Bundan Sonrası

Sanıldığı gibi değil,
          gecenin ölçüsü şaşar.
Hem malın kurumuş, hem ellerin.
Üstelik boğazında takılır lokmalar.

Gerdanında yağlı urgan,
          sırtında alevli odunlar.

İnsan geçmişin imkânlarını da yüklenebilir, geleceğin ihtimallerini de… Yukarıdaki şiir daha ziyade yitirilmiş imkânlarla ilgili, onların kişiyi meşgul etmesiyle; bu sebeple adı “Hamal”. Fıtraten mi böyle, yoksa sonradan mı şekillendi bilmiyorum, ama bu illete ziyadesiyle yatkınım. Bu yatkınlıktan duyulan iç sıkıntısı bana çok sayıda şiir yazdırdı; işte biri de bu! İlenmenin faydası yok, yine de bu lanet duygunun kişiyi sürüklediği atalet, ölesiye bir açmaz ki… O hâlde?

Hayır, gene de metottan sapmamak lazım: Önce duyguyu —mümkün değil ya— büsbütün tarif edelim. Öyle ki, tasnifini kendi içinde mümkün kılsın. Belki daha sonra o küçük parçaları tek tek ele almanın imkânı da olur, ama şimdi lakırdıyı ezip büzmeden diyeceğimize odaklanalım: Hedefimiz ataletten kurtulmak, hedefimiz dikelmek, hedefimiz bundan sonrası için “Şimdi!” diye ünlemek.

Bu duygunun ilk çağrışımı nostalji; demek ki önce aralarındaki farkı tespit etmemiz gerekiyor. Nostalji, Türkçeye Fransızca üzerinden giriyor, Nişanyan Sözlüğü’ne göre ilk kullanımı hayli yeni: 1931’de, Cumhuriyet gazetesinde “derin bir tahassür”ün vurgulu hâli olarak kullanılmış. Tahassür bir çeşit hasrettir, esef etmeyi içeren, yanıp yakılmayı barındıran, çekilen, yüklenilen bir hasret. Bu durumda geçmişin imkânlarını tek bir sözcükle ifade edecek olsak ‘tahassürat’ mı demeliyiz? Diyemeyiz, bir kere tahassür sözcüğünde vurgu eylemin kendisindedir; hayıflandığınız, üzülüp acındığınız şeyin elinizden kayıp gittiğine dair bilgi tüm çıplaklığıyla karşınızdadır, onunla başa çıkamama hâlidir, bunun eylemidir bu sözcük. Avutulabilir belki ama nedense bana, evet burada özne benim, hınca ramak kala son kez kendine dönen ve diş gıcırtısını andıran ve yamalı ağır bir bohçanın dikişlerinin patlaması gibi birden boşanan bedbin haykırışları çağırıyor kulağıma. Sevmiyorum kendisini. Dahası var: Nostalji Türkçede bu kullanımla sabitlenmedi. O, popüler görünümlerinin (nostaljik şarkılar, filmler, vb.) dışında daha ziyade temas dilindeki anlamına, yani 1700’lerin ortasında Fransız askeriyesinin tıbbı kılavuzları içindeki “eve sağ salim dönme isteğinden doğan keder” kullanımı ile modern sözlüklerdeki “geçmişe duyulan hüzünlü özlem” arasında gidip gelen duraksız salınıma yaklaştı. Memlekette, kendi yurdunda yani, evinde, ocağında sağ salim bulunma isteğinin zamanla asla geri döndürülemeyecek muhayyel bir geçmişle ilişkilendirilmesindeki garabeti, Svetlana Boym’un Nostaljinin Geleceği kitabında düştüğü devrimci/dönüştürücü şerhi unutmadan, Batı kapitalizminin günahı olarak buraya yazabiliriz.

Devam edelim: Demek ki, ne daüssıla ne geçmişseverllik konumuz. TDK’nın Büyük Türkçe Sözlüğü’nde şirin bir ifade var: “Gündedün”. Sıla hasretine/daüssılaya zahmetsizce mukabele ediyor. Belki de sıkıntı çekmeye sahiden gerek yok. Biz de bu birleşik sözcüğü pekâlâ eğip bükebiliriz: Dündebugün…

Bugünden geçmişe gidiyoruz, bu sefer muhtemel olanları gerçekleştiriyoruz ve artık şimdinin bir başka versiyonu içindeyiz; dündebugündeyiz. Bu versiyonun içinde devinmek istiyoruz, bir şeyi başarmak, belli bir hususta muvaffak olmak değil derdimiz, o versiyonda var olmak sadece… Bu şehrin arkasından geleceğini bildiği hâlde başka bir ülke arayışına girenlerin de, giderek daralan yeni-nesil gettolarında yüzü griye çalanların da derdi bu. Beş buçuk, altı inçlik ekranlardaki bulanık tanıklığımız bu versiyonu arzuluyor. Kişiliksizleştirilmiş yığınlar kendilerine alkış tutuyor.

Michael A. Vaccaro, “Georgia O'Keeffe”, yaklaşık 1960, kromojenik baskı [C-print] fotoğraf, kaynak: The Met

Bu metnin görseli, Amerikalı sanatçı Michael A. Vaccaro’nun kromojenik baskı fotoğrafı; 1960’lara tarihleniyor. O sırada 73 yaşında olan Georgia O’Keeffe’in kendi erken dönem resimlerinden birini tutması söz konusu. Bu resim bütünüyle veyahut parça parça ayrıntılarıyla incelenmiş bir hayvan pelvis kemiğini gösteren geniş bir kompozisyon serisinden bir parça. “İçinden altın bir gökyüzünün görülebileceği boş kemik” diyor Metropolitan Sanat Müzesi. Resmin kendisi değil, ama bu fotoğraf, bu kompozisyonu ile bana dündebugünü çağrıştırıyor. Türümüzün obstetrik ikilemi, yani insanın neredeyse larvayı andırır düzeyde çaresiz bir şekilde de doğmasına neden olan kalçanın darlığına göre bedenin/kafanın gelişmişliği arasındaki çelişkiyi aşmak için geliştirdiği evrimsel mekanizma, manevi düzeyde ileri yaşlara taşınmış gibi: Tarihdışı bir şimdide, fanus içinde kendini eyleme hâli. Belki de bu duygunun ataleti doğurması, kişinin onun yıkımından kimi avuntularla kendini koruyabileceğini sanmasındandır. Sahici kederlerden arındırılmış, dramatik çatışmalardan azade, sorumluluk almaktan kaçarken dünü inkâr eden, bugüne ise ket vuran malihulya. Arada bir kendine gelip küfür savuruyor. Kendisini uyandırandan nefret ediyor. Çaresiz, zavallı…

Oysa geçmişten mesulüz, geleceğe mecburuz. Geçmişin imkânlarını düşlemektense geleceğin ihtimallerine hazırlanabiliriz; sokakta, sanatta, hayatta… James Baldwin, bir seferinde “geçmişini —tarihini— kabullenmek, onun içinde boğulmakla aynı şey değildir; onu ne şekilde kullanabileceğini öğrenmektir. Uydurulmuş bir geçmiş asla kullanılamaz; kurak geçen bir mevsimdeki kil gibi yaşamın baskısı altında çatlar ve ufalanır” diye yazmıştı.* Geçmişten bugüne taşınan düşler de aynı şekilde un ufak olur gerçeğin baskısı karşısında. Nerede olursak olalım, bu böyle; hangi peyzajın içinde sıkışıp kaldığımızın, hangi toplumsallıkla kuşatıldığımızın bir önemi yok. En sonunda, her şeyin bittiği noktada, kaybetmişsek bile eğer, şu sözcükler çıkmalı ağzımızdan: Umudu besleyecek düşler kurduk biz; umut olduk lakin bir düş olmadık.

Uzun zamandır şiir yazmıyorum; zira yazdıklarımın çoğu böylesi iç karartıcı duygularla ilgili. Onların bir kısmını, başka kaynakları serbestçe yeniden yorumlarken elde etmiştim. Örneğin yukarıdaki “Hamal” şiirinin aslı Kuran’ın Tebbet Suresi’dir. Buna benzer bir devşirmeyi Octavio Paz’ın “Yıkıntılar Arasında İlahi” şiiri üzerinden giderek oluşturmuştum; devşirmemin adı “Sürgün İlahisi”ydi:

Güzel görünür bu anlık gerçekte
Işığın kemirdiği sütunlarda bir kırık heykel,
Ölümün yaşadığı bu yerde canlıdır harabeler.
Kaynar tiz bir çığlık göğün ortasında,
Şarap lekesi damlar, kan kokulu.
Örümcek ağlarıyla tutunur birbirine,
Mor dağlar, iyiliksever.
Vicdan vadisinde bir sürgün ilahisi duyulur,
Bu yerde, her şey artık birer tanrıdır.
Toprakta kalır yalnız, çürümüş toprak tadı.

Burada anlatmaya çalıştığım, bir resimle ilişkilendirdiğim, “dündebugün” diye çağırdığım o duyguyla ilgiliydi bu şiir de, tıpkı ilki gibi. Biliyorum, görüyorum, tanığım. Çevremde herkes mağdur ve mustarip. Bundan sonrası için dediklerim, yaşadığımız şeyin adını koyalım diye, kendimizi iyileştirelim diye.

* Baldwin, James (2006). “Çarmıhta”, Bundan Sonrası Ateş (çev. Kıvanç Güney) içinde, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

nostalji, Oktay Orhun