‘Yolcu’lardan Bir Garip: Neşet Ertaş
Neşet Ertaş, kaynak: En Son Haber

1938; Çiçekdağı, Kırşehir – 25 Eylül 2012; İzmir.

Neşet Ertaş… ‘Garip.’ Horasan ellerinden sökün eyleyen, Anadolu toprağında gonup göçen ulu Türkmen Abdalı… Anadolu’nun garip garip öten bülbülü… Hüzne ses veren, hüznü sesleyen, gurbeti çığıran yanık ses… Anadolu’nun mülksüzü, mülkiyetsizi… Uzun ince ömür yolculuğunun garip goñüllü durağı… Bir bozkır garanlığında havalanan bozlak… Pürüzsüz göğde kanat vurup goñümüzün en tenha yerine konan telli durna

Neşet Ertaş. “Bozkırın Tezenesi.” Canhıraş bir feryat… Yoksulluğun, yoksunluğun, acının dile gelişi… Çileli bir yolcu… Goñül dağı yağmur, goñül dağı boran… Evveli aşk, ahiri aşk olan bir bilge ümmi… Gurbet semalarında kanat çırpan yaralı bir kuş… Sınırsız bir özlemin çığlığı… Derdinin dermanı bulunmaz bir eren… Bitmez tükenmez bir engin goñül… İnsanlığın ayaklarının türabı, goñüllerin hızmatçısı

“Bir iki karaladığı” şiirlerinin sonuna mahlas olarak ne diyeyim diye sorduğu babası: “Bizler garibiz oğlum. Soyadımız yokken bizlere garip derlerdi. Goñül de gariptir oğlum,” diyerek söze başlamıştı ‘goñül delisi’ Muharrem Usta. “Ay dost deyince yeri göğü inleden” Muharrem Usta. Yolunu çizmişti oğlu Neşet’in. El vermişti oğluna; sazını, sözünü bırakmıştı miras…

Sazı ele, sözü dile aldı oğul Neşet. Binlerce yıllık Anadolu’nun yokluğu, yoksunluğu, acısı, yanmışlığı, gavrulmuşluğu O’nun sesinde, sözünde, sazında dile geldi, dile geliyor, dile gelecek… Orta Anadolu’nun abdal köylerinden yükselen bu feryat Erciyes’ten Toroslara çınlayacak ve gönüllerimizde akis bulacak… O, dersini içli, tiz ve yürekleri dağlayan sesiyle bozlak havalandırmak için gönderilmiş Muharrem Usta’dan almıştı.

Neşet Ertaş… Modern zamanların kirlettiği ruhumuza Anadolu’nun berrak pınarlarından su, dağlarından rüzgâr, bozkırlarından yıldız getirir. Kaderimizin destanını söyler en içli, en hüzünlü sesle. Kırgın bir gaderin akisleridir onda parıldayan. ‘Gırgın, gırılgan’...

O, mızrabına dokunduğunda turnalar sökün eyler Anadolu’nun duru göklerinden. Turnalar gelir, konar yüreğimizin en tenhalarına. O, mızrabı vurduğunda sazına bir coğrafya dile gelir. Dile getirir bu coğrafya sevdayı, hasreti, özlemi, kavuşmayı, ayrılığı… O, sözü alınca dile, yüce dağları arar gözlerimiz. Ağlayarak… Bağrı dağlanmış dağlar gelir dile. Yalnızlığı anlatır bize. Uzleti, heybeti… Garipliği anlatır yüce dağlar. Viran dağlar gibi viran olmuş goñümüz. Borandır dağlar, kıştır… Bozuktur bahçalar, bağlar… Ömür bahçası gibi.

Anadolu Ereni, Türkmen Abdalı. Bir bozlağa başlayınca kadim bir hasret dağlar içimizi. Bir ince sızı olur bize dokunan her şey. Yaşıyor olmak, vakte dokunmak, varlığı hissetmek sızıdan başka nedir ki? İnsan olmak gamda olmak değil miydi? Neşet Usta gamdan örülmüş kaderin orta yerinde en varoluşsal endişenin mızrabıyla vurur sazına. Yaşama kırgınlığını çığırır bütün türkülerinde. Çığırır en saf bozlakları. O çığırınca bozkırlar dile gelir. Bir hüzün diliyle söyleşir bozkırlar. Hüznü söyler. Bir sam yeli eser hayat bağına. Bağlandığımız, bizi bağlayan ne varsa çözülür gider. Kalırız kışa çevrilmiş yazın ortasında, kalakalırız… Bir bozkır rüzgârının terkisinde çile eser, gam dolar yüreğimize.

Garip goñüllüdür Neşet. Bu toprakların gerçek adamları, gerçekten adamları hep gariptir zaten. Fakir ama sefalete batmayan, asil ama kibirli olmayan, bir şeyler yapan ama yaptıklarıyla adını yaşatmayı sevmeyen, hakikat çağıltısını her zaman kalbinde duyanlardan… Neşet. Garip Neşet…

Ali Öner, bozkır, müzik, Neşet Ertaş