çıkarak Marguerite Duras’nın senaryosunu yazdığı, kadri az bilinmiş İngiliz yönetmen Tony Richardson’un yönettiği bir film. Duras ile Moreau’nun daha sonra bir hayli işbirliği olacak. Son derece normal görünümlü, kentli, iyi eğitimli saygın bir öğretmenin, atandığı ücra köyde gerçekleştirdiği —somut nedeni belirsiz, ama alegorik okumaya fazlasıyla açık— ‘kötülükler’ zinciri. Filmin sonunda öğretmen tüm felaketleri, Fransız köylülerin zaten önyargılı olduğu kaba saba İtalyan oduncuya yıkarak onun öldürülmesine de yol açar.

* * *

La Mariée était en noir,
Francois Truffault, 1968,
tanıtım filmi, süre: 01:49

Son olarak bir tür seri katil; düğün günü öldürülen eşinin katlinden sorumlu beş kişiyi öldürmek üzere yola koyulan bir gelin: La Mariée était en noir. Titiz, durdurulamaz, işinin ehli bir profesyonelin soğukkanlılığıyla yapılması gerekeni yapan bir kadın. Pierre Cardin’in kostümleriyle. Yıl 1968, yer Paris. Ortalık toz duman, Moreau 40 yaşında.

* * *

Jeanne Moreau, 1993 yılından itibaren pek çok kez Charlie Rose’un konuğu olmuş. Moreau’nun ölümünden sonra Rose, bütün bu konuşmalardan bir kolaj oluşturmuş; izlemeye değer. (Gerçi Charlie Rose da baştaki sunumunda “büyük hanımefendi” muamelesini uygun görüyor.) Kolajın sonunda Jeanne Moreau diyor ki: “Hayatta olmak güzel. Gençlik ve yaşlılık hakkında konuşmayı bırakın. Ölmekten korkmayı bırakın. Esas mesele bu.”

Bülent Tanju, film, Jeanne Moreau, Pazar Sekmeleri, sinema